Filmekimi İzlenimleri

Paylaş

son_of_saulFilmekimi serüveni sürerken, yoğun gösterimler arasında aklımıza düşenleri buraya not ediyoruz. Kaçırmamanız gereken 10 filmi incelediğimiz Filmekimi dosyamız Ekim sayımızda.

 

Saul’un Oğlu / Saul Fia (Yön. László Nemes)saul'un-oglu
Michael Haneke bir söyleşide, Schindlerin Listesi’ndeki (Schindlers List, 1993) “duş başlığından gaz mı gelecek su mu gelecek” endişesinin yaşandığı sahneyi örnek göstererek, Steven Spielberg’ün soykırımı, seyircinin gerileceği, heyecanlanacağı bir şekilde anlattığını ve böylece yönetmenin aslında soykırımdan bir nevi “eğlence” çıkardığını söyler. Sinemadaki temsili oldukça tartışmalı olan bir mesele Spielberg’ün ellerinde bir melodrama dönüşürken, seyirci de bu büyük trajediye herhangi bir mesafe alamaz. Seyirci, meseleyle ilgili kendisinin ne hissettiğini araştıramadan, ne düşündüğünü kendisine soramadan ona dikte edilen duygulara maruz kalır. Soykırımla ilgili en “çarpıcı” filmlerden biri olduğu söylenen, Cannes’dan ödülle dönen fakat aslında bir Hollywood temaşasından farkı olmayan Saulun Oğlu’nda yapıldığı gibi.
Yahudileri gaz odalarına sokmak ve ardından cesetleri toplayıp fırınlara götürmekle görevli olan bir Sonderkommando’nun1, Saul’un peşine takılıyor kamera. Filmi izlerken bir saniye bile olsun terk etmediğimiz Saul, ölü bir oğlan çocuğunun cesedini Yahudi geleneklerine uygun şekilde gömmek için bir haham aramaya başlıyor. Biz de onun bu amacına ulaşıp ulaşamayacağını merak etmeye, Saul’un hayatı için endişelenmeye başlıyoruz. Saul’u takip ederken toplama kamplarında yaşanan vahşeti kadrajın net olmayan kısımlarında beliren ölü bedenlerde görüyor ve kadraj dışından gelen sesleri dinleyerek hissediyoruz. Böylece Saulun Oğlu kendini bir ‘sinemasal deneyime’ dönüştürüyor. Sizi toplama kampındaymışsınız gibi hissettirmeye çalışan bir film Saulun Oğlu! FPS (first person shooter) bilgisayar oyunlarındaki gibi baş kahramanın bakış açısından sizi toplama kampının içinde oradan oraya koşturarak bir nevi simülasyon yaratıyor. Seyirciyi anlatının içine hızlıca çeken film, izleyiciye meseleyle alakalı düşünsel bir alan açmıyor. Duygulara saldırıyor; heyecanlandırıyor, geriyor ve sonunda bir nevi arınma sahnesiyle sona ererken geriye sadece bir çeşit “eğlence” bırakıyor. Kulağa çok rahatsız edici gelecek fakat bir nevi “toplama kampı roller coaster’ı” Saulun Oğlu. Rahatsız ediciliğini sadece seyircinin duyguları üzerine tahakküm kurmak için kullanan, toplama kampında yaşanan dehşeti seyirciye hissettirmeye çalışmak gibi bir haddi kendinde gören ve kendi ‘gerçekliği’ni dikte ederek faşizm ya da soykırım üzerine herhangi bir düşünce üretemeyen, etik olarak oldukça tartışmalı bir gösteri var karşımızda. Ali Deniz Şensöz

Not
1 Toplama kampına götürülen sağlıklı Yahudiler arasından seçilen, kamplarda çalıştırılan Nazi işçileri.

