Karanlıkta Uyananlar: Tam Karanlık Değildir Gece

Paylaş
Karanlikta Uyananla 2(1)

Vedat Türkali, ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’ romanında film üretmenin zorluklarından dem vurur ama bu çağda sinema sevgisi olmadan yaşanamayacağını da dillendirir. Hem işçi hareketlerinin hem de yeni sinema arayışlarının yükseldiği yıllarda çekilen Karanlıkta Uyananlar ise, Türkali’nin “Nasıl bir sinema?” sorusuna verdiği yanıtları tatbik ettiği senaryosudur.

Gülengül Altıntaş

Vedat Türkali’nin ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’ romanındaki karakterlerden senaryo yazarı Gündüz, romanın bir yerinde “Nasıl da seviyorum sinemayı!” der. “Kurt gibi bekleyen” sansürden, siyasi baskı ve tehditlerden; Türkiye’de film yapma koşullarının maddi zorluklarından, piyasadaki yozlaşmış ilişkilerden; “kafamız pislik üretiyor be!… Yeşilçam’cıyız” diyerek yer yer kendinde de gördüğü zihniyetten; “izlenecek şey değil” dediği filmlerin altına imza atıp “kötüye iyi şey katma” çabasından ve daha nelerden nelerden bunalan Gündüz’ün zihnindeki itiş kakışın vardığı nokta: Ama nasıl da seviyordu sinemayı! Hatta “Sevmekten de öte…” diyordu Gündüz romandaki genç yönetmen karakteri Refik’e: “Sinema sevmeden bu çağ yaşanmaz.”

‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’de hapisten yeni çıkmış solcu Gündüz karakteri Vedat Türkali’nin az çok kendisidir. Gündüz’ü bir gazetede çalışırken sinema işlerine bulaştıran, “Ne güzel güler bu kara oğlan!” dediği Adanalı Şahin karakteri Yılmaz Güney; birlikte senaryo çalıştıkları, o dönemin en iyi kurgucusu olan sinema tutkunu genç yönetmen Refik ise Ertem Göreç. Ayrıca romanda Refik ve Gündüz’ün üzerinde çalıştığı ve ilaç sektöründe yabancı sermayenin oyunlarını açığa çıkaracak ‘İlaç Dosyası’ filmi de, bu yazının konusu olan Karanlıkta Uyananlar’a (1964) göndermelerle yazılmıştır.

Hem yaşadıklarıyla, hem yazdıklarıyla Türkiye’nin toplumsal tarihine sol perspektiften tanıklık eden Vedat Türkali, ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’ romanı boyunca Gündüz karakteri üzerinden yine hem Yeşilçam’ı, hem dönemin siyasi atmosferini, hem de sinema üzerine düşüncelerini anlatır. Bir sinema emekçisi olarak yaşadığı zorlukların yanı sıra, romanın merkezinde Türkali’nin bir aydın olarak Yeşilçam filmi yapmakla ilgili bocalamaları ve döneme damgasını vuran “Nasıl bir sinema yapmalı?” sorusuna dair tartışmaları da vardır.

Hainliğe Düşmeden Namuslu Sinema Yapmak

1960’lar bütün dünyada hızlı bir toplumsal dönüşümün yaşandığı yıllar. Aynı zamanda 1920’lerden sonra sinemanın da ikinci kurucu on yılı. Dünyanın her yerinde Yeni Dalgaların, Toplumsal Gerçekçiliğin, Marjinal Sinemanın, Özgür Sinemanın denendiği; 1940’lar 50’ler boyunca sinemayı Amerikan filmlerini izleyerek öğrenen kuşakların, yerel ve özgün bir sinema dili yaratmak için her ülkede heyecan verici arayışlara girdiği bir on yıl. Türkiye’de de “Nasıl bir sinema?” sorusu etrafında dönen tartışmaların merkezinde, bir uçta ‘Ulusal Sinema Kavgası’ veren Halit Refiğ ve Metin Erksan gibi yönetmenler, diğer uçta başta Onat Kutlar olmak üzere Sinematek Derneği etrafında toplanan bir grup aydın-yazarın çekişmesi vardır.

