Ay Işığı: Kedere Dokunmak

Paylaş
20151023_Moonlight_D08_C1_K1_0121.tif

Ay Işığı, okyanus dalgalarının sesiyle, deniz tuzunun tendeki hissiyle, bir pirinç tanesine yapışmış özlemle akıllara kazınan bir film. Chiron’un hayatının üç farklı dönemi üzerinden ilerleyen öykü sert dönemeçler ve ağır meselelerle yüklü olsa da, yönetmen Barry Jenkins şefkatli ve duygusal anlatımıyla izleyicisini hislere odaklanmaya davet ediyor.

Eren Odabaşı

Ay Işığı’nın (Moonlight) yönetmeni Barry Jenkins, ilham kaynakları sorulduğunda üç sanatçının adını anıyor: Claire Denis, Hou Hsiao-Hsien ve Wong Kar Wai. Sırf bu kadarı bile izleyiciye filmin dokusu ve ruh hâli hakkında net bir fikir veriyor. Ay Işığı, sözcüklerle ifade edilmesi güç duygulara, derin özlemlere, pişmanlıklara, bastırılmış arzulara renkleri, müzikleri, kamerası aracılığıyla somut karşılıklar bulan; kurduğu bütünlüklü atmosferin etkisiyle usul usul içinize işleyen bir film. Eski, küçük bir restoranda geçen ve Claire Denis’nin 35 Tek Rom’unun (35 Rhums, 2008) unutulmaz bar sahnesini hatırlatan bir buluşma, Hou Hsiao-Hsien’in Üç Defa (Zui Hao De Shi Guang, 2005) filminden ilhamla üç farklı zamana bölünmüş öykü yapısı ya da Wong Kar Wai’nin en şık filmlerini akla getiren zengin renk paleti, Jenkins’in filmindeki referansların en belirgin örnekleri arasında sayılabilir. Fakat Ay Işığı’nın bahsettiğim yönetmenlerin sinemasına olan borcu bu tarz bariz benzerliklerin ötesine geçiyor. Ay Işığı sinemada eşine az rastlanır ölçüde karmaşık bir kederle örülü; en çok da bir türlü aşılamayan bir mesafenin, dokunamamanın ya da hissedememenin, tereddütler arasında zamanı elden kaçırmanın kederiyle. Dolayısıyla biçimsel ya da hikâye odaklı benzerliklerden ziyade Ay Işığı’nda Denis’nin tüm duyuları harekete geçiren ve özellikle de dokunma duyusuna hitap eden stilinin, Wong’un yaşanamayan aşklar ve pişmanlıklarla dolu dünyasının, Hou’nun her filmine sinmiş sabırlı nostaljisinin izlerini sürmek mümkün.

Filmin başkarakteri, hayatının çeşitli dönemlerinde farklı isimler kullanıyor (ya da çevresi tarafından kendisine farklı farklı isimler uygun görülüyor). Barry Jenkins, bu isimler sayesinde hikâyedeki üç dönemi birbirinden ayırıyor. Chiron’u ilk gördüğümüzde bu çelimsiz, zayıf çocuğun neden Little (Küçük) lakabıyla anıldığını hemen anlıyoruz. Kendisinden çok daha yapılı bir grup çocuk tarafından kovalanan Little boş bir eve saklanıp kurtuluyor. Bu evin sahibi Juan, Little’a yardımcı oluyor ve bir süre sonra ikili arasında yakın bir ilişki gelişiyor; bir bakıma Juan, Little’ın hayatında eksik olan baba figürünün yerini alıyor. Ama bu ilişkiyi karmaşık hâle getiren önemli bir detay var: Little’ın hayatındaki en büyük sorunlardan biri annesinin uyuşturucu bağımlısı olması ve ona uyuşturucuyu sağlayan satıcı da Juan’dan başkası değil. Hikâyenin ikinci bölümü altı-yedi yıl sonra, Little’ın gerçek ismini kullanmaya başladığı bir dönemde geçiyor. Kendi ismiyle Chiron, hâlen yaşıtlarıyla iletişim kurmakta ve içinde bulunduğu sert, acımasız çevreye uyum sağlamakta zorluk çeken bir genç. Filmin bu kısmı Chiron’un küçüklüğünden beri yegâne dostu olan Kevin’la yakınlaşmasına odaklanıyor. Son bölümdeyse artık otuzuna yaklaşmış olan Chiron yeni lakabıyla, ‘Black’ olarak karşımıza çıkıyor. On yılı aşkın süredir görmediği Kevin’ın beklenmedik bir zamanda telefon etmesinin ardından Black, çocukluğunun geçtiği şehre geri dönüyor.

