Mezuniyet: Ufak İyiliklerin Karanlığında

Paylaş
graduation

Kendisine Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Mezuniyet’te Cristian Mungiu, Romanya Yeni Dalgası’nın bilindik temalarının izinden gidiyor ve bireysel bir hikâyeyi günümüz Romanya toplumunun karamsar bir alegorisine dönüştürüyor.

Berke Göl

Geçtiğimiz yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve neredeyse tamamı bir cenaze evinde geçen üç saatlik Romanya filmi Sieranevada’nın ortalarında, ölünün arkasından düzenlenen törenin ayrıntılarından, matemin geleneksel rutininden sıkılıp gündelik konuları konuşmaya başlayan kahramanlar, dünya siyaseti üzerine komplo teorilerini de içeren bir muhabbete dalıyorlar. Söz dönüp dolaşıp 11 Eylül 2001’de gerçek bir saldırı yaşanıp yaşanmadığına, Amerikan istihbaratının olayı önceden bilip bilmediğine geldiğinde, aralarından biri çıkıp ötekileri uyarma gereği duyuyor: “Amerikalılar hıyar olabilir ama Amerika buraya benzemez, orada gerçek kanunlar var.” Laf arasında öylesine söylenmiş gibi duran bu sıradan cümle, içinde filmin ve kahramanlarının haletiruhiyesini özetleyen bir memnuniyetsizlik, kendi toplumuna dair kesif bir umutsuzluk, ülkesiyle ilgili sinik bir hoşnutsuzluk barındırıyor. Bir tür “bu ülkede yaşanmaz abi” hâli var bu sözlerin ardında.

Sieranevada’nın yönetmeni Cristi Puiu bundan on bir yıl önce Bay Lazarescu’nun Ölümü’yle (Moartea domnului Lãzãrescu, 2005) Cannes’da Belirli Bir Bakış ödülünü kazanmıştı. Ardından 2006’da Corneliu Porumboiu’nun ilk uzun metrajı Bükreş’in Doğusu (A fost sau n-a fost?, 2006) Altın Kamera’ya layık bulundu. Bir sonraki yıl Cristian Mungiu’nun yönettiği 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, 2007) Altın Palmiye’ye uzanırken, ‘Romanya Yeni Dalgası’ ifadesi de eleştirmenler arasında iyiden iyiye yayılmıştı. Gerçi ortada belirli bir program çerçevesinde birlikte hareket eden sinemacıların oluşturduğu bir akım yoktu, üstelik yönetmenler de –bu tür durumlarda sıklıkla olduğu gibi– sinema anlayışlarının birbirlerinden çok farklı olduğunda ısrar ediyorlardı. Hakları da vardı şüphesiz, ancak yine de birbiri ardına izleyici karşısına çıkan filmlerde gerek estetik gerekse tematik anlamda yadsınamayacak ortaklıklar dikkat çekiyordu ve bu da yeni dönem Romanya filmlerinin bir akım ya da hareket olarak görülmesine olanak tanıyordu. Söz konusu estetik ortaklıkların başlıcaları minimalist bir sinema dili, uzun sabit planlarla hareketli yakın çekimler arasında gidip gelen bir kamera kullanımı, müziğe mümkün olduğunca az yer verilmesi ve genel olarak “gerçekçi” kabul edilen bir anlatımdı. Tematik anlamda da benzeşiyordu bu filmler: Pek çoğu Romanya’daki rejim değişimini, ülkenin Çavuşesku’dan sonra geçirdiği sancılı dönüşümü ve kapitalist dünyaya entegre olma mücadelesini, komünizm döneminin mirasını bir biçimde kadrajına yerleştiriyordu.

Aradan geçen aşağı yukarı on yılın ardından, bu yönetmenlerin başını çektiği Romanya sinemasında benzer temaların ağırlığı hissedilmeye devam ediyor. Ülkeye dair karamsarlık, filmlerden sızan o “bu ülkede yaşanmaz” haletiruhiyesi sürüp gidiyor. Altın Palmiyeli 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ün yönetmeni Cristian Mungiu’nun dördüncü uzun metrajı Mezuniyet’in (Bacalaureat, 2016) merkezinde de, kızının yurtdışında okumasını (ve mümkünse geri dönmemesini) bir ölüm kalım meselesi olarak gören Doktor Romeo karakteri yer alıyor. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de komünist rejimin, Tepelerin Ardında’da (Dupa dealuri, 2012) Kilise’nin ezip ufaladığı karakterlere odaklanan Mungiu kamerasını bugünün bir küçük kentine çeviriyor ve bir kez daha bireysel bir hikâyeyi alıp Romanya toplumunun gitgide sarmallanan karamsar bir alegorisi hâline getiriyor.

Camı Kıran Taş

Mezuniyet güneşli bir sabah, sakin bir mahalleden alelade bir manzarayla açılıyor. İnsanların gelip geçtiği sokağın bir kenarında kazı var; içini görmediğimiz çukurdan dışarı kürekle taş ve toprak atılıyor. Ardından bir evin içine kesiyoruz. Beklenmedik bir anda camı kırıp içeri düşen bir taş evdeki sessizliği yırtıyor. Elinde diş fırçasıyla kalakalan Doktor Romeo şaşkın bakışlarla bunu kimin yapmış olabileceğini anlamaya çalışıyor, hızla sokağa çıkıp etrafa göz gezdiriyor ama nafile. Böylece, yüzeyde sakin görünen bu dünyanın derinliklerine ineceğimizin, yerin altına saklanıp üzeri örtülmüş şeylerin adım adım kazılıp çıkarılacağının ilk işaretleri de verilmiş oluyor. Az sonra Doktor Romeo, kızı Eliza’yı her zamanki gibi okulun kapısına kadar götürmek yerine kısa yoldan geçebileceği bir inşaatın önünde bırakıp soluğu sevgilisi Sandra’nın yanında alıyor. Ancak Eliza’ya bir adamın saldırdığı haberi bu aşk kaçamağını bölüyor. Yaşanan bir dizi gelişmenin ardından, kızı İngiltere’deki bir okulun verdiği bursu almaya hak kazanmak için tutturması gereken not ortalamasını yakalayabilsin diye Romeo’nun sosyal statüsünü ortaya koyarak gireceği ilişkiler ağı, toplumun tüm damarlarına sızmış bir adaletsizlik, rüşvet, şantaj, yozlaşma döngüsüne ışık tutmaya başlıyor.

