Cannes Günlükleri

Paylaş

-1- -2- -3- -4- -5- -6- -7-

ismaels-ghosts

Arnaud Desplechin’in yeni filmiyle açılan 70. Cannes Film Festivali’nde gösterilen ilk yarışma filmleri Andrey Zvyagintsev’in Loveless’ı ve Todd Haynes’in Wonderstruck’ıydı.

Eren Odabaşı

2015 yılında günümüz Fransız sinemasının en önemli isimlerinden Arnaud Desplechin’in belki de kariyerinin en iyi filmine imza atmasına rağmen Cannes ana yarışmasına seçilmemesi tartışma yaratmıştı. En Güzel Günlerim (Trois Souvenirs de Ma Jeunesse) resmî seçki yerine Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilip yoğun beğeni topladıktan sonra yönetmenin yeni filmi Ismael’s Ghosts (Les Fantômes d’Ismaël), bu yıl yetmişinci yaşını kutlayan Cannes Film Festivali’nin açılışını yaptı –büyük ihtimalle Marion Cotillard ve Charlotte Gainsbourg’un birlikte kırmızı halıda yürümelerine vesile olacağı düşünülerek. Desplechin’i yakından tanıyan ve sevenler için bu yeni çalışma son derece ilginç; yönetmen En Güzel Günlerim’de birbirinden ayrı olarak anlattığı üç anıyı, bu kez iç içe geçirerek ve farklı varyasyonlar sunarak filmleştiriyor. İki film arasında net bir bağlantı yok ama her iki filmde de Dedalus ve Esther isimli birer karakter, kötü biten zorlu bir çocuk-ebeveyn ilişkisi, filmin geri kalanından ayrı duran bir casusluk hikâyesi ve başkarakterin tüm hayatını derinden sarsan bir aşk öyküsü var. Maalesef Desplechin çok parçalı hikâyesini bütünlüklü biçimde anlatamıyor; filmin dağınıklığı ve tutarsızlığı öykünün izleyiciyi etkilemesini zorlaştırıyor. Film yönetmeni olan Ismael’in yapımcısıyla görüştüğü kısımların absürdlüğü ve film içindeki filmin basit bir taslak olarak kalması da önemli sorunlar. Ama Ismael’s Ghosts tüm zaaflarına rağmen Desplechin dünyasının kaotik ve hayat dolu bir parçası olarak görülmeye değer.

loveless-cannes

Andrey Zvyagintsev’in yeni filmi Loveless (Nelyubov) izleyici karşısına çıkan ilk Altın Palmiye adayı oldu. Yönetmenden beklenecek tarzda iddialı ve ağırbaşlı bir film bu. Boşanma sürecindeki bir çift çocuklarının velayeti konusunda anlaşamıyor ama bunun nedeni ikisinin de çocuğu istememesi! Filmin büyük kısmı çocuğun kaybolmasından sonraki arama sürecine odaklanıyor. Özellikle ışık çalışmasıyla ve ustaca sinematografisiyle dikkat çeken film, hayattan bıkmış, birbirinden nefret eden, teknoloji bağımlısı insanlar arasında geçiyor. Zvyagintsev’in bir önceki filmi Leviathan’daki (2014) aşırı barizlik sorunu, bu yeni çalışmanın da etkisini azaltıyor. Yönetmen aynı mesajları tekrar tekrar açık biçimde dile getirirken son derece tanıdık metaforlara başvuruyor. Anne ve babanın yeni partnerleriyle ilişkileri ve iş yaşamında karşılaştıkları sorunlar, kayıp çocuk öyküsünden daha fazla süre alıyor. Bu nedenlerle Loveless çarpıcı çıkış noktasının ve iddialı biçimsel yapısının vaat ettiği ölçüde güçlü bir film değil ama Zvyagintsev’in önemli meseleleri sağlam bir sinema diliyle perdeye taşımayı başardığı da yadsınamaz.

6a8e1ecf0950ef23ee73491137fa0e4d

Basın gösterimindeki tepkilere bakılırsa büyük beğeni toplayan Wonderstruck da bana kalırsa görmezden gelinemeyecek erdemleri olan ama izleyiciyi tam anlamıyla tatmin etmeyen bir film. Todd Haynes imzasını taşıyan film 1927 ve 1977 yıllarında geçen iki paralel öykü anlatıyor. İki dönemin de dikkatle yeniden yaratılması ve 1927’de geçen öykünün siyah beyaz bir sessiz film gibi çekilmesi Wonderstruck’ı belli ölçüde ilginç kılıyor. Ama hikâyede çok ciddi sorunlar mevcut; 1927 yılında geçen bölüm ebeveynleri tarafından sevilmeyen ve kaçıp New York’a gelen sağır bir kıza odaklanıyor. Diğer bölümün başkarakteriyse ebeveynlerinin ölümünden sonra şimşek çarpmasına maruz kalıp sağır olan bir çocuk. Her iki hikâye de oldukça banal ve haddinden fazla acıklı. Haynes koleksiyonculuk, hafıza, sinema sevgisi gibi temalara kısaca değiniyor ama hiçbir şeyi derinleştirmeden hikâyelerin kesiştiği tahmin edilebilir noktaya doğru ilerlemekle yetiniyor.

Cannes’ın birbirinden iddialı isimlerle dolu programı önümüzdeki günlerde Bong Joon Ho, Ruben Östlund, Noah Baumbach gibi yönetmenlerin yeni filmleriyle devam edecek.

Paylaş