Piyasada ‘Hoca’ lakabıyla anılan Vedat Türkali, hem bir sinema emekçisi, hem sosyalist bir aydın olarak bu çekişmenin gelgitlerinde her iki tarafa da eleştirel bir mesafede durmuştur. Yeşilçam filmlerinin kalitesizliğinden ve sırf ticari kaygıyla yapılan kepazeliklerden sık sık dem vurmuştur. Bazen böyle bir düzene hizmet ettiğini düşündüğü için kendiyle barışı bozulmuş; bazen canına tak dediğinde piyasayla ipleri koparmış, senaryo yazarlığına birkaç kere ara vermiştir. ‘Üç Film Birden’ kitabına yazdığı önsözde şöyle der:

Saymadım ya, imzalı imzasız kırka yakın senaryo yazdım sanırım. Gönlümce olan yarım düzineyi zor bulur. Ötekiler genellikle, sinema alanında kalabilmek, diretebilmek için, günün koşullarına göre, hainliğe düşmeden, düzene verilmiş ödünlerdir.1

Keşke yapmasaydım dediği filmler de yapmıştır ama işte tıpkı romandaki Gündüz karakteri gibi, öyle sever ki sinemayı… Hatta yalnız sevmekle de kalmaz:

Yalnız sevmekle kalmam, inanırım da sinemaya… Etkisine, yetkisine, yeteneğine, geleceğine inanırım. (…) İyi satan kitaplar bizde on binlerle ölçülür; sinemanın ise on milyon seyircisi var. Hem de çoğunlukla abc’yi bile sökemeyenler.”2

Yani sinemanın ulusallığı, milliliği ya da Avrupa filmleriyle boy ölçüşmesi değildir Türkali’nin derdi. O öncelikle ‘sosyalist gerçekçi’, emekçi bir sinema yapmak ister. ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’de Refik ve Gündüz’ün senaryo üzerine tartışmalarında tane tane anlatır derdini.

Refik Gündüz’ün “çevre, sosyoekonomik ortam filan….” derken çalıştıkları hikâyeyi başka yerlere çekmesinden rahatsız olur. “Çerçeveyi abartmaya gerek yok, benim için önemli olan insan dramı” dediğinde, Gündüz genç yönetmeni ikna etmek için şöyle cevap verir:

– Abartmak söz konusu değil, dedi Gündüz. İnsan dramı dediğiniz kıstırılmışlığı yaşanmışlık belirler. Koşulların dışında yaşayamazsınız ki… (…) Koşulları tastamam gösterip insanların nasıl umarsız kıskaca düştüğünü sergilediniz mi, yalancıktan mutlu sona gitseniz de, seyirciyi tartışmaya zorlamış olursunuz hiç değilse. Daha derinliğine düşünmeye iten bir anlatım çıkar… Doğru doğruluğunu korur bir ölçüde. Sonun yapaylığı, iğretiliği anlayana sırıtır. O tür filmlerin parodisi bir bakıma…

Gülümsedi. Alaylı ekledi yavaşça,

– Ne bileyim? dedi. Belki bir ölçüde bizim de namusumuz kurtulur…3

Hassas bir dengedir “namusu kurtarmak” işi: Hem halka ulaşacaksın, hem ilerici, solcu bir çizgiden ödün vermeden laf anlatacaksın. Romanın başka bir yerinde Refik’in “biz kendimiz için film yapmıyoruz ki, halk nasıl karşılar” itirazını yine tane tane anlatarak yumuşatmaya çalışır Gündüz:

– Belki doğrusun Refikciğim, dedi. Ama bazı kuralları da hiç değilse şöyle bir kımıldatmak, silkelemek görevimiz değil mi sanatçı olarak? Yoksa kalıpları yenile dur!”4

Vedat Türkali’nin hem sinemacılığında hem romancılığında yaptığı aslında hep budur: Akıcı, sürükleyici bir dille tane tane dert edindiği konuları anlatır. Şöyle bir silkeleyip kımıldatmak için kalıpları yinelemekten çekinmez. Yeşilçam’da sosyalist bir aydın olarak bocalar belki ama Yeşilçam deyince hemen devreye giren önyargılara, küçümseyici tavra, ülkeyi “yerli sinema pisliğini süpürüp atmak, yerine gerçek sinema sanatını oturtmak”5 amacında gördüğü sinema entelijansiyasına; ‘halkın gerçekliğinden kopuk, sınıf bilincinden yoksun sanatçı tayfasına’ karşı, kimi zaman sanatçı-entelektüel düşmanlığını andıracak ölçüde sert bir tavır alır.

