Genç Belgeselciler

Paylaş

Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi Bu yıl 13-18 Haziran tarihlerinde sekizinci kez düzenlenen Documentarist İstanbul Belgesel Günleri, genç belgeselcilerin elinden çıkmış birçok etkileyici ve umut vaat eden yapımı izleyiciyle buluşturdu. Yeni Yetenek Ödülü için değerlendirilen belgesellerde, Gezi Direnişi’yle birlikte artan hassasiyetlerin yansıması olarak hafıza mekânları, ekolojik bilinç ve emekçi meseleleri öne çıkıyordu.

Aslı Özgen Tuncer

Bu yıl sekizinci kez gerçekleştirilen Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nde beşinci kez Yeni Yetenek Ödülü verildi. 2004 yılında kaybettiğimiz Hollandalı belgeselci Johan van der Keuken adına verilen ödül için, festivale ilk veya ikinci belgesel filmiyle başvuran yönetmenler değerlendirmeye alınıyor. Belgesel sinemanın üstatlarından Johan van der Keuken, özellikle deneysel belgeselciliği ile tanınan bir yönetmen. Ses bandına ve görüntü içeriğine yenilikçi yaklaşımlarıyla her filminde yeni bir belgesel sinema dili ortaya koyan van der Keuken, belgesel ile kurmaca arasındaki sınırlar üzerine düşündüren, zihin açıcı bir yaklaşıma sahipti. Van der Keuken’in sanatsal üretiminin uzandığı zengin deneysellik düşünüldüğünde, genç sinemacılar için bir ilham kaynağı olarak işaret edilmesi hayli anlamlı.

Bu yıl Yeni Yetenek Ödülü için değerlendirmeye giren genç belgeselcilerin ürünleri düşünüldüğünde, hayli politize bir üretim çeşitliliğiyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. Öncelikle Gezi Direnişi hâlâ başat konulardan veya referans noktalarından biri. Belki direnişin içinden çekilmiş filmlerle karşılaşmıyoruz artık, ancak direniş günlerindeki polis şiddetinin mağdurlarının sürmekte olan hukuki mücadelesine tanıklık ettiğimiz Madde 16: Yaşam Hakkı ya da Gezi sonrası kuvvetlenen direniş refleksinin doğa talanına karşı hayat bulduğu Yırca köyüne odaklanan Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi gibi yapımlarda 2013 Haziranı’nın etkileri göze çarpıyor. Yine Gezi’yle birlikte artan hassasiyetlerin yansıması olarak genç belgeselcilerin ürünlerinde yer bulan kuvvetli temalar kentin hafıza mekânları, ekolojik bilinç ve emekçi meseleleri oldu. Kürt belgeselcilerin filmleri de yine bu alanda sürmekte olan üretimin devam ettiğini müjdeliyordu.

Yeni Yetenek Ödülü için değerlendirmeye alınan filmler arasında mansiyon ödülüne layık görülen ve aynı zamanda Documentarist’in açılış filmlerinden olan Su Bedevileri, resimlerinin güzelliğiyle ve meselesinin yakıcılığıyla öne çıktı. Ilısu Barajı’nın inşa edilmesiyle birlikte Irak’ta yaşayan su bedevilerinin geçim kaynaklarının ve yaşam alanlarının tehlikeye girdiğinin altını çiziyor belgesel. Irak’taki su bedevilerinin yaşamlarını neredeyse natüralist bir bakışla perdeye taşıyan yönetmen Ömer Güneş, bir ülkenin kendine göre verdiği bir kararla geniş bir yöreyi, o yörenin doğal kaynaklarını, tarihsel mirasını ve insanlarının yaşamlarını tehlikeye atmasını sorun ediniyor. Su hakkı gibi yakıcı bir meseleyi minimalist bir stille aktarıyor izleyiciye.