1980’lerde, uyuşturucu sorunuyla mücadele eden Miami kentinde, özellikle de Afrikalı Amerikalıların yaşadığı ‘tekinsiz’ bölgelerde geçen film, ABD’nin günümüzde de süregiden ırkçılık temelli problemlerinin gerçekçi bir portresini sunuyor. Chiron, siyahi erkeklere sert gangster rolünden başka bir kimlik önermeyen bir bölgede sorumsuz annesiyle sefalet içinde yaşarken, Kevin’a duyduğu ilgi nedeniyle (genel olarak da bir türlü kabullenemediği ve ifade edemediği eşcinselliği sebebiyle) zorlu bir yoldan geçiyor. Fakat Ay Işığı ırk, sosyoekonomik konum, cinsel yönelim gibi kimlik değişkenleri vasıtasıyla Amerika’nın en ışıltısız yüzünü perdeye taşıyan sosyal bir belge değil. Kuşkusuz Amerika’nın sinemaya pek sık aktarılmayan yönlerini hiç taviz vermeksizin görünür kılmak, özellikle de tüm kampanyasını her türlü nefret söylemi ve ayrımcılık üzerine kuran bir adayın başkanlık seçimini kazandığı şu günlerde, hiç de küçümsenecek bir başarı sayılmaz. Yine de Ay Işığı gibi bir filmi tek bir coğrafyanın ya da belli bir tarihsel dönemin kısıtlı arka planına hapsetmek, filmi çevreleyen sosyal ve politik atmosfere fazla vurgu yapmak, filme büyük bir haksızlık olur.

Tenin Hafızası

Ay Işığı sona erdiğinde Chiron ve Kevin’a ne olduğunu öğrenmeyeceksiniz, Juan ya da Chiron’un annesi Paula hakkında da pek çok detayı unutmuş olacaksınız muhtemelen. Ama Juan’ın Little’a yüzme öğrettiği sahneyi, onları hem tehdit eden hem de özgürleştiren okyanus dalgalarının rengini, sesini, dokusunu; tuzlu suyun tende bıraktığı rahatsız edici ama güzel hissi muhakkak hatırlayacaksınız. İkinci bölümde Chiron ve Kevin gece vakti kumsalda öpüştüklerinde hemen geçip giden bu kısacık ânın ikisinin de hayatlarını ne kadar derinden değiştireceğini sezeceksiniz; elleri kumlara gömülürken, nefesleri birbirine karışırken neler hissettiklerini uzun süre anımsayacaksınız. Son kısımda Kevin kendisini ziyarete gelen Black için yemek hazırlarken her bir pirinç tanesinin, tabağa özenle yerleştirilen her bir yaprağın, ne kadar büyük bir sevgi ve özlem taşıdığını duyumsayacaksınız. Little’ın küveti doldurup köpükler arasında banyo yapışını, ocakta kaynattığı bir tencere suyu küvete döküşünü unutmayacaksınız. Kamera boş okul koridorlarında yürüyen Chiron’u uzun uzun takip ederken karakterin içinde giderek yükselen öfke sizin de aklınıza kazınacak. Kevin’a yıllar sonra Chiron’u hatırlatan ve Black’in Miami’ye dönmesini sağlayan eski şarkı ya da restoranın dışındaki lambaların gece yağmurdan ıslanmış sokakta oluşturduğu ışığın renkleri; yirmi yıla yayılan bu öyküde olup biten her şey kadar değerli, anlamlı, anımsanmaya değer hâle gelecek.

