Kalp Atışı Dakikada 120: Ölümü Dansla Kesmek

Paylaş

 

120_battements_par_minute

Kalp Atışı Dakikada 120, 80’li ve 90’lı yıllardaki AIDS salgınına ve Paris’teki eşcinsel aktivist grubu ACT UP’ın mücadelesine günümüzden bakıyor. Yönetmen Robin Campillo’nun kendisinin de birçok arkadaşını kaybettiği bir dönemi anlatan film, LGBTİ+ hareketinin tarihinin, özünün, muhteviyatının peşine düşüyor.

Ali Ercivan

Kalp Atışı Dakikada 120 (120 Battements par Minute) Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü ve ödül töreni sonrasındaki basın toplantısında jüri başkanı Pedro Almodóvar Altın Palmiye’yi neden bu filme vermedikleri yönündeki soruyu cevaplarken gözyaşlarını tutamamıştı. Film, artık ölümcül etkisini daha az hissettiğimiz AIDS salgınının 90’lı yılların başındaki karanlık günlerine götürüyor seyirciyi. Yönetmen Robin Campillo, AIDS’e yakalanmamak için gerekli önlemleri kamuoyuna anlatmaya çalışan, öte yandan salgının yayılmasına karşı umursamaz davranan kurum ve kişilere yönelik kimi oldukça radikal eylemler gerçekleştiren proaktif örgüt ACT UP’ın (AIDS Coalition to Unleash Power) Paris ayağı etrafında kuruyor filmini. Kendisinin de vakti zamanında parçası olduğu grubu ve birçok arkadaşını kaybettiği o dönemi, bugünden bir bakışla ele alıyor.

Campillo’yu en çok Laurent Cantet’nin filmlerine senarist olarak verdiği destekle tanıyoruz. Altın Palmiye ödüllü ve Oscar adayı Sınıf (Entre les Murs, 2008) şüphesiz bu ortaklığın en bilinen ürünü, ayrıca Kalp Atışı Dakikada 120’ye de ilk bakışta
en yakın duranı. Geçtiğimiz sene Rebecca Zlotowski’nin Planetarium’una (2016) da yazar olarak katkı vermiş olan Robin Campillo, yönetmenliğe 2004 yılında Geri Döndüler’le (Les Revenants, 2004) başladı. Cantet’nin ve kendi filmlerinin dışında birçok başka yapımda montaj görevini de üstlenen Campillo’nun kurguya dair yaratıcı fikirlere sahip olduğu bu son filminde gayet net görülüyor.

Bir sağlık konferansı sahnesiyle açılıyor film. Bir ilaç firması yetkilisi, mikrofon başında AIDS tedavileriyle
ilgili bilgiler verirken, sahneye yakın bir noktada hazırlık içindeki ACT UP üyelerini izliyoruz. Aktivistler sonunda sahneye fırlayıp konuşmayı bölüyor, çevreye ve en nihayetinde konuşmacının üzerine, ellerindeki sahte kan dolu balonları fırlatıyorlar. Daha sonra kendi toplantılarında da aşırıya kaçıp kaçmadıkları konusunda fikir ayrılıklarına yol açan bu son hamle, aslında birçoğunun dikkat çekmek için atılması gerektiğine inandıkları bir adım. Çünkü ölüyorlar ve bu kimsenin umrunda değil; hem devletin hem de her gelişmeyi ağırdan alan ve onlarla neredeyse hiçbir bilgiyi paylaşmayan ilaç firmalarının. Yani elini taşın altına koyması gereken onlar. Bu hastalığa arkadaşlarını, kendilerini kurban verenler; kurban olmayı kabul etmeyip mücadele edenler onlar.

Filmin ilk bloğu nesnel bir yaklaşımla bize ACT UP’ı tanıtıyor. Toplantılarını, prosedürlerini, iç dinamiklerini ve karar alma mekanizmalarını anlatıyor, yavaş yavaş örgütün içindeki insanlarla tanıştırıyor bizi. Bu insanların birçoğu HIV+ ama güçten düşmedikleri müddetçe eylemlerde aktifler. Polis şiddetinden, gözaltına alınmaktan korkmuyorlar. En hamasi tabirle, canlarından öte kaybedecek hiçbir şeyleri yok çünkü. Sonra bir noktada Campillo, beklenmedik bir şey yapıyor. En sert sahneleri ya da aktivistler arasındaki en hararetli tartışmaları, aynı insanların gece kulübünde dans eden, eğlenen, kendinden geçen, yakınlaşan, terleyen, ağır çekim görüntüleriyle bölmeye başlıyor. ACT UP’ın eylemleri kadar radikal bir yapı bu.

