Geliş: Uzaydan Gelen Tohum

Paylaş
arrivallanguage

Farklı türlere kendinden bir şeyler katmasıyla tanınan Denis Villeneuve, insanlarla uzaylıların birbirine temas etme çabasını anlatan yeni filmi Geliş’te hem ABD’nin siyasi paradigmasının hem de Hollywood’un muhafazakâr bakış açısının sınırlarına hapsoluyor. 

Ali Deniz Şensöz

Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Tutsak (Prisoners, 2013) ile polisiye, Sicario (2015) ile aksiyon, Düşman (Enemy, 2013) ile psikolojik gerilim türünde filmlere imza atan Denis Villeneuve, yeni filmi Geliş (Arrival, 2016) ile bu kez de bilimkurguya el atıyor. Farklı türlerde çektiği filmlerde ortaya koyduğu zanaatıyla dikkat çeken Villeneuve, Geliş’ten önceki filmlerine bakınca hem Hollywood’un beklentilerini karşılayan hem de imzasını korumayı bilen bir yönetmen olarak tanımlanabilir. Fakat Ted Chiang’ın ‘Story of Your Life’ isimli kısa hikâyesinden uyarlanan Geliş’te Villeneuve, bu sefer Hollywood kalıpları içinde sıkışıp kalıyor.

On iki uzay gemisinin dünyaya inmesinin ardından, uzaylıların geliş amacını öğrenmesi için ABD hükümeti adına çalışmaya başlayan dilbilimci Louise Banks’in hikâyesi etrafında kurulu olan film hem bir bilimkurgu, hem de bir bilim kadınının travmatik geçmişiyle yüzleştiği, psikolojik derinliği olan bir dram. Kimi yerlerde duygusal tonunu fazlasıyla yükselten, kimi yerlerde ise güncel politikaya dair Amerikan perspektifli tespitler yapan Geliş, kendisinden önceki uzaylı istilası ve uzaylı ziyareti filmlerinden birçok öğeyi içinde barındırıyor. Filmin bu alttür içinde nerede durduğunu, türe ne gibi bir yorum getirmeye çalıştığını anlamak için hem ikonografik hem de tematik anlamda akraba olduğu filmlere bakmak yardımcı olabilir.

Yabancı İstilası
İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki bilimkurgu sinemasında canavarlar, “deli bilim adamları” ve robotlar modernitenin yarattığı endişeleri temsil ederken, 1950’li yıllarda bu tekinsiz figürlerin yerini uzaylılar aldı. Yabancının, bilinmeyenin, dışarıdan olanın metaforu olan uzaylılar, Soğuk Savaş döneminin yarattığı paranoyaların somutlaştığı istila filmlerinde başrolü üstlenmeye başladılar. Kimi zaman insanlığı uyarmak için, kimi zaman ise Dünya’yı sömürmek, yok etmek için geldiler. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer savaş tehdidi altında geçen yıllar, medeniyetin içine girdiği karanlık ve tehlikeli çıkmazı gözler önüne seriyordu. 1951 tarihli Robert Wise klasiği Uçan Dairelerin Esrarı (The Day the Earth Stood Still, 1951), kendini yok etme potansiyeli taşıyan insanlığı uyarmaya gelen uzaylıların hikâyesini anlatıyordu. Invasion of the Body Snatchers (1956) ise, her ne kadar filmi yapanlar politik alegori yorumlarını reddetseler de, komünizm korkusu üzerine kuruluydu. Uzaydan gelen bir tohumun insanları duygusuz ve kişiliksiz bedenlere dönüştürmesi, komünist rejimlerin bireysel özgürlükleri kısıtlayan uygulamalarına dair bir gönderme olarak okunmuştu. Uzaylı istilası filmleri furyası, ABD’nin kendine düşmanlar yaratmaya devam ettiği 1950’li yıllarda Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds, 1953) gibi gişe başarısı elde eden filmlerle devam ederken, 1970’li yıllarda uzaylıların istilacılardan ziyade insanlarla temas kurmaya çalışan yabancılar olarak betimlendiği hikâyeler anlatılmaya başladı. Kadınların, siyahların, LGBTİ’lerin özgürlük mücadelesi verdiği 1970’ler, Hollywood’un da “yabancı”larla yavaş yavaş temas etmeye başladığı yıllardı. İnsanlarla uzaylıların iletişim kurma çabasını anlatan Steven Spielberg imzalı Üçüncü Türden Yakın İlişkiler (Close Encounters of the Third Kind, 1977) hem tür sinemasında bir kırılma noktasıydı hem de alegorik bir metin olarak zamanının en dikkat çeken yapımlarından biriydi. 90’lı yıllara gelindiğinde ise Robert Zemeckis imzalı Mesaj (Contact, 1997) daha önce denenmemiş bir işe girişiyor, insanların uzaylıları ziyaret etme çabası üzerine bir hikâye anlatıyordu. Zeki bir yaşam formundan gelen ilk sinyalin ardından yaşananları tamamen bilimsel bir perspektiften anlatan film, ünlü uzay bilimcisi Carl Sagan’ın kitabından uyarlanmıştı. Diğer yandan, Kurtuluş Günü (Independence Day, 1996), İşaretler (Signs, 2002) ve Dünyalar Savaşı (War of the Worlds, 2005) gibi eski usul uzaylı istilası filmleri anaakım sinemada kendine yer bulmaya devam ediyor ve politik altmetinleriyle dikkat çekiyorlardı.