Ay Işığı’nın dokunsal yoğunluğu, bir bakıma klasik anlamda ‘izlenecek’ ya da ‘görülecek’ bir filmden ziyade ‘sezilecek’ ve ‘hissedilecek’ bir film oluşu; Black ve Kevin’ın buluşması sırasında sarf edilen basit ama içe işleyen bir sözde karşılığını buluyor. Black, Kevin’a “sevdiğim tek kişi sensin” ya da “tek aşkım sensin” değil de, “hayatım boyunca bana dokunmuş olan tek kişi sensin” diyor. Black’in dokunma duyusuna vurgu yapması, fiziksel temastan söz etmesi tabii ki rastlantı sayılamaz. Chiron’un Little’dan Black’e evrilirken karşılaştığı bütün zorluklar arasında tanımlamakta, kabullenmekte ve baş etmekte en çok güçlük çektiği şey; Kevin’a duyduğu özlem, daha doğrusu bu özlemin tensel arzu şeklini alması oluyor. Bu aşk ve yıllar boyu sebep olduğu tensel açlık, filmin son kısmında iyice belirginleşiyor, Black’in bedeni ve fiziksel varlığı kamerayı âdeta büyülüyor. Bu nedenle, her şeyden önce tensel etkileri sebebiyle zihinde yer eden sahneler, sadece görsel olarak şık ya da güzel oldukları için filmde yer almıyorlar. Tüm bu duyusal yoğunluğun amacı, Chiron’un köşeye sıkışmışlığını ve bin bir tereddütle yavaş yavaş kazandığı özgürlüğünü, bütün canlılığıyla ve çok boyutluluğuyla perdeye taşımak; yürek burkan bir dokunamama hâlini dokunma duyusu üzerinden anlatmak. Ay Işığı kelimenin tam anlamıyla güzel bir film ama herhangi bir şeyi estetize ettiği ya da fetiş hâline getirdiği için değil. Filmin güzelliği her bir karesinin nefes almasından, canlı olmasından geliyor. Plastik bir güzellik değil söz konusu olan; Chiron’un (ve son kısımda Kevin’ın) hislerini paylaşmamızı, onları en yalın ve gerçek hâlleriyle duyumsamamızı sağlayan bir güzellik.

Kendini Değiştirmek

Chiron herhangi bir filmde rastlayabileceğiniz en kederli karakter olabilir. Kendisinden bu derece nefret eden, bütün hayatını kendisinden uzaklaşmaya uğraşmakla geçirmiş başka bir film karakteri düşünmek zor. Film boyunca aynı karakteri takip ettikten sonra üçüncü bölümün başında Black’i görmek izleyici için büyük bir şok oluyor; zira gözlerimizin önündeki adamın Chiron (ya da Little) olduğuna inanmak hayli zor. Kas çalışıp yapılı hâle gelmiş, elinde zincirle dolaşan, belli ki karanlık işlerle uğraşan, altın dişliğiyle gülümsemesini gizleyen, kendine birkaç beden büyük kıyafetler giyen bu adamı Afrikalı Amerikalı stereotipinin ete kemiğe bürünmüş hâli olarak tanımlayabiliriz. Black; Little ve Chiron sayesinde aşina olduğumuz kırılganlığını, hassasiyetini, sessiz sakin kimliğini geride bırakmak için büyük bir çaba harcıyor. Bu nafile çabaya tanık olmak ise yürek burkucu, çünkü Black’in her hareketinde Little ve Chiron’un izlerini görebiliyoruz. Onun başkaları gibi olabilmek adına ruhunda ne kadar derin bir kırılma yaşadığını, zihnini ve bedenini meşgul eden farklı kimliklerin sürekli çatışma hâlinde olduğunu anlıyoruz. İnsan kendini neden böylesine radikal biçimde değiştirmeye uğraşır? Kendinden sıyrılmaya çalışırken neler yaşar? Bu sorulara yanıt ararken bir kez daha, filmin içinden çıktığı kültürel bağlamla olan spesifik ilişkisi gün yüzüne çıkıyor. Black, dönemin ABD’sinin güneyinde, onun geçtiği yollarda büyüyen bir Afrikalı Amerikalı erkeğin nasıl davranması bekleniyorsa öyle yaşamaya çabalıyor çünkü. Kimliğinde bu beklentiyle uyuşmayan ne varsa silmeye uğraşıyor fakat bastırmaya çalıştığı şeyler sürekli ruhundaki çatlaklardan yüzeye sızıyor.