Devletlerin verdiği kararların gündelik yaşamlar, hatta bizzat yaşam hakkı üzerindeki tahrip edici ve yıkıcı etkilerine dokunan bir diğer belgesel Ölmez Ağaç oldu. Termik santral yapılması için alelacele kamulaştırılan zeytinliklerin geçtiğimiz kış dozerlerle hunharca talan edilmesini anlatan belgesel, yurttaş gazeteciliği aktivitelerinden ismine, fotoğraflarına ve videolarına aşina olduğumuz Kazım Kızıl’ın ilk orta metraj belgeseli. Direnişe katılan aktivistlerin yanı sıra direnişi ören köylülerin, yaşlıların, kadınların –aslına bakılırsa yalnızca bu kararla değil, türlü şekillerde her daim ezilen kesimlerin– seslerine kulak veren yönetmen, Yırca’da yaşanan mücadeleyi etraflıca aktarıyor. Bunun yanında, Yırca köyünün parçası olduğu coğrafyanın ve özellikle dozerlerin yıkımının ardından âdeta bir “çorak ülke”ye dönüşmüş zeytinlik alanın çarpıcı görüntülerini, belgeselin duygu dünyasına katkıda bulunacak şekilde kullanıyor. Dozerlerin yerle bir ettiği zeytinlikler, sanki zeytinden geçinen köylülerin, bu sebeple altüst olmuş yaşamlarının bir sembolüne dönüşüyor. Köylüyle toprağın, doğanın ve ürünün birlikteliği yahut kader ortaklığı böylelikle sade bir biçimde ifade buluyor perdede.

Yırca’dan yüzlerce kilometre uzak bir coğrafyadan, yine toprakla insanın bir nevi ortaklığı üzerine düşünen bambaşka bir film de Zekeriya Aydoğan imzalı Çırılçıplak’tı. Hem ölü yıkayıcısı hem de ebe olarak yöredeki birçok ailenin hem en acı hem en tatlı günlerini paylaşmış olan Aso Nine’nin hikâyesine odaklanan belgesel, ‘anasoysal’ bir sözlü tarih çalışması olarak da düşünülebilir. Film boyunca Aso Nine’yi dinliyor, onunla birlikte çeşitli mekânları, akrabaları, komşuları ziyaret ediyor ve yörenin hem geçmişine hem bugününe dair birçok bilgi ediniyoruz. Zekeriya Aydoğan’ın kamerası ölüm ve doğum arasındaki ince çizgiyi usulca hissettiriyor izleyiciye; altını çizmeden, bağırmadan, gözümüzün içine sokmadan uysal bir cümle kuruyor yaşama, yaşlanmaya ve ölüme dair.

Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü’nü kazanan Gürcan Keltek imzalı Koloni, tüm filmler arasında en ayrıksı belgesel diline sahip olandı. Yeni bir dil kurmak konusunda esaslı bir cesaret gösteren Koloni işaret ettiği toplumsal meseleyle kurduğu ilişkiyi didaktik bir söyleme hapsetmekten ustalıkla kaçınarak şiirsel bir anlatım kurmayı başarıyor. Kıbrıs’ta 1960’larda başlayan toplumlar arası şiddet olaylarını takiben 1974’teki darbeyle birlikte ortaya çıkan savaş ortamında vuku bulan toplu katliamlara odaklanıyor film. Kayıp şahıslar, bugün her iki toplumun da ortak acısı ve ortak yükü. Koloni, bu geçmişle hesaplaşmanın, ailelerin beklediği adaleti sağlamakla ve onları kayıp akrabalarının kalıntılarıyla bir an önce buluşturmakla mümkün olacağını söylüyor denebilir. Kıbrıs’ın hayli sinematografik olan coğrafyasını perdeye aktarırken de bu adaletin ve bu iç huzurunun taşıyıcısı gibi sunuyor film. Patricio Guzman’ın Işığa Özlem’indeki (Nostalgia de la Luz, 2010) Atacama Çölü ya da Chris Marker’ın La Jetée’sinde (1962) belleğin kilit mekânı olarak yer bulan havalimanı ile akraba bir anlam boyutu kazanıyor ada coğrafyası. Filmin en sonunda, taşın toprağın arasında yolunu bulmaya çalışan solucanın sembolize ettiği gibi, ölümün ve ölümden gelen yaşamın mestur olduğu bir coğrafya…