Geliş’i, Zemeckis’in Mesaj’ının ve Spielberg’ün Üçüncü Türden Yakın İlişkiler’inin izinden giden ve ikisindeki kimi temaları yeniden yorumlayan bir film olarak görmek mümkün. Mesaj’da olduğu gibi bir bilim kadınını merkeze alan film, Dr. Louise Banks’in, kanserden ölen çocuğunun hayat hikâyesini anlatmasıyla başlıyor. Max Richter’in duygusal müziğiyle desteklenen bu sahnenin bir benzeri filmin sonunda da karşımıza çıkıyor ve hikâyenin çerçevesi Louise’in duygu dünyası üzerinden kurulmuş oluyor. Louise’in uzaylıların dilini öğrenme ve onlarla temas etme çabası, aslında kendisini ve anneliğini sorguladığı bir iç çatışmanın tetikleyicisi. Louise’in kızına dair anılarını hatırladığı sahneler, Mesaj’daki Eleanor Arroway’in ölen babasıyla ilişkisinin geriye dönüşlerle anlatıldığı yan öyküyü hatırlatıyor. Louise’in uzaylıların dilini çözümlemeye çalışması da, Üçüncü Türden Yakın İlişkiler’de uzaylılarla ortak bir dil kurma çabasıyla benzerlikler taşıyor.

Bilimkurgu tarihinin bu iki önemli filminin mirasından beslenen Geliş’in en heyecan verici bölümü, insanların uzaylılarla bir camekânın ardından iletişim kurmaya çalıştığı sahneler. Louise ve beraber çalıştığı teorik fizikçi Gary, bu camekânın ardında yedi bacaklı, ahtapota benzeyen uzaylıların karmaşık dilini çözmeye çalışıyor. Hükümet yetkilileri Louise’den, uzaylıların neden dünyaya geldiğini en kısa sürede öğrenmesini istiyorlar. Fakat Louise, bunun zaman alacağını, uzaylılara bu kadar karmaşık bir soru cümlesi yöneltebilmek için daha çok yol almaları gerektiğini belirtiyor. Böylece öykünün temel merak öğesi, uzaylıların neden dünyaya geldiği sorusu etrafında şekilleniyor. Biz de heyecanla bu sorunun cevabını öğrenmeyi beklerken, filmin asıl meselesinin bu soruya cevap arama sürecinde yaşananlar olduğunu anlamaya başlıyoruz.

On iki farklı yere inen uzay gemileriyle temasa geçmeye çalışan ülkeler arasındaki rekabet, bir noktadan sonra uluslararası bir krize dönüşüyor ve dünya savaşın eşiğine geliyor. Bu noktada dil, aslında güncel siyasi iklime dair bir söz söylemek isteyen Geliş’in en güçlü metaforuna dönüşüyor. Bu bağlamda Amerikalı generalin, zamanında yaptığı Farsça tercümeden dolayı uzaylılarla iletişime geçmesi için Louise’den yardım istemesi dikkat çekici. Uzaylılarla İranlıları aynı düzlemde değerlendiren Amerikalı askerin yaklaşımını eleştiren Louise, filmin ilerleyen bölümünde kendisini olası radyasyon tehlikesinden ve uzaylı bakterilerden koruyacak kostümünü çıkararak uzaylılarla daha dolaysız bir iletişim kuruyor. Üzerindeki “zırh”ı çıkaran Louise, beden dilini kullanarak uzaylılarla daha sağlıklı bir iletişim kurmaya başlıyor ve böylece askerlere “yabancı”lardan korkmamaları gerektiğine dair bir ders veriyor.

