Paylaş

-1- -2- -3- -4- -5- -6- -7-

maxresdefault

Cannes’da sonlara yaklaşılırken, önceki yıllara göre sönük bulunan ana yarışmada Hong Sang-soo ve Naomi Kawase’nin yeni filmleri izleyici karşısına çıktı.

Eren Odabaşı 

Daha üç ay önce Berlin Film Festivali’nde Gece Sahilde Tek Başına’yla (Bamui Haebyun-Eoseo Honja) övgülere boğulan Hong Sang-soo, iki filmle birden Cannes Film Festivali’ne de konuk oluyor. Yönetmenin geçen yılki Cannes Festivali sırasında doğaçlama olarak çektiği ve Isabelle Huppert ile Kim Min-hee’yi buluşturan Claire’s Camera (La Caméra de Claire), son derece mütevazı bir oyun olarak tanımlanabilir. Cannes gediklisi Huppert’in filmdeki ilk repliğinden (“Bu Cannes’a ilk gelişim!”) itibaren yönetmenin ve festivalin takipçilerine hitap edecek esprilerle dolu bir film bu. Hong yalnızca 69 dakikalık bu eğlenceli deneme boyunca daha önce etraflıca ele aldığı sadakatsizlik, güvensizlik, kültürler arası iletişim gibi temalara kısaca değiniyor ama Claire’s Camera’nın Hong’un gösterişten uzak filmleri arasında bile minör bir çalışma olduğu aşikâr.

images-w1400

Festivalin ikinci Hong Sang-soo filmi, ana yarışmada yer alan The Day After’dı (Geu-hu). Karla kaplı Seul’de geçen ve siyah beyaz olarak çekilen bu hoş ve düşündürücü film, bana kalırsa yarışmanın şu ana kadarki en iyisi. Yönettiği yayınevindeki asistanıyla eşini aldatan bir adam, metresi İngiltere’ye gidince yeni bir asistanla çalışmaya başlıyor fakat ofise gelen eş yeni çalışanın metres olduğunu zannedince durum karışıyor. Hong bu hikâyeyi her zamankinden daha doğrusal, olgun bir biçimde anlatıyor. Filmin ilk bölümünde zamanda gidiş gelişler olsa da öykünün büyük kısmı düz bir kronolojiye uygun ilerliyor. Kendisinden bekleneceği üzere ustalıkla yazılmış diyaloglarla uzun sahneler kuran yönetmen, kadın-erkek ilişkilerine, özellikle de erkeklerin bir türlü aşamadıkları ya da kabullenemedikleri kararsızlıklarına, bencilliklerine dair gözlemler sunuyor. Karakterler öylesine iyi yazılmış ve başarıyla canlandırılmış ki tüm zaaflarına rağmen kimseyi ‘suçlu’ ya da ‘kötü’ olarak nitelemek mümkün değil. Hong’un bütün filmleri benzer temalar etrafında dolaşıyor ve stil açısından da son derece tutarlı bir yaklaşım söz konusu. Dolayısıyla The Day After izleyicilere daha önce görmedikleri bir şey sunmuyor, yönetmenin sinemasını baştan inşa etmiyor. Ama Hong’un kendine özgü sinemasını sevenlerdenseniz, The Day After’ın küçük detaylarda bulduğu psikolojik derinlikten ve mizah duygusundan keyif alacağınız kesin. Filmin en büyük ödül şansı oyunculuk ve senaryo kategorilerinde demek yanlış olmaz.

image

Beşinci kez Altın Palmiye için yarışan Japon yönetmen Naomi Kawase’nin yeni filmi Radiance basın gösteriminde bir hayli alkış topladı. Yavaş yavaş görme yetisini yitiren bir fotoğrafçı ve filmlere görme engelliler için sesli betimleme yazan genç bir kadın arasındaki ilişkiye odaklanan film, hikâyesinden ziyade görsel zenginliği ve şiirsel sinema diliyle dikkat çekiyor. Kawase önceki filmlerinden alışık olduğumuz zarif üslubuyla karmaşık sorular soruyor ama sesini hiç yükseltmeden: Bir film ne ölçüde kişisel olabilir, film yapmak (ya da izlemek) bize başkalarının hayatları hakkında ne söyler, başkalarını anlamamıza yardımcı olur mu? Bir yandan Kawase’nin sinema hakkındaki fikirlerini dile getiren film, diğer yandan da yönetmenin favori temasıyla, kayıpla baş etme süreciyle yakından ilgili. Genç kadın yıllar önce ortadan kaybolan babasının yokluğuyla baş etmeye çalışıyor, fotoğrafçı ise adım adım yitirdiği renkler ve imgelerin yokluğuyla. Kawase bu kayıpları bir trajedinin parçaları olarak kullanmıyor, bunun yerine kaybın kaçınılmazlığına ve kaybettiğimiz şeyleri güzel, değerli olarak algılama eğilimimize vurgu yapıyor. Pedro Almodóvar başkanlığındaki jüri, Kawase’nin sakin ve soyut sinemasına, naiflikle karıştırılabilecek hümanizmine nasıl tepki verir, bilinmez. Ama kendi adıma bir önceki filmi Umusun Tarifi’yle (An) bir nebze hayal kırıklığı yaratan Kawase’yi yeniden formunda görmenin beni memnun ettiğini söyleyebilirim.

until_the_birds_return_h_2017

Hâlen tüm eleştirmenlerin üstünde fikir birliğine vardığı bir Altın Palmiye favorisi çıkmadı, şu âna kadarki genel kanı ortalama düzeyin geçen yıla kıyasla daha zayıf olduğu yönünde. Durum böyle olunca Belirli Bir Bakış bölümünde birkaç çarpıcı film keşfetmek her zamankinden daha kritik hâle geliyor. Bu yıl üç hikâyeyi bir araya getirip zengin bir toplumsal panorama sunan Cezayir yapımı Until The Birds Return (En Attendant les Hirondelles), Michel Franco’nun olgun ve mesafeli bir anlatımla bıçak sırtı bir hikâye anlatan yeni filmi April’s Daughters (Las Hijas de Abril) ve Kiyoshi Kurosawa’nın düşük bütçeli bir uzaylı istilası filmini düşündürücü bir bilimkurguya dönüştürmeyi başardığı Before We Vanish (Sanpo Suru Shinryakusha) sayesinde yan bölümler ana yarışmanın sönüklüğünü bir nebze telafi etti.

Festivalde sona yaklaşılırken Fatih Akın, Roman Polanski ve Lynne Ramsay’nin yeni filmleri izleyici karşısına çıkmayı bekliyor.

Paylaş