İstanbul’un unutulmaya ve yıkıma mahkûm edilmiş tarihî mirasının bir parçası olan Büyük Valide Han’ın, Çağrı İşbilir yönetmenliğinde perdeye taşındığı Han, kentsel mekân ve toplumsal hafıza üzerine düşündürüyor izleyiciyi. Övgüyü hak eden kamera ve ışık kullanımıyla, perdeye taşıdığı mekânın ruhunu yakalamaya çalışan belgesel, görüntülerinin güzelliğiyle akıllarda yer ediyor. Ancak filmin tartışmalı bir perspektifi var, zira bu tarihî hanın kurtuluşu sanki sermayenin ilgisine mazhar olmasından geçiyormuş gibi anlaşılabilecek bir cümle kuruyor Han. Günden güne ayakta durması zorlaşan hanın yatırıma ihtiyacı olduğunu, burada dükkânların açılması gerektiğini ya da hanın filmlere ve dizilere set olarak kiralanabileceğini açıkça dile getiriyor film. Tüm bunların bir rant mantığıyla yapılabileceğini sanki gözden kaçırıyor ve hiçbir çekince belirtmeksizin sermayenin ilgisini yönlendirmeye çalışır gibi görünüyor. Kentin fütursuzca talan edildiği bugünlerde, tarihsel önem taşıyan toplumsal mekânlarımızın sermaye tarafından sorgusuz sualsiz ele geçirilmesine, hatta yıkılmasına ve bizlerden çalınmasına karşı birçok farklı alanda verilen mücadeleler düşünüldüğünde, belgeselin meseleye dair sözünü biraz daha incelikli bir yerden kurması beklenirdi.

Ordu’da fındık hasadında çalışan mevsimlik işçilerin, geçici bir süreliğine kaldıkları fındık bahçelerinde okul çağındaki çocuklarının eğitimden mahrum kalmasını ve işçiliğe zorlanmasını konu edinen Pikolo 2: Bir Yaş Daha Büyümek, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) devam eden bir projesinin güncesini tutuyor. Söz konusu proje, mevsimlik işçilerin geçici konakladığı kamp bölgelerine okul binaları inşa edilmesini içeriyor. İşçiliğe zorlanan çocuklar ve zor şartlarda çalışmak zorunda bırakılan mevsimlik işçiler gibi hayli yakıcı meseleleri ele alan bu belgeselin de tartışmalı bir perspektifte takıldığı söylenebilir. Mevsimlik işçilerin bu göçebe yaşama itilmesinden sorumlu sistemi veya işçilerin problemlerini sorunsallaştırmayan film, mevsimlik işçileri, çocuklarını çalışmaya zorlayan veya eğitimden mahrum bırakan “cahil” aileler olarak resmediyor. Tentelerde yokluk içinde konaklayan ailelerin yanına şık kıyafetlerini ve kurumsal kimliklerini donanmış hâlde giriveren proje çalışanları âdeta bu “geri kalmış, eğitimsiz” işçi ailelere, dışarıdan “bilgi” ve “aydın bakış” taşıyormuş gibi gösteriliyor. Hatta filmde aileler çocuklarıyla nasıl iletişim kuracağını sanki tam da bilmeyen, onları yanlarında taşıyarak bahçede çalışmak zorunda bırakan, eğitimlerinden çalan aileler ile, çocuklarla güle oynaya eğlenen, onlara Stevenson gibi “yüksek edebiyat” eserleri okutan, yani nasıl iletişim kurulacağını uzmanca bilen eğitimciler bir tezat içinde sunuluyor. Tüm bu anlar göz önüne alındığında belgeselin bakış açısı, mevsimlik işçileri bu koşullara iten esas sebeplere değinmediği gerekçesiyle sınırlı olarak nitelendirilebilir. Bu sınırlı perspektif, aslında filmi siyaseten sorunlu bir pozisyona da sürüklüyor. Sıyrılamadığı yahut bilinçli olarak kurduğu bu “üstten” dil sebebiyle Pikolo 2, projenin promosyon filmi gibi hissettirmekten öteye pek geçemiyor. Kurumların yanından bir an olsun ayrılıp ailelerin yanına, mevsimlik işçilerin safına geçme cesaretini yeterince göstermiyor.