Louise, uzaylıların dilini yavaş yavaş çözse de biz onun bu süreçte neler yaşadığına pek şahit olamıyoruz. Örneğin Mesaj’da yönetmen Robert Zemeckis bize karakterinin hangi bilgilerle hangi sonuca ulaştığını sabırla, rasyonel bir şekilde anlatırken Geliş, montaj sekanslarla bu süreci geçiştiriyor. Filmin bu süreçle ilgilenmediği ve bir sonraki aşamaya hızla geçmek istediği söylenebilir. Fakat dile bu kadar anlam yükleyen, merak öğesini dilin çözümlenmesi üzerinden kuran bir filmin asıl malzemesini işlevsel bir öğeye dönüştürememesi önemli bir zaaf.

Bir Silah Olarak Dil
Dillerine dair sırlar çözümlendikten sonra, uzaylıların bir soruya “silah teklif” diye cevap vermesi, öyküyü yeni bir düzleme taşıyor. Uzaylıların bir tehdit olduğuna ikna olan hükümetler savunma pozisyonuna geçiyor. Hatta uzay gemisine saldırı düzenlemeye çalışanlar bile oluyor. Dünya, uzaylılara savaş açanlar ve açmayanlar olarak ikiye ayrılıyor. Fakat sonradan uzaylıların kurduğu cümlenin yanlış anlaşıldığı fark ediliyor. Böylece, birbirini dinlemeyen, birbirine korkuyla yaklaşan ve birbirini anlamak istemeyen insanlığa dair bir eleştiri getiriliyor.

Louise uzaylıların yanlış anlaşılan mesajının aslında ne demek olduğunu sabırla anlatmaya çabalarken Çin ve müttefikleri uzaylılara savaş ilan ediyor. Soğuk Savaş döneminde Hollywood filmlerinde şeytanlaştırılan Sovyetler’e yapılan muamelenin bir benzeri 2016 yılında Şangay Beşlisi’ne, yani ABD’nin en büyük ticari rakiplerine yapılıyor. Louise’in uzaylılara savaş açan Çinli generali telefonla arayarak, ona duygusal barış sözcükleri söylemesi, savaş kararından dönülmesine neden oluyor. Öyküyü ileri ve geri saran gelgitlerle kurulan filmin gelecek zamanı gösterdiği bir sahnedeyse, Çinli generalin bu telefon görüşmesi için Louise’e teşekkür ettiğini görüyoruz. Böylece, Çinli general gözlerimizin önünde ABD’li bir bilim insanından âdeta insanlık dersi alıyor. Dili en güçlü silah olarak kodlayan filmin, ekonomik, siyasi, kültürel ve tarihî perspektiften yoksun bir şekilde, dünya barışının birbirini dinlemek üzerinden sağlanabileceğini ileri sürmesi, Geliş’i en kibar tabirle naif bir film hâline getiriyor.

Bu noktada ‘Story of Your Life’ hikâyesinin nasıl Hollywoodlaştırıldığından da bahsetmek gerek. Uzaylıların ziyaretini tamamen bir bahane olarak kullanan hikâye, kadının ölen kızıyla ilgili anıları ile uzaylılarla temas kurduğu sahneler arasında gidip gelen bir yapıya sahip. Uzaylıların neden dünyaya geldiklerini, neden böyle davrandıklarını, neden insanlarla iletişime geçtiklerini hiçbir zaman öğrenemeyen Louise’in uzaylılarla teması, hikâyede karakterin dünyaya yabancılaşmasına vesile olan bir öğe olarak kullanılıyor. Orijinal öyküde ne filmdeki gibi küresel bir kriz çıkıyor, ne uzaylılar insanlara ne de ABD’liler düşmanlarına bir ders vermeye çalışıyor. Birkaç karakterin yer aldığı ve tamamen bir kadının zihninde geçenler üzerinden ilerleyen psikolojik bir öykü olarak tanımlanabilecek ‘Story of Your Life’, filmde kendine sadece ana hatlarıyla yer buluyor.

Bu tartışmalı meselelerin yanında Geliş’in estetik bütünlükten ve özgünlükten uzak olduğunu da belirtmek gerek. Kurtuluş Günü’ndeki ahtapot benzeri yaratıkları hatırlatan uzaylı tasarımının, derinlikli temalarla uğraşan Geliş gibi bir film için pek de yaratıcı bir tercih olmadığı aşikâr. Filmdeki ses efektlerinin de Spielberg’ün Dünyalar Savaşı’ndaki ikonik ses efektlerine benzediğini dikkatli izleyiciler hemen anlayacaktır. Max Richter’in müziğinin ve şairane cümleler kuran bir dış sesin, kırlarda koşuşturan anne ve çocuğun aktüel kamerayla çekilmiş görüntülerine eşlik ettiği sahneler ise Terrence Malick’in ruhaniyet arayışı içindeki son dönem filmlerden fırlamış gibi duruyor.

