Paylaş

-1- -2- -3- -4- -5- -6- -7-

TMS-02667.DNG

Noah Baumbach’ın geveze komedisi, Michel Hazanavicius’ın merakla beklenen Godard portresi, Yorgos Lanthimos’un huzursuz edici metaforik hikâyesi, Cannes izleyicisiyle buluştu.

Eren Odabaşı

Festival öncesinde iki Netflix filminin ana yarışmaya alınmasına tepki gösterenler perdede Netflix logosunu her gördüklerinde salonlarda yüksek sesli yuhalamalar duyuluyor. Ama yarışmadaki iki Netflix filmi Okja ve The Meyerowitz Stories’in görece sönük olan seçkinin düzeyini yukarı çektiği göz önünde bulundurulursa, bu pek de haklı bir tutum değil. Noah Baumbach imzalı The Meyerowitz Stories açılış jeneriğinden itibaren akla hemen Woody Allen filmlerini getiren geveze ve keyifli bir komedi. Kariyerinde istediği noktaya ulaşamamış yaşlı bir heykeltıraş ve her biri farklı dertlerle baş eden üç çocuğunun öyküleri, özellikle Baumbach’ın diyalog yazma becerisi ve Dustin Hoffman, Ben Stiller ve kariyerinin en iyi performanslarından birini veren Adam Sandler sayesinde seyre değer hâle geliyor. Aslında son derece zengin ve ayrıcalıklı karakterler arasında geçen, New York sanat dünyasının dışında hayat yokmuş gibi bir izlenim bırakan bu film, her türlü sosyal bağlamdan kopuk olduğu için eleştirilebilir. Ama Baumbach karakterlere son derece gerçekçi, izleyicinin ilişki kurabileceği sorunlar (özellikle de çocuklarını hep ihmal etmiş olan ama yine de sevilen bir babanın yol açtığı sorunlar) veriyor. Dolayısıyla filmin ayrıcalıklı üst sınıf temsili nefes alır hâle geliyor. Üstelik Baumbach’ın mizahında karanlık, gaddar bir yön de var. Bu da anlattığı tanıdık aile trajedisine rağmen, filmin duygusal manipülasyona kaymasına engel oluyor.

cover-r4x3w1000-5881f515bb478-le-redoutablece-film-de-michel-hazanavicius-avec-louis (1) 2

Artist’in (2011) yönetmeni Michel Hazanavicius, özellikle sinema tarihinin en kilit dönemlerinden 1967-68 arasında yaşananlara ilgi duyanların keyif alacağı bir filmle Cannes’a dönüyor. Jean-Luc Godard’ın ikinci eşiyle evliliğini perdeye taşıyor diye sinefillerin merakını uyandıran, sıkı Godard severlerin ise henüz film gösterilmeden nefret etmeye başladıkları Le Redoutable, son derece keyifli bir seyirlik. Hazanavicius, Godard’ın özel hayatına odaklanmaktan ziyade bu ikonik sanatçının politikayla ilişkisini ve yeni bir film grameri oluşturma takıntısını perdeye taşıyor. Fransız bayrağının renkleri bütün filmi işgal ediyor, Nefret (Le Mepris, 1963) ve Serseri Âşıklar (À Bout de Souffle, 1960) gibi Godard klasiklerini anımsatan yabancılaştırıcı oyunlar (ses bandını görüntüden bağımsızlaştırmak, bir film izlediğini sürekli izleyiciye hatırlatmak) birbiri ardına geliyor. Godard’ın sinemada Dreyer klasiği Jeanne d’Arc’ın Tutkusu’nu (La Passion de Jeanne d’Arc, 1928) izlediği çok hoş ve oyunbaz bir sahne de mevcut. Tüm bunlar sebebiyle Le Redoutable her şeyden çok Godard sinemasına ve yönetmenin önce oluşturduğu, sonra da yok etmekte zorlandığı ‘Godard markası’na dair bir film. Louis Garrel’in yarattığı Godard temsili de beklenmedik ölçüde sempatik.

ColinFarrellandNicoleKidmaninTheKillingofaSacredDeerbyYorgosLanthimos

Son on yılda kendine hatırı sayılır bir takipçi kitlesi edinen Yorgos Lanthimos, Nicole Kidman ve Colin Farrell gibi oyuncuların varlığıyla dikkat çeken yeni filmi The Killing of a Sacred Deer ile bir kez daha Cannes’da yarışıyor. Filmin kötü karakterinin bir sahnede açıkça dile getirdiği üzere bütün film bir metafor. Üstelik son derece tekinsiz, neredeyse korku filmi olarak tanımlanabilecek bir metafor. Bir hastasının ölümüne sebep olan kalp cerrahı, iki çocuğu ve eşinden birini feda etmek zorundadır, yoksa üçü de esrarengiz ve acılı biçimde ölecektir. Lanthimos bu öyküyü yavaş tempolu ama huzursuz edici bir üslupla anlatıyor. Ama filmin sunduğu şık paketin ve iki saate yayılan metaforun altında yatanlar maalesef son derece basit ve tanıdık. Bir kez daha abartılı bir refah tasviri söz konusu; cerrah ve ailesi muhteşem bir evde, zenginlik içinde yaşıyorlar, hayatlarındaki her şey fazlasıyla mükemmel. Lanthimos bu mükemmel tabloyu yıkacak bir oyun tasarlıyor ve bir kez daha burjuva yaşamını eleştiriyor. Üst sınıfın yaşamı ilk bakışta göründüğü kadar mükemmel değil ve refahın da ağır bir bedeli var. İyi çekilmiş bu film ilginç sayılabilir ama filmin kısaca özetlediğim ana meselesi çok bildik ve demode.

İki Altın Palmiye ödüllü Michael Haneke’nin son filmi basına maalesef görece küçük bir salonda gösterildi ve pek çok kişi filmi izleme fırsatı bulamadı. Yönetmenin yeniden Isabelle Huppert ile çalıştığı Happy End’in tekrar gösterimi de yoğun ilgi göreceğe benziyor. Bu filmin dışında önümüzdeki günlerde Sofia Coppola, Jacques Doillon ve Safdie Kardeşler’in yeni çalışmaları da izleyici karşısına çıkacak.

Paylaş