Karanlıkta Uyananlar Vedat Türkali’nin Yeşilçam Dedikleri Türkiye romanında savunduğu düşünceleri doğrudan uygulama fırsatı bulduğu en önemli filmlerinden biridir. Kendisi de böyle düşünüyor olmalı ki ölümünden bir buçuk yıl önce verdiği bir röportajda, Karanlıkta Uyananlar filminin kendisinde en çok iz bırakan filmi olduğunu ifade eder. Türkali’ye göre Karanlıkta Uyananlar sadece Türkiye’nin ilk grev filmi değil aynı zamanda “Türkiye’de yazılmış ilk önemli filmdir.”6

Yabancı Sermayenin Kıskacı

Karanlıkta Uyananlar’ın çekildiği 1964 yılı, işçi hareketleri açısından hareketli bir yıldır. Bir yandan sanayileşmeye çalışan Yeşilçam içinde de sinema emekçileri Sine-Sen etrafında örgütlenmeye başlamıştır. Memduh Ün bir işçi filmi yapmak teklifiyle Vedat Türkali’ye gider. Türkali teklifi heyecanla karşılar ve senaryo hazırlıklarına başlar ancak Memduh Ün sonradan çeşitli kaygılarla filmi yapmaktan vazgeçer. Böylece filmin yapımcılığını aynı zamanda filmde oynayan Beklan-Ayla Algan çifti, yönetmenliğini ise Ertem Göreç üstlenir.

Film aynı mahallede büyüyen Turgut ve Ekrem adındaki iki gencin hikâyesini anlatır. Turgut’un babası işçilikten patronluğa sınıf atlamış bir kapitalist; Ekrem, dedesi ve tüm mahalleliyse Turgut’un babasının boya fabrikasında çalışan işçilerdir. Sınıf farklılığı Turgut ve Ekrem’in arasına girememiştir. Hâlâ aynı mahallede takılır, aynı meyhanede içerler. İkisinin de aklı serseriliktedir. Biri babasından, biri dedesinden aynı azarları işitir.

Fabrikada ilk defa ciddi hammadde sıkıntısına çözüm olabilecek yerli vernik üretilmiştir ve işçilerin emeğiyle, çabasıyla işler büyümektedir. Ancak patron işçilerin hakkını vermek yerine “önce sermaye gelir” diyerek işleri büyütmek için kemerleri iyice sıkar. Bunun üzerine Ekrem’in dedesi Nuri Baba’nın önderliğinde işçiler greve gider. Büyük bir siparişin sıkışması üzerine patron tam geri adım atacaktır ki ömrü vefa etmez ve kalp krizi geçirerek imzalayamadığı toplu iş sözleşmesinin üzerine düşüp can verir.

Böylece “bizim Turgut” olur birden “patron Turgut”. İşçiler umutludur, Turgut onlardan biridir, her gün aynı masada içerler, o işçilerin hakkını yemez. Ama Turgut günlerini haytalıkla geçirmiştir. Fabrika yönetmekten anlamaz. Bu da onu fabrikayı batırmak üzere yabancı sermayedarlar ve yerli ithalatçılarla gizlice işbirliği yapan fabrika müdürü Fahri’nin avucuna düşürür. Fahri’nin oyununa gelip battıkça batar, battıkça işçilere yüklenir, “ha gayret” der, “bu yolda birlikteyiz” der. Ama aylardır maaş alamayan işçiler ve ressam sevgilisiyle sosyetik sanat partilerinde arz-ı endam etmeye başlamış Turgut’un yolları pek de aynı görünmez arkadaşı Ekrem’e. Sonunda Ekrem Nuri Baba’dan bayrağı devralır ve işçileri yeni bir grev için örgütler. Turgut Ekrem’i zor gününde kendisine cephe alıyor kabul eder. Oysaki dostluklarını çıkmaza sürükleyen kıstırılmışlık, filmde yeni yeni palazlanmaya çalışan yerli sanayiciler ile yabancı sermayeyle işbirliği içindeki tacirlerin çatışmasıdır.