Villeneuve, zayıf senaryosuna rağmen etkileyici anlatımıyla akıllarda yer eden Sicario’da atmosferi her şeyin üstünde tutarak neredeyse deneysel bir aksiyon filmi ortaya çıkarıyor ve bir yönetmen olarak tutarlı ve yaratıcı bir estetik inşa ediyordu. Fakat Geliş’te Villeneuve’ün yaratıcı anlatımdan uzaklaştığı ve daha anaakım bir anlatıma savrulduğu görülüyor. Mizansende de görüntü yönetiminde de (uzay gemisini ilk gördüğümüz helikopter çekimi ve ekibin uzay gemisine girdiği sahnenin dışında) Villeneuve imzasını pek fazla hissedemediğimiz bir film Geliş. Özellikle son bölümde, gelecek zamandan sahnelere yapılan sıçramaların, öykünün şimdiki zamanına paralel olarak kurgulanması anlatıyı darmadağınık hâle getiriyor ve bu bölüm ilk yarıdaki sabırlı ve dingin kurguyla büyük bir tezat oluşturuyor.

Başladığı noktaya geri dönen Geliş, Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow, 2014) ve Yıldızlararası (Interstellar, 2014) gibi son dönem bilimkurgularda sıkça karşımıza çıkan ‘zaman döngüsü’ teması üzerine kurulu bir sürprize sahip. Çember benzeri harflerden oluşan bir alfabeye sahip uzaylıların diliyle haşır neşir olan Louise, dili çözümledikçe şimdiki zamanın sınırlarının dışına çıkabildiğini ve geleceği görebildiğini seziyor. Zamanın döngüselliğini fark eden ve başladığı yere dönen Louise’in yolculuğu bir kader meselesi hâline geliyor. Filmin sonunda Gary ile evlenmesi, aile kurması ve çocuk sahibi olması, Louise’in arayışına son noktayı koyuyor. Savaşın çıkmasını engelleyerek insanlığı kurtaran bilim kadını, yolculuğunu toplumsal normlara uygun bir aile kadını olarak tamamladığında mutlu sonra erişiyor. Loise, tohuma benzeyen uzay gemisinde camekânın diğer tarafına geçip uzaylılarla yakın temas kurup insanlığı kurtardıktan sonra, doğum yaparak sembolik anlamda insanlığın devamını da getiriyor. Evlenip çocuk sahibi olmanın âdeta kadının kaderi olduğunu ima eden Geliş, Louise’in çocuğunun doğduğu sahneyle bittiğinde, filmin adı ekranda beliriyor. ‘Geliş’in uzaylıların dünyaya gelişinden ziyade Louise’in bebeğinin dünyaya gelişine gönderme yapması, insanlığı nükleer bir savaşın eşiğinden kurtaran bir kadının hikâyesini, kadını doğurgan olduğu için kutsayan bir noktada sonlandırmış oluyor.

Bir kadının annelik yolculuğunu öyküsünün kalbine yerleştiren Geliş, son dönemde karşımıza çıkan Yıldızlararası gibi büyük konseptli bilimkurguların izinden giderek, seyirciyi her şeyden önce duygusal bir damardan yakalamaya çalışan bir film. Fakat, kızını kaybetmiş bir anneden öteye geçemeyen Louise Banks gibi tek boyutlu karakterleri ve dağınık anlatı yapısı, filmin dramatik anlamda seyirciyi sarsacak bir noktaya erişmesinin önüne geçiyor. Diğer yandan, Uçan Dairelerin Esrarı, Üçüncü Türden Yakın İlişkiler ve Mesaj gibi türün öncü filmlerinden beslenen Geliş, bu filmlerin fikirlerinden yaptığı kolajın üzerine yeni bir şey ekleyemiyor. Günümüzde bu çaptaki projelerde Hollywood’un yüz vermeye utandığı muhafazakâr ve milliyetçi söylem, olsa olsa Soğuk Savaş dönemi Hollywood bilimkurgularını hicveden filmlerde karşımıza çıkacak kadar dolaysız bir şekilde kuruluyor. Geliş ancak sinema tarihinden miras aldıklarının izi sürülerek izlendiğinde heyecan verebilecek bir film.

 

Paylaş