Carol (Yön. Todd Haynes)carol
Daha önce Cennetten Çok Uzakta (Far From Heaven, 2002) ve mini TV dizisi Mildred Pierce (2011) ile 50’ler Amerikasını ele alan Todd Haynes yine bu yıllara dönmüş. Carol, özellikle Tom Ripley karakterine odaklanan polisiyeleriyle tanınan Patricia Highsmith’in 1952’de takma isimle (Claire Morgan) yayımladığı ve kısmen otobiyografik olan ‘The Price of Salt’ adlı romanından uyarlama. Ancak, bu bir polisiye değil. Carol, Todd Haynes’in sevdiği türden kuir ve melodramatik bir aşk hikâyesi. Fakat asla trajik değil. Hikâyenin en çarpıcı -ve yazıldığı dönemde okuyucuları şok eden- yanı da bu: Therese ve Carol, tüm baskılara, tehditlere, aralarındaki yaş ve sınıf farkına rağmen arzularına ve hayallerine sahip çıkan iki kadın. Highsmith’in bu iki etkileyici karakteri, Carol’da muhteşem sanat yönetimi ve Cate Blanchett ile Rooney Mara’nın olağanüstü oyunculuklarıyla ete kemiğe bürünüyor. Görüntü Yönetmeni Edward Lachman’ın Super 16mm filme kaydettiği grenli, pastel dünyada Therese ile Carol puslu camların ardından ve oyuncak trenlerin arasından birbirlerini izliyor, âşık oluyorlar. Carter Burwell’in (bazen biraz fazla kaçan) müzikleri eşliğinde akıp giden film sözlerden çok söylenemeyenlerle, kelimelere sığdıralamayanlarla ya da doğru kelimelerin bulunamadığı, dilde karşılığı olmayan durumlarla ilgileniyor. Belki de bu nedenle filmdeki diyaloglar ‘tuhaf ve gergin’ ken görüntüler, dokular ve diğer sesler uyum içinde birbirine örülüyor. Romandan uyarlama olmasına rağmen Carol sözlerle değil bakışmalarla, dokunuşlarla, renklerle ve ışıkla anlatıyor asıl hikâyesini.  Gözde Onaran

İnsanın Değeri / La loi du marché (Yön. Stéphane Brizé)insanin-degeri
Başrol oyuncusu Vincent Lindon’a Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran İnsanın Değeri, kaçınılmaz olarak akla Dardenne kardeşleri, özellikle de son filmleri İki Gün ve Bir Gece’yi (Deux jours, une nuit, 2014) getiriyor. Dardenne kardeşlerin kamerası nasıl haksız yere işinden olan Sandra’nın ensesine yapışıyorduysa, yönetmen Brizé de işinden olmuş Thierry’nin yeni bir iş arama sürecini öylesi yakın bir takibe alıyor. Rekabetçi piyasa ekonomisinde Sandra’nın artık ‘işe yaramaz’ bulunmasının sebebi depresyonunun verimliliğine yapacağı varsayılan olumsuz etkiydi. Thierry’ninki daha da basit, yaşlanıyor olması. Neredeyse emeklilik yaşına gelmiş olan fakat engelli çocuğuna bakmak, eşiyle birlikte senelerdir mortgage’ını ödeyerek sahip oldukları evi kaybetmemek için çalışmaya devam etmek zorunda olan Thierry’nin kendisini böylesi rekabetçi bir piyasaya pazarlaması ise tahmin edilebileceği gibi oldukça güç. Fakat Sandra’nın aksine Thierry tüm gücüyle asılıyor bu hayatta kalma mücadelesine. Filmin açılış sahnesinde Thierry’nin, iş bulma kurumunun önerdiği ücretli bir vinç kullanma eğitimini henüz tamamlamış olduğunu öğreniyoruz. Fakat kurs bitip de iş başvurusu yaptığında, bu alanda daha önce tecrübesi bulunmadığından asla işe alınmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor Thierry. İnsanın Değeri (ya da orijinal isminin birebir çevirisiyle ‘Pazarın Kanunu’), Thierry’nin internet üzerinden yapılan mülakatlarda insan kaynakları müdürlerinin, kredi alabilmek için banka memurlarının karşısında, dayanışma gruplarında iş arayan başkalarının önünde, hatta eşiyle katıldığı dans kursunda dahi mütemadiyen kendini pazarlamaya çalışmak zorunda oluşunun yavaş yavaş üzerimize çöken hikâyesi. Zaman zaman çizgileri kalınlaşan öyküyü her daim diri tutmayı başaran Vincent Lindon’ın incelikli oyunculuğuyla İnsanın Değeri bugüne ait çarpıcı bir ‘hayat kesidi’ filmi. Tahmin edilebileceği gibi, Thierry’nin asıl kâbusu ise bir iş bulduktan sonra başlıyor. Senem Aytaç

