Paylaş

-1- -2- -3- -4- -5- -6- -7-

The Beguiled

Sofia Coppola imzalı The Beguiled ve Sergey Loznitsa’nın yönettiği A Gentle Creature yarışmanın çıtasını yükseltirken, Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen Closeness festivalin keşiflerinden biri olarak dikkat çekti.

Eren Odabaşı 

Cannes Film Festivali ikinci haftasına girerken üst üste gösterilen sağlam filmler seçkinin çıtasını hayli yükseltti. Beni çok heyecanlandıran (ve genel olarak da beğeni toplayan) yarışma filmlerinden biri, Sofia Coppola’nın Don Siegel imzalı bir Clint Eastwood klasiğini yeniden uyarladığı The Beguiled oldu. Amerikan İç Savaşı sırasında genç kızların yaşadığı, katı Katolik eğitimi veren bir okulda geçen film, öğrencilerden birinin ormanda yaralı bir asker bulmasıyla başlıyor. Eve gelen erkek, hem öğrenciler hem de evin yöneticisi Martha (Nicole Kidman) için bir arzu nesnesine dönüşüyor. Bastırılan duygular, adım adım yüzeye sızan bir cinsel tansiyon, baskı dolu dindar bir ortamda birbiriyle yarışan arzular film boyunca sürekli değişen güç dengeleri aracılığıyla, oyunbaz biçimde perdeye taşınıyor. Coppola’nın üslubu daha önceki filmlerinden özellikle Masumiyetin İntiharı’nı (The Virgin Suicides, 1999) anımsatır şekilde rüyavari, yanıltıcı bir huzur ve sükûnet duygusundan besleniyor. Daha önemlisi, Coppola bu sabırlı üslubu alttan alta sezilen bir tekinsizlik hissiyle ve zekice bir mizah duygusuyla bir arada filmine yediriyor. Ünlü isimlerle dolu kadrosunun performansları ve göz alıcı sinematografisiyle de çokça övgü alan The Beguiled, gösteriminin hemen ardından önemli ödül favorilerinden biri hâline geldi. Kendi adıma Coppola’nın Lost in Translation’dan (2003) bu yana en tatmin edici filmiyle karşımızda olduğunu ve Altın Palmiye’ye dahi uzanabileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.

A119C004_160816_R1O4.00435893-retouche-e1486632756598

The Beguiled’ın hemen ardından gösterilen Sergey Loznitsa filmi A Gentle Creature ise özellikle son yarım saatindeki sürprizle eleştirmenleri ikiye böldü ama bence bu kasvetli ve karmaşık yolculuk festivalin en etkileyici ve düşündürücü filmi. Loznitsa hapishanedeki eşine bir paket ulaştırmaya çalışırken oradan oraya sürüklenen bir kadının öyküsünü birbirinden çarpıcı plan-sekanslarla anlatıyor. Kuşkusuz günümüz Rusya’sındaki yolsuzluklara, adaletsizliğe sert eleştiren yönelten bir film bu. Ama filmin esas gücü bu güncel katmanın ötesine geçip ‘naif’ birey ve onu sömüren, dışlayan acımasız sistem arasındaki uyuşmazlığa dair bir masala, daha doğrusu bir kâbusa dönüşmesi. Filmin isimsiz ana karakteri, Rossellini’nin Europa ‘51 (1952) filminde Ingrid Bergman’ın canlandırdığı, hümanizmi anlaşılamayan, toplum tarafından hor görülen karakteri akla getiriyor. Son yarım saate kadar soğuk ve mesafeli olan sinema diliyse Bresson’dan Tarkovski’ye, Avrupa sinemasının en önemli ustalarını çağrıştırıyor. A Gentle Creature bu iddialı karşılaştırmaların hakkını verecek ölçüde derin, zengin bir film; izleyiciyi karanlık bir insanlık durumu hakkında düşündüren yoğun bir deneyim. Loznitsa özellikle filmin sürreel hâle geldiği son kısımlarda görsel metaforlara başvuruyor. Ancak ilk iki saatte tanık olduklarımızın sarsıcı absürdlüğünü düşününce belki de bu metaforların aslında filmin en net ve dolaysız bölümünü oluşturduğunu savunmak mümkün.

Closeness-Cannes-2017-2

Yarışmaya büyük heyecan katan bu iki filme rağmen bence bütün festivalin en nefes kesici deneyimi ana yarışma yerine Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen Rus filmi Closeness (Tesnota) idi. Çok genç bir yönetmenin imzasını taşıyan bu ilk film, 1998 yılında Rusya’da farklı din ve etnik kökenlerden grupların birlikte yaşadığı yıkık dökük bir kasabada geçiyor. Yeni nişanlanan bir çiftin fidye için kaçırılması kimseyi şaşırtmıyor bile; televizyonda Çeçenistan’daki insanlık dışı durumla ilgili haberler izleyip sürekli din kökenli çatışmalarla boğuşmaya alışmış bir topluluk bu. Erkek kardeşinin fidye parası için hiç tanımadığı birisiyle evlenmesi istenen bir genç kız, bu karanlık ve hüzünlü filmin başkarakteri. Genç kız kaderini kabullenmiyor ve kadınların sesinin olmadığı bu toplumda tek başına ayakta durmayı, mücadele etmeyi seçiyor. Filmin her sahnesinde mekânın ve zamanın benzersiz dokusunu yakalayan yaratıcı görüntü çalışması dikkat çekiyor. Dokunma hissinin, şiddet dolu sefil bir ortamda bulunan beklenmedik şiirselliğin ve eskimiş, yıpranmış evlerde, hayattan bıkmış mutsuz insanların yüzlerinde bulunan tuhaf güzelliğin başrolde olduğu bir film. Altın Palmiye’yi kazanmayacak olması çok yazık muhakkak ama her durumda Kantemir Balagov ismini son yılların en heyecan verici keşiflerinden biri olarak bir kenara not etmek gerekli.

Fatih Akın’ın yeni filmi In The Fade ve Francois Ozon’un Cannes yarışmasına dönüşünü müjdeleyen L’Amant Double, son gösterilecek filmler arasında. Ödüller ise Pazar akşamı düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.

Paylaş