‘Gacı Gibi’nin yönetmeni Serkan Çiftçi ile söyleşi

Paylaş

Gacı Gibi

Prömiyerini Kuirfest’te yapan ve Documentarist’te Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Gacı Gibi, trans seks işçisi Deniz’in öyküsünü Mersin LGBT 7 Renk Derneği’nin mücadelesiyle iç içe ele alıyor. Yönetmen Serkan Çiftçi belgeseli üzerine sorularımızı yanıtladı.

Söyleşi: Berke Göl

Mersinli trans seks işçisi Deniz ve arkadaşları hakkında bir belgesel çekmeye nasıl karar verdiniz? Çıkış noktası Deniz’in nefret saldırısına uğraması mı oldu, yoksa hâlihazırda böyle bir projeniz var mıydı?
Gacı Gibi yüksek lisans dersi kapsamında üç arkadaşımla beraber başladığım ve öğretim yılının bahar döneminde bitirmemiz gereken bir belgesel projesiydi. Mersin’de çekebileceğimiz iki güncel projeyi masaya yatırdık. Bir
iki hafta tartıştıktan sonra Deniz’in iyileşme hikâyesini çekmeye danışmanımızla beraber karar verdik. Maalesef nefret saldırıları bu topraklarda güncelliğini hiç yitirmiyor. Nefretin mağdurları üzerinden bunu hikâye etmek değerli bir çalışma olacaktı. Ayrıca üç trans seks işçisinin evine girme ve onlarla yaşama, onların filmini yapma fikri çok heyecan vericiydi.

Gacı Gibi, Deniz ve arkadaşlarının gündelik hayatlarına yakından tanıklık ediyor, ilişkilerine, dertlerine, mücadelelerine son derece “içeriden” bir bakış atıyor. Nasıl bir hazırlık süreci oldu? Kahramanlarınızla bu yakınlığı, güven ilişkisini nasıl kurdunuz?
Eve girmek çok kolay olmadı. Önce dernekteki genç arkadaşları ikna ettik. Ardından son derece entelektüel ve aynı zamanda çok sıkı bir aktivist olan trans seks işçisi Figen’in sınavından geçtik, ki kendisi beni paramparça etti diyebilirim. Bu sayede 7 Renk Derneği başkanı Yağmur anneden de icazet aldık. Tabii beraberinde Ece’lerin telefon numarasını da. Ece ve Berfin’le filmde de gördüğünüz o kuaför salonunda randevulaştık. Onlar da gönüllüydü bu işe. Daha önemlisi, bence o gün birbirimize kanımız kaynadı. Deniz için sürpriz oldu bu durum. Başta anlayamadı, şüphe etti ama kısa zamanda bizi kabullendi. Yaşadıkça birbirimizi tanıdık, tanıdıkça güvendik, üstelik birbirimizi sevdik galiba. Tanıklık ettiğimiz mücadele ile o evin koşullarında verdiğimiz kendi mücadelemiz birbirini sevdi sanki. “İçeriden” sinema yapmak dediğiniz şey de bizim mücadelemizin adıydı. Galiba biraz olsun içeri girmeyi başardık. Sadece içeriye girmeyi değil, kalmayı da başardık. Berfin’in hem dışarıda hem de evde bize uzattığı el, bizimle kurduğu köprü de çok kıymetlidir. Onun da hakkını teslim etmek gerekir. Kameramız giderek görünmez olmaya, hatta translaşmaya başladı. Fakat sonuçta ne kadar içeriden olabiliriz ki? Anladığımız kadarını anlatmaya çalıştık.

Transfobinin, homofobinin, translara yönelik şiddet eylemlerinin sürekli tehdidine karşın filmin iyimser denilebilecek, izleyiciye güç veren bir tonu var. Bu etkiyi sağlamak için nasıl bir yöntem izlediniz?
Bir kere evdeki üç trans karakterin de son derece zeki, neşeli, espritüel insanlar olduğunu belirtmek lazım. Deniz belki de hayatının sonu olabilecek bir kazadan kurtulmuştu ama çektiği acıya rağmen neşesini hiç yitirmemesi takdire şayandı. Arkadaşlarının Deniz’e uzattığı el, o içtenlik, kolay bulunur cinsten değildi. Pek çok trajik durum yaşansa da evdeki neşe, o yaşama sevinci filmin ruhu oldu sanki. Yaşadıkları hayatın sertliği düşünüldüğünde, iyimser bir doğalarının olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Benzer şeyleri 7 Renk Derneği için de söyleyebilirim. Oradaki arkadaşların enerjisi de çok yüksekti. Birbirlerini seven, iyi anlaşan, derdi olan genç arkadaşlar. Umutları var. Bedenlerini ve arzularını özgürce yaşayabildikleri bir dünyayı düşlüyorlar. Bu hayal için bir araya gelip harekete geçiyorlar. Sokaklarda daha çok görünerek başaracaklarına inanıyorlar. Onların isyanında da bu iyimserliği görebiliriz. Ben de insanın neşesini yitirmemesi gerektiğine inanan biriyim. Neşe olmayınca alınan nefesin tadı olmuyor.