Umutsuzluk ve Kimlik
Campillo’nun Kalp Atışı Dakikada 120’nin kurgusunda kullandığı yapı, AIDS üzerine yapılmış ve ilk kez 1994 yılında Sundance Film Festivali’nde seyirci karşısına çıkmış orta metrajlı belgesel Fast Trip, Long Drop’u akla getiriyor. Kendisi de HIV+ olan ve bugün hâlâ yaşamını sürdüren Gregg Bordowitz’in kişisel deneyimlerini ve ölüme dair korkularını, ACT UP New York’un eylemleriyle ve grup içindeki diğer hasta aktivistlerin röportajlarıyla harmanlayan belgeseli, bütün bu öyküleri sessiz sinema dönemi filmlerinden alınmış çeşitli tehlikeli akrobasi sahneleriyle bölüyordu. O sessiz filmlerde kimi zaman heyecan, kimi zaman şaşkınlık, kimi zaman da komedi etkisi yaratmak için kullanılan ve her biri ölümle aşık
atan bu sahneler, Bordowitz’in filminde kendisinin ve arkadaşlarının anbean üzerlerinde salınan ölüm ihtimalinin hem altını çiziyor hem de ölüme dair sarkastik bir yaklaşım kuruyordu. Öleceği için ağlayan insanlar yoktu bu belgeselde. Jonathan Demme’nin Philadelphia (1993) filmindeki gibi anaakım sinema uğruna dramatize de edilmiyordu hastalık süreci. Bordowitz daha sonra, 1999 yılında filmiyle ilgili verdiği bir röportajda “Umutsuzluğu da politik bir problem olarak ele almak istedim” diyecekti.

Birbirlerinin ölümlerini izleyen ve daha birçoklarını izleyeceklerini bilen, bunun hakkında birbirleriyle konuşan, bu fikirle yaşamayı öğrenmiş arkadaşlar vardı belgeselde. Aynı insanlar sokaklarda, ellerinde megafonlarla dünyaya varlıklarını ve ölmekte olduklarını haykırıyorlardı. Gregg Bordowitz, AIDS’i kimliğinin bir parçası olarak kabullendiğini bizzat söylüyordu. Bütün
bu malzeme, topla fırlatılan akrobatların, duvara sürülen arabaların, yerden onlarca metre yükseklikte yeni doğmuş bebeklerini havaya fırlatıp tutan adamların, motorlu araçların can güvenliği testlerinden alınmış kazaların görüntüleriyle bölünüyordu. Ölümün, eşcinsel kimliğin ve eylemlerin bir parçası olarak görüldüğü, eşcinsel hareketin en umutsuz ve en öfkeli olduğu dönemlerden birini böyle bir yaklaşımla resmediyordu. Campillo, Kalp Atışı Dakikada 120’de aslında aynı montaj fikrini uyguluyor. Ancak onun mücadele sahnelerini kesip araya soktuğu görüntüler, dansa ve sekse dair imgeler.

Kan Rengi Nehir
Fast Trip, Long Drop (1994) hastalığın hâlâ ölümcül bir sorun olduğu günlerin filmiydi neticede. Bugün artık hastaların vücudundaki HIV virüsü tespit edilemez düzeye kadar geriletilebiliyor. Tıpkı Gregg Bordowitz gibi başka birçok insan da hastalığa mağlup düşmeden hayatlarına devam edebiliyor. Kalp Atışı Dakikada 120 bu anlamda bir dönem filmi; yaklaşık yirmi beş yıllık bir mesafeden geriye bakış. Ama bir yandan da, daha büyük bir resim çizmeye kalkışıyor Campillo. AIDS ve ölüm gibi, seksin ve gece yaşamının da, o günlerde de LGBTİ+ kimliğin bir parçası olduğunu söylüyor. Hattâ politik birer eylem olduklarını! Daha ilk cinsel deneyiminde HIV virüsü kapmış bir insanın seks hayatı dibine kadar politik bir eylemdir çünkü. Dans ve seks de bu insanlar için en az bir ilaç firmasını basıp duvarları kanla boyamak kadar gerçek ve mühim eylemlerdir. Hiçbiri birbirinden ayrılamaz, hepsi kimliğin bir parçasıdır. O dönem ACT UP New York’un sokaklarda gerçekleşen öpüşme eylemlerinde olduğu gibi, Kalp Atışı Dakikada 120’de broşür dağıtmak için girdikleri okul bahçesinde bir öğrenci tarafından sapıklıkla suçlandıklarında Sean’un Nathan’ı öperek verdiği tepki de politiktir.

Film ilerledikçe Campillo yavaş yavaş genel resimden özele doğru odaklanmaya başlıyor ve gruba yeni katılan Nathan ile hastalığı gitgide ağırlaşan Sean arasında başlayan ilişkiye doğru taşıyor filmini. Kalp Atışı Dakikada 120’yle ilgili en çok dile getirilen eleştiri, filmin fazlasıyla dramatik ve duygusal ikinci yarısının bir dengesizlik yarattığı yönünde. Ancak Campillo, tıpkı 1994 senesinde Gregg Bordowitz’in de belgeselinde dile getirdiği gibi, bütün bunları birbirinden bağımsız süreçler olarak görmüyor. Filmin sarsıcı son sahnesinin de gayet yüksek sesle dillendirdiği gibi, LGBTİ+ toplumu için ölüm de pekâlâ eylemliliğin bir parçası olagelmiştir. O yüzden de Kalp Atışı Dakikada 120’nin kahramanları için Paris’in içinden akan nehirler gökkuşağı değil, gerçekten de kan rengindedir.

Paylaş