 

The Lobster (Yön. Yorgos Lanthimos)the-lobster
Yorgos Lanthimos The Lobster’da dünyaca ünlü, tanıdık oyuncularla çalışmasına ve filmi İngilizce çekmesine karşın, aynı anda soğuk ve oyunbaz olabilen üslubunu korumayı başarmış. Bir kere sırf bu yüzden The Lobster’ın takdire şayan olduğunu belirtmek gerek. Ancak önceki filmlerinden önemli bir fark var burada: İlk başta von Trier-vari bir ‘tanrısallık’ taşıyormuş gibi görünen (sonradan bir karaktere ait olduğunu anladığımız) dış ses. Bazen halihazırda duyduğumuz diyalogları tekrar eden bu dış sesin, seyirci bu tuhaf ama tanıdık dünyada yolunu kaybetmesin diye –muhtemel bir yapımcı baskısıyla- filme eklendiği düşünülebilir. Sebebi ne olursa olsun bu sesin, Yorgos Lanthimos’un evrenlerinin en cezbedici oyununu seyirciden çaldığını söylemek gerek: Gerek Köpek Dişi’nde (Kynodontas, 2009), gerekse Alpler’de (Alpeis, 2011) nasıl bir dünyada olduğumuzu yavaş yavaş keşfediyorduk ve bu durum, filmleri, yaratıcıların seyirciyle karşılıklı oynadığı bir oyun haline getiriyor, filmlerin Brecthyen trüklerine de bir ölçüde anlam kazandırıyordu. The Lobster’daysa kurallar bize önceden veriliyor. Seyirci keşfetme hazzı yaşamadan, neyin ne olduğu ona birer birer açıklanıyor. The Lobster esasında, geçenlerde İstanbul’da ‘Aşkın Metafiziği’ sempozyumunda konuşan Alain Badiou’nun, kapitalist toplumlardaki güvenlik takıntısının aşkın kolektif gücünün yitirilmesine yol açtığı yönündeki teorilerini akla getiren bir film. Riske yer bırakmayan, her şeyin önceden hesaplandığı, çiftlerin ‘tencere kapak’ usulüyle bir araya geldiği bir dünya kuruyor Lanthimos. Ancak ‘güvenli ilişki’ takıntısını muzipçe topa tutarken seyircisine güvenmeyi ve risk almayı unutuyor. Film de yavaş yavaş seyircinin rol sahibi olmadığı bir adventure oyunu halini alıyor. Yani kendi oyunbaz doğasını hiçe sayıyor. Fırat Yücel

