Paylaş

-1- -2- -3- -4- -5- -6- -7-

joaquin-phoenix

Lynne Ramsay’nin henüz tamamlanmadan görücüye çıkardığı You Were Never Really Here, Fatih Akın’ın hayalkırıklığı yaratan son filmi In the Fade ve Robert Pattinson’ın performansıyla övgülere boğulan Safdie Kardeşler imzalı Good Time festivalde gösterilen son filmler arasındaydı.

Eren Odabaşı

Cannes’da gösterilen son yarışma filmi, İskoç yönetmen Lynne Ramsay’nin Kevin Hakkında Konuşmalıyız’dan (We Need to Talk About Kevin, 2011) altı yıl aradan sonra gelen yeni filmi You Were Never Really Here oldu. Süresi programda açıklanandan on beş dakika kısa olduğu ve jenerikleri bulunmadığı için filmin ne ölçüde tamamlandığını kestirmek zor. Ramsay’nin festival sonrasında filme sahne eklemesi ya da daha küçük değişiklikler yapması olası. Ama festivalde gösterilen versiyondan yola çıkarak yönetmenin görsel açıdan yılın en yaratıcı ve akılda kalıcı işlerinden birine imza attığını söylemek gerek. Filmin öyküsü fuhuş çetelerinin eline düşen genç kızları karanlık yöntemlere başvurarak kurtaran eski bir asker etrafında dönüyor. Joaquin Phoenix’in her zamanki gibi müthiş bir performansla hayat verdiği Joe, New York senatörünün kaçırılan kızını kurtarma işini üstleniyor ama senatörün intiharı sonrasında bunun sıradan bir iş olmadığını, başka politikacıların da karıştığı büyük çaplı ve çok kanlı bir oyunla karşı karşıya kaldığını fark ediyor. Ramsay bu hikâyeyi en temel öğelerine indirgeyerek, tanıdık öyküsünün bütün kalıplarını kırarak perdeye taşırken kimin kimi öldürdüğünden ya da kaçırılan kızlara ne olduğundan ziyade, Joe’nun içinde bulunduğu ruh hâliyle ve şiddet dolu geçmişinin Joe’da yarattığı travmalarla ilgileniyor. Joe’nun ordudaki geçmişine dair bölümler, bir gölde geçen veya final sahnesini ikiye bölen rüyavari kısımlar, şehrin dokusunu çok iyi yakalayan gece çekilmiş sekanslar film boyunca iç içe geçiyor. Filmin beni en çok şaşırtan yönü ise kanlı hikâyesine ve karanlık atmosferine rağmen Joe’yu son derece insancıl, hatta dokunaklı biçimde tasvir etmesi oldu. Bu açıdan Joe’nun annesiyle ilişkisine vurgu yapan sahnelerin ve Phoenix’in fiziksel açıdan yenilmez bir ölüm makinesinden ziyade hayattan yılmış sıradan bir adamı andıran fiziğinin önemi büyük.

inthefade1

Fatih Akın’ın şematik biçimde üç parçaya bölünmüş intikam hikâyesi In The Fade, Avrupa’da giderek yükselen neo-Nazizm ve İslamofobi gibi önemli meselelere el attığı için bir nebze ilgi çekti. Fakat filmin nüans yoksunu iyi ve kötü karakterleri takip etmesi, ikinci kısmı oluşturan mahkeme sahnelerinin hiç ikna edici olmayışı ve filmin elli yıl önce Dirty Harry zamanlarında bile sorunlu bulunmuş korkunç bir finale ilerleyerek bireysel adaleti ve şiddeti olumlaması çok ciddi sorunlar. Akın’ın sinema dili de öylesine tanıdık ve sıradan ki In The Fade’i savunmak ne tematik ne de biçimsel açıdan mümkün olabiliyor. Kuşkusuz güncel bir konuya dokunması, Diane Kruger gibi ünlü bir yıldızın varlığı ve yönetmenin şöhreti sayesinde film çoğu ülkede yaygın biçimde gösterilecek ve hatırı sayılır bir kitleye ulaşacaktır. Ama In The Fade’in festivalin hayal kırıklıkları hanesine eklenmesi kaçınılmaz.

good-time-robert-pattinson 2

Beğeni toplayan filmler arasında Safdie Kardeşler’in yolunda gitmeyen bir soygun sonrasında giderek rayından çıkan hareketli bir geceyi öyküleştirdikleri Good Time ve Roman Polanski’nin senaryosunu Olivier Assayas ile birlikte yazdığı, Cannes’da yarışma dışı olarak gösterilen yeni filmi Based on a True Story de yer alıyor. Özellikle yaratıcı ışık çalışması ve müzikleriyle izleyiciye keyif veren Good Time’ın, filmin neredeyse her sahnesinde görünen Robert Pattinson’a ödül getirmesi muhtemel. Polanski’nin filmi ise yönetmenin kısıtlı alanda gerilim yaratma becerisinin ve kendine özgü, gaddarca mizah duygusunun yeni bir örneği. Takıntılı bir hayranıyla dostluk kuran ünlü bir yazarın öyküsünü anlatan Based on a True Story pek çok noktasında izleyiciyi ters köşeye yatırmayı başarıyor ve büyük seyir zevki veriyor.

Ödül töreninin hemen öncesindeki genel kanı bu yılın geçen seneye kıyasla daha zayıf bir seçki sunduğu yönünde. Bunun sebebi gösterilen filmlerin kötü olmasından ziyade eleştirmenlerin üstünde fikir birliğine vardıkları Toni Erdmann ya da iki yıl önceki Carol gibi bariz bir favorinin olmayışı. Neredeyse bütün yarışma filmlerinin destekçisi var ancak hangi filmin daha geniş bir kitle tarafından sevildiğini kestirmek mümkün değil. Bu nedenle ödül töreni öncesinde tahminlerde bulunmak her zamankinden zor görünüyor.

 

 

Paylaş