Babil Ülkesi ve Sinema

Filmde Yeşilçam’ın tüm kodları yerli yerindedir. Fabrika mahallenin bir uzantısı, mahalle tüm değerleri olumlanan geniş bir ailedir. Temiz mahalle kızı Fatma ile Ekrem arasında imkânsızlıklarla başlayan aşk, hayırlı bir şekilde sonlanır ve Fatma işçi mücadelesinde müstakbel bir emekçi karısı olarak ön saflardaki yerini alır. Film, küçük mizahi tiplemeleri, aksanlarıyla güldüren azınlıkları, fukaralıklarını bile paylaşan küçük insanlarıyla mahalle filmlerinin; kavuşamayan âşıkların ve yolları ayrılan delikanlıların talihsiz yanılgılarıyla Yeşilçam melodramlarının tüm kodlarını kullanır. Ama aynı Gündüz karakterinin söylediği gibi film aynı zamanda, “insan dramını” onu kıskaca sokan koşullarla tastamam gösterir. Filmin eğretilikleri anlayana sırıtır ama kalıpları yinelemenin ötesinde anlatı iki yakın arkadaşın çatışması üzerinden aslında sınıf çatışmasını izah eder ve işçi sınıfına tek çıkar yolun bilinçlenerek verilecek örgütlü mücadelede olduğunu tane tane anlatır.

Filmin tek gerçek kötüsü “memleketi soyup köle etmeye gelen kökü dışarıda sülükler”, yani yabancı sermaye ve işbirlikçileridir. Turgut da iyi niyetine rağmen yanılgısıyla emekçilere değil sermayeye güvenerek büyük hata yapmış ve elindeki her şeyi kaybetmiştir. Ressam Hale bir aydın olarak Turgut’u karşısına almak pahasına hatasını yüzüne vurur, onu uyarır, hatta işçilerle Turgut arasında arabuluculuk yapmaya bile çalışır. Ama onun da büyük bir kusuru vardır. İşçilerden biri fabrikanın duvarına yaptığı resim için “duvardaki badana” deyince, “kafalarınızı aydınlatın biraz, insanca hiçbir şeye layık değilsiniz” diye çıkışacak kadar kibirlidir. Sanatı insanın üstünde tutacak ölçüde körleşmiş, sınıf bilincinden yoksun “sanatçı tayfası” arkadaşları tarafından şımartılmıştır. Sonunda önyargılarıyla Turgut’u da kendinden uzaklaştırır ve yalnız kalır. Filmin tek kazananı, çıkarları için birleşen işçilerdir. İçinde bulundukları karanlıktan ele ele çıkarlarken en ön safta yer alan Ekrem ise filmin sonunda mutlu bir aşk ile ödüllendirilir.

Vedat Türkali tıpkı yaşadığı kalabalık çevre gibi, filmlerinde ve romanlarında da kendine kalabalıklar kurar, hayatı izlediği dikkatle takip eder karakterlerini. Çıkışsızlıklarını gösterirken onlara çıkışı göstermeyi de ihmal etmez. Filmin sonunda Turgut da Hale de her şeylerini kaybedip yalnız kalsalar da Türkali onların yanılgılarını anlamalarını sağlar. Belki şimdi mutsuzdur Turgut ve Hale ama değişmiş, hatalarını anlamışlardır. Onlar için hâlâ bir umut vardır. Belki de Vedat Türkali’yi 97 yıllık bu upuzun üretken hayata bağlayan insana duyduğu merak, sevgi, inanç ve son ânına kadar aklında tuttuğu umutlu, aydınlık hikâyeleridir.

O zaman biz de Türkali’ye yakışır bir şekilde “yalancıktan mutlu bir sonla” bitirelim bu yazıyı. Ustayı anmak için ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’ kitabından, senarist Gündüz’ün sözlerinden, son bir alıntı yapalım:

– Gün günden azdırılıyor bu Babil ülkesi! Sinemada yapabileceğin ne var? O kadar çok şey var ki aslında, ah eli kolu bağlı olmasa. Parası yoktu; sırtında kocaman kambur, siyasal yasaklılık… Gene de yapabileceği bir şeyler olduğuna, bir yerlere varabileceğine inanıyordu. Ünlü dizesi Eluard’ın “Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece.” Yürümesine bilene yol bu Gündüzcüğüm, dayan!…
Dayanacaktı.7

Notlar
1 Vedat Türkali, Üç Film Birden, (İstanbul: Cem Yayınevi, 1988), 6.
2 Vedat Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2015), 5.
3 Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, 88-89.
4 Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, 301.
5 Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, 95.
6 <goo.gl/pkwv6W>
7 Türkali, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, 292.

Paylaş