The Club / El Club (Yön. Pablo Larraín)el_club_pablo_larrain
Pablo Larraín’in beşinci uzun metrajı The Club, bir önceki filmi No’nun (2012) gökkuşağı renkli estetiğinden epey uzakta, monokrom ve sisli atmosferiyle akıllara kazınıyor. Larraín’in bu filmiyle, onu uluslararası üne kavuşturan, Pinochet diktatörlüğü altındaki Şili’yi anlattığı üç filminden ilki Tony Manero (2008) ve ikincisi Post Mortem’in (2010) karanlık evrenine geri döndüğü bile söylenebilir. Bu sefer, Pinochet diktatörlüğünden çektiği objektifini, Katolik Kilisesi’ne tutuyor yönetmen. Okyanus kıyısında bulunan küçük bir balıkçı kasabasındaki herhangi bir eve odaklanıyoruz. Benzer yaşlardaki dört yaşlı adam ve bir kadın, sürekli birlikte vakit geçiriyor, kahve içer ve yemek yerken hep aynı gergin konudan bahsediyorlar: Bir yarış köpeği olarak eğittikleri Rayo’nun şampiyonlukları ve kazandıkları para tek dertleri. Kasabalılardan uzak, kendi hâllerinde, usulca sürdürdükleri rutin yaşamları, bir gün kendilerini ziyaret eden iki pederle sekteye uğruyor. Bu sahnede hepsinin aslında rahip ve rahibe, evin de ‘günahkâr’ pederler için bir tür tefekkür, kefaret ve ibadet mekânı olduğunu öğreniyoruz. Aralarına yeni bir günahkâr rahip, gözleri her daim yaşlı Lazcano katılıyor. Bir gün bu manastırvari evin kapısında beliriveren pejmürde bir balıkçı adam, kendisinin küçük bir oğlanken Lazcano tarafından nasıl istismar edildiğini tüm çıplaklığıyla haykırınca, hepsinin yaşamlarında derin bir yarık açılıyor. Bundan sonra karakterleri artık kadrajda hep birlikte değil, tek tek ve yakın plan çekimlerle görmeye başlayacağız; ancak onlara yakınlaşmak, onları tanımak, çözmek pek mümkün olmayacak. Yakınlaştıkça sadece daha karanlık, daha zalim, ezildikçe zalimleşmiş adamlar ortaya çıkacak. Larraín’in tüm filmleri gibi, The Club da yine alegori ile gerçeklik arasında gidip gelen bir hikâye ortaya koyuyor. Bir yandan, kuvvetli sembolizm geleneğine sahip olan Katolisizmin ikonografisi ve alegorilerinden muzipçe faydalanıyor (örneğin, ‘Mandatum’ yahut ayak yıkama ve İsa’nın çarmıha gerilmesinin aşamalarının anlatıldığı ‘Via Crucis’ten bazı sahneler alıntılanıyor filmde). Bir yandan da gerçek olayları hikâyesine örüyor (örneğin, gayri meşru bebeklerin annelerinden kaçırılması, 2014 yılında ortaya çıktığında Şili’de skandal yaratan gerçek bir olay). Larraín, her türlü mutlak siyasi güç gibi Katolik Kilisesi’nin de tüm iktidarını korumak için yapmayacağı zulüm olmadığını, küçük bir hikâye üzerinden müthiş bir derinlikle anlatıyor. Aslı Özgen Tuncer

Yeni Ahit / The Brand New Testament (Yön. Jaco Van Dormael)yeni-ahit
Bay Hiçkimse (Mr. Nobody, 2009) ile adını duyuran Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael, klasik melodramatik unsurları deneysel bir kurgu ve zihin oyunlarıyla birleştirerek geniş seyirci kitlelerini tavlamayı başarmıştı. Bu popülaritenin ardında, kuantum fiziği, rastlantısallık, ‘kaos kuramı’ gibi son dönemlerin geçer akçe temalarına el atmasının da payı vardı elbet. Van Dormael, Yeni Ahit’te dramatik çatısını yine bir ailenin etrafında kuruyor; ancak bu ailenin ufak bir farkı var: Her şeyiyle iğrenç, sefil, gaddar biri olan baba, bildiğimiz anlamdaki evrenin yaratıcısı, yani Tanrı’nın ta kendisi. Yaşamını yitirmiş olsa da belki bir gün döner (dirilir?) diye uğruna her gün sofraya boş bir tabak konulan oğul ise İsa’dan başkası değil. Van Dormael, daha ilk sahneden tadına vardığımız uçarı mizahı sayesinde, Brüksel’de sıradan bir evde yaşayan pespaye Tanrı’yı, onun oğlu İsa’yı ve bu sefil tanrının insanlığa uyguladığı zulümlere karşı koymayı aklına koymuş küçük kız Ea’yı yadırgamamamızı sağlıyor. Ea, babasının eski püskü bir bilgisayardan tasarlayıp kaderleriyle rastgele oynayarak eğlendiği insanoğlunun arasına iniyor, onların hayatını belirleyen Eski Ahit’i kendince yeniden yazmaya, kederle, ölümle, zulümle akıp giden düzeni ‘formatlamaya’ koyuluyor. Ea’nın bu mutsuz evrenin insanlarından havariler bulup onların hayatlarını onarma, yalnızları çiftleştirip âşık etme oyunu melodramatik havasıyla biraz bıkkınlık verse de, kutsal kitapları ve onların temsil ettiği ulvi gücü eril bir zulüm, bunu değiştirebilecek olanı da, şimdiye kadar boyun eğmiş kadınlardan gelecek bir kıvılcım, bir rahmet olarak kodlayarak ağzımıza lezzetli bir parmak bal çalmasını biliyor film. Hıristiyanlığa göndermelerle dolu, zekice yazılmış bir ‘kendini iyi hisset filmi’ nihayetinde belki, ama bu kadarına da itirazımız olmaz. Abbas Bozkurt

Paylaş