Ama Ay Işığı bu noktada da kalıplaşmış rollerin bir grubun bütün üyelerine önyargılı biçimde mal edilmesini basitçe eleştirmekle yetinmiyor. Elbette Afrikalı Amerikalı erkeklerin sürekli ne kadar sert olduklarını ispatlamak zorunda hissetmelerinin, finansal zorluklar içinde büyümüşlerse iyi ihtimalle hip hop şarkıcısı, daha büyük ihtimalle uyuşturucu satıcısı olmalarının toplumsal düzeyde işaret ettiği şeyler son derece karanlık. Fakat Jenkins bu toplumsal katmanın ötesine geçiyor ve Black’in kendinden uzaklaşma arayışında daha duygusal, hümanist bir yön buluyor. Black diğerleri gibi olmak istemiyor; Juan’a benzemek istiyor. Kullandığı arabanın Juan’ın arabasını akla getirmesi, onun da Juan’la aynı işi (uyuşturucu işi) yapması, Kevin’ın restoranında Juan’ın Küba kökenli oluşunu anımsatır şekilde Küba yemeği yemesi gözden kaçmamalı. Yani bir bakıma Black çocukluğunda kısa bir süreliğine Juan’ın evinde bulduğu huzuru ve Juan’ın o dönemden beri hayranlık duyduğu kimi özelliklerini hâlen özlüyor. Bunları, kendisi için inşa etmeye çalıştığı hayata dahil etmek istiyor. Bu açıdan bakınca, filmi ‘Black ve hiç uymadığı siyahi erkek tiplemesi’ gibi tek boyutlu bir karşıtlığa indirgemek imkânsızlaşıyor. Ay Işığı çelişkilerle dolu bir karakterin; çocukluğunda yakınlık kurduğu yegâne rol modeline benzemek isteyen ama bu modelin temsil ettiği şeyleri kendinde bulamayan, yaşamı boyunca bastırdığı tüm özlem ve arzularla nasıl baş edeceğini bir türlü öğrenemeyen bir adamın portresi aynı zamanda.

Bastırılmış duygulardan, kimlik karmaşasından, ırkçılık meselesinden, uyuşturucu sorunlarıyla çevrili bir çocukluktan söz eden bir filmin, öfke dolu olması ya da trajedilerin üst üste geldiği acıklı bir öykü anlatması beklenebilir. Ay Işığı’nı bir şaheser yapan belki de en temel nokta ise filmin bu tarz bir kaostan, melodramdan ya da kızgınlıktan nasiplenmemesi. İnsan olmanın ve hayatın akıp gitmesinin ne kadar kederli ve ne kadar güzel bir his olduğunu anlayan, dile getirdiği bütün çelişkileri ve karmaşık fikirleri eşsiz bir durulukla, sabırla ve beklenmedik bir şefkatle perdeye taşıyan bir film bu. Chiron için ağlamanızı değil; onunla birlikte nefes almanızı, onun dünyasına dokunabilmenizi sağlayan bir film.

Paylaş