Çok ağır olaylara da şahitlik ettik tabii ki. İçimiz yandı, hayretlere düştük, çok sarsıldık. Deniz, Ece, Berfin, Yağmur, Tuna, Figen, Ömrüm, Cansu ve diğerleri… Her birinin yaşam hikâyesinden ayrı bir “Almodóvar” çıkar. Bol acılı, çok sarsıcı ve hatta yıkıcı. Çok acımasız bir hayatın içinde, diplerde köşelerde sürekli bir hayatta kalma mücadelesini sürdürüyorlar. Hayat onları sertleştirdikçe ortaya çıkan hikâyeler de aşama gösteriyor. Açıkçası film, oradaki ‘karanlık taraf’la ilgilenmedi. Hayata bu denli tutunmalarını, her şeye rağmen neşelerini ve iyimserliklerini kaybetmemelerini filme taşımak, meseleye bu taraftan bakmak bilinçli bir tavırdı. Onlardan olmayan birinin onları rencide etmeyen, onları temsil eden bir film yapması riskli bir uğraş. Sanırım bu sınavı geçtik. Filmi beğendiler, sahiplendiler. Umarım seyirci de beğenir. Gacı Gibi ilk sahnede seyirciyi eve soktuktan sonra bir daha dışarı çıkarmak istemeyen bir film. Bu kaygıyla hareket ettim. Yaygın transfobik tutumu biraz olsun sarsmak asıl temennimdir.

Mersin LGBT 7 Renk Derneği’nin verdiği mücadele de filmin anlatısı içinde önemli bir yer tutuyor. Deniz’in hikâyesiyle derneğin örgütlenme ve eylemlere hazırlanma süreci arasında kurgu açısından bir denge kurarken öncelikleriniz nelerdi?
Evet, iki hikâyeyle de ilgilendik. Bir kere filmin adı GacıGibi. “Transım ben” demiyor kahramanımız. “Gacı gibiyim, biyolojik kadın gibiyim” diyor. Erkeğinin sevdiği, beğendiği, kıskandığı, evinde turşu kuran, komşusunu kahveye çağıran, annemlerden, teyzemlerden hiçbir farkı olmayan, “makul kadın” tanımını içselleştirmiş insanların evinde yaşadım. Patriyarkanın yarattığı kadın cinsiyet rolüne soyunan insanlardı hepsi. Belki de bu yüzden en çok onlar maruz kalıyor nefret saldırılarına. 7 Renk aktivistleri ise bir yandan evrensel LGBT metinlerini, kuir teoriyi tartışırken bir yandan da mücadeleyi sokağa taşıyorlardı. Burada önemli olan ortak hak mücadelesidir. Filmde bunun dengesini bulmak zaman aldı. Konu çok şey anlatmaya çalışırken dağılmaya müsaitti ve biz de çok malzeme biriktirmiştik. Onca hikâyenin arasından nefret mağduru trans seks işçilerine odaklanabilmek için bazı LGBT hikâyelerini filmden atmak, bazı sahneleri inceltmek durumundaydım. Deniz ve çevresinden uzaklaşmadan LGBT hikâyelerini filme taşımaya çalıştım.

Çekimleri büyük ölçüde 2014 yılında gerçekleştirilen film ancak 2017’de izleyiciyle buluştu. Kurgu sürecinin bu kadar uzamasının arkasında ne gibi sebepler var? Gezi Direnişi ertesinin toplumsal atmosferiyle bugünün Türkiye’si arasındaki farklar filme nasıl yansıdı?
Dedim ya hayatları çok sert. İki defa denesek de filmin finalini çekemedik. Bu nedenle finali tasarlamak durumunda kaldım. Deniz çekimler biter bitmez cezaevine girdi. Onu yürürken hiç görmedim. Hapisten çıkınca gene ayağını kırdı. Gene göremedim. Güya Deniz’i Onur Yürüyüşü’nde sağlığına kavuşmuş bir şekilde, şıkır şıkır yürüterek sokacaktık meydana. İyileşip çarka çıkabilmesi yani son çekimimizi yapabilmek için bir yıl beklememiz gerekti.

Hiç çekememe ihtimalim hep vardı. Bugüne baktığımızda filmin geçtiği ev dağıldı. Ece cezaevinde, Cansu da. İki karakter aramızdan ayrıldı. Başka şehirlere göç edenler de oldu. Her şey çok hızlı değişiyor. Dergi matbaaya giderken bu anlattıklarım güncelliğini yitirmiş olabilir.

Bu günden iki-üç sene öncesine bakmak ise ilginç oldu gerçekten. Olaylar Gezi Direnişi sonrasında gerçekleşiyor. Her şeyden önce sokaklar doluymuş, insanlar gülüyormuş; ne günlermiş diyebiliyor insan bir bakışta. O günlerden sonra çok kötü şeyler oldu memlekette. Alanlarda patlayan bombalar, suikastlar, katliamlar, her gün onlarca ölüm haberi, üstelik bir de darbe girişimi. Olağanüstü Hâl ortamındayız. Toplumsal kamplaşma her geçen gün ivmeleniyor. ‘Winter is Coming’ günleriydi o günler. Şimdi kış geldi. İnsanlar neşesini yitirmiş gibi. Evden dışarı çıkmıyor kimse. Kendi kendime filmi bağlarken gümbür gümbür koyduğum bazı sahneleri sonra hafiflettim, sonra biraz kısalttım, bazısını hepten attım. Sevimsiz bir oto-sansür süreciydi benim için. İki sene önce bağlasam belki daha özgür davranabilecektim ama geç kaldığıma pişman değilim. O döneme tanıklık eden bir film Gacı Gibi. İki sene sonrasından o günlere bakmak belki o günleri daha iyi anlamamızı ve bugünle ilgili daha çok soru sormamızı sağlayabilir. “Hayata daha iyimser bakmanın bir yolunu bulabilir miyiz?” de bu sorulardan biri.

 

Paylaş