Ümit vaat ederek başlayan ancak sonra odağını kaybederek siyaseten hayli tartışmalı bir yere savrulan bir diğer belgesel de müzisyen Enzo Ikah’ın yaşamını konu edinmesiyle dikkat çeken Mülteci, İşte Buradayım’dı. Akdeniz’de her yıl ölen mültecilerin sayısının binleri bulduğunu ifade eden bir dizi istatistikle açılan belgesel, mülteciler üzerine bir film gibi başlayıp kısa sürede Enzo Ikah’ın klipleriyle kesilip duran bir kişisel başarı öyküsüne dönüşüyor. Enzo’nun öyküsü zorluklar, mücadeleler ve yaşamsal risklerle dolu olabilir ve bugün İstanbul’da bir yaşam sürdürebilecek hâle gelmesi kuşkusuz iyi bir hikâyedir, değersiz hiç değildir. Ancak mültecilerin karşı karşıya oldukları sorunları ve devletlerin mültecilere karşı sorumluluklarını tartışmak, gündeme taşımak, izleyicileri bu mücadelede aktif kılmak yerine, film bir kişinin nasıl umudunu kaybetmeden çalışarak başarıya ulaştığını vurgulamakla yetiniyor. Hem binlerce kişinin denizlerdeki ölüm haberleri hem de yaşamlarımızın kesiştiği mültecilerin gerçekliği düşünüldüğünde, bu kadar yakıcı bir konuyu kişisel başarı öyküsüne indirgemek sadece eksik değil, aynı zamanda son derece sorunlu bir perspektif. Bize çok çalışırsak, umudumuzu hiç kaybetmezsek, çok başarılı olabileceğimizi söyleyen bizzat kapitalist etik değil midir? Filmin en sonunda Enzo’nun konuk olarak şarkı söylediği konsolosluk, her yıl binlerce insanın ölümüne sebep olan politikaların yürütücüsü ülkenin konsolosluğu değil midir?

Festivaldeki genç belgeselcilerin hatırı sayılır bir kısmı Kayseri’deki Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden geliyordu. Kayseri’de böyle hevesli ve girişken bir genç sinemacı grubunun olduğunu bilmek, her şeyden önce heyecan verici. Bunlar arasından, üç öğrencinin otostop yaparak hem farklı insanların hem de farklı mekânların hayatlarında geçici birer misafir olmayı bir varoluş biçimine dönüştürmesini anlatan Non Stop Otostop ve kumaş boyama atölyesinde yarı endüstriyel yarı sanatsal bir ortamdaki işleyişe alışmaya çalışan çırağın bir gününü perdeye taşıyan Çırak, dert edindikleri meseleleri temiz ve sade biçimlerde izleyiciye aktarıyordu. Bu mütevazı yapımların genç yaratıcılarının gelecek vaat ettiklerini söylemek mümkün. Atatürk Barajı’nın inşası sırasında yaşanan iş cinayetlerine ve bedenleri çeşitli şekillerde zarar görmüş işçilerin öyküsüne kamera çeviren Ölmeseydik Ne İyiydi de tıpkı Çırak gibi emek odaklı ve geçtiğimiz yılın en yakıcı mevzularından biri olan işçi güvenliği konusunu merkezine alan bir belgeseldi.

Yerli yapımların ücretsiz olarak gösterildiği Documentarist, genç belgeselcilerin elinden çıkmış birçok etkileyici ve umut vaat eden yapımı da bu yıl izleyiciyle buluşturdu. Türkiye’de genç belgeselcilerin kendilerine dert edindikleri meselelerin, önümüzdeki dönemde gündeme taşınacak olan ya da taşınmasını arzu ettikleri konuların nabzını tutmak için de çok kıymetli bir mecra Documentarist. Belgesel sinema zor günlerden geçiyor olabilir, ancak bu kadar üretken, cüretkâr, yetenekli ve parlak genç sinemacıların varlığı ümit veriyor.

Paylaş