İlk bakışta Mezuniyet’in iki ana eksenini, bir yanda bu cinsel saldırı olayının araştırılması, diğer yanda Romeo’nun kızının alacağı not için verdiği uğraş oluşturuyor. Fakat film ilerledikçe yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz ki, esasında Eliza’ya kimin saldırdığı, olayın nasıl gerçekleştiği, yaşadığı travmanın ardından genç kadının psikolojik durumunun nasıl olduğu kimsenin umurunda değil. Saldırgana dair bir robot resim çizmekle görevli memur, yakın zamanda yakalanmış bir başka suçlunun simasına benzer bir resim çıkarmaya çabalıyor. Teşhis için tek taraflı bir camın ardından Eliza’nın karşısına bir grup ‘olağan şüpheli’ çıkarıldığında emniyet yetkililerinin tek düşüncesi, rastgele birinin teşhis edilip suçlanması ve dosyanın kapanması. Romeo’nun eski bir arkadaşı olan ve meseleyle yakından ilgilenir görünen emniyet amiri, olayı her gün karşılarına çıkan sayısız vakanın bir yenisi olarak tanımlıyor, Romeo’ya “bu tür şeyler İngiltere’de de oluyor” diyor gönül rahatlığıyla. Öyle ki, buna karşılık “hayır, oralarda böyle şeyler çok daha az oluyor, orası medeni bir ülke!” cevabını veren Romeo bile, “merak etme, adamı yakalayacağız” diyen amire, “dert ettiğim şeyin bu olduğunu mu sanıyorsun?” diye soruyor. Zira kızı cinsel saldırıdan kurtulan Romeo’nun tek düşüncesi Eliza’nın ertesi günkü sınavı kaçırmaması, gerekli notu alması ve bu sayede İngiltere’deki bursa hak kazanmasından ibaret.

Bir süre sonra izleyici için de, tıpkı taşı atanın kimliği gibi saldırının failinin bulunması da önemini kaybetmeye başlıyor ve süreç içinde yaşanan gizli görüşmelerden, rica minnetlerden, şantajlardan ve kıyaklardan oluşan bir toplumsal tablo belirmeye başlıyor. Yasadışı yollardan kürtaj olmak zorunda kalan Gabita ile arkadaşı Otilia’nın hikâyesindeki gerilimin tüm kurumlarıyla çöküşün eşiğindeki 80’ler Romanya’sının portresini çıkarmakta kullanıldığı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün gibi, Mezuniyet de kaynağı belirsiz saldırıyı ve ardından gelişen polisiye süreci, günümüz Romanya toplumundaki yozlaşmışlığı betimlemenin aracına dönüştürüyor. Rüşvet kabul etmeyen “dürüst ve ahlaklı” bir doktor olarak tanınan ilkeli Romeo, o “yüce” değerlerini “yüce bir amaç” uğruna bir kenara bırakırken, dipsiz bir çıkar ilişkileri kuyusunun içinde buluyor kendini. Herkes gibi o da, yeri geldiğinde ufak usulsüzlükleri “iyilik” olarak tanımlayıp geçmeye meylediyor. Bir kez böyle bakınca, acilen organ nakli yapılmazsa hayatını kaybedecek olan siroz hastası belediye başkan yardımcısı da, eski bir vefa borcundan dolayı Eliza’nın notunda ufak bir düzeltme yapmayı kabul eden okul müdürü de, usulsüzlüğe aracı olan polis şefi de kendince haklı görünmeye başlıyor. Her biri normalde böyle şeyler yapmadıklarını, bunun özel bir durum olduğunu hatırlatıp duran bu iyi niyetli adamların ufak “iyiliklerinin”, elbirliğiyle kanunsuz bir toplumsal hayat, “yaşanmaz” görünen bir ülke yarattığı anlaşılıyor.

Endişeli Gülümseme

Saat gibi işleyen senaryosuna ve ustalıklı anlatımına karşın Mezuniyet’in temel handikaplarından biri, Romeo’nun karşılaştığı ikilemi açıklamak için biraz fazla uğraşması. Senaryonun zaten net bir biçimde ortaya koyduğu ahlaki çelişkinin altı, bir de Romeo ve eşi Magda arasındaki diyaloglarla kalın çizgilerle çiziliyor. Magda’nın ilkelerden bahsettiği, Romeo’nun ise kızlarının geleceğinin tehlikede olduğunu öne sürerek dizginleri eline aldığı bu tartışmadan ayrıca öğreniyoruz ki Romeo ve Magda 80’li yılların baskıcı rejiminden kaçarak Romanya’yı terk etmiş, Çavuşesku’nun ölümünün ve 1989 Devrimi’nin ardından özgürlük hayalleriyle ülkeye geri gelmişler. Ne var ki döndüklerinde karşılarında farklı bir siyasi yapı içinde aşağı yukarı aynı yaşam koşullarının süregittiğini gördüklerinde ikisi de bir kez daha hayal kırıklığına uğramış.

Filmin ortaya koyduğu toplumsal ilişkileri yozlaşmış ülke panoramasının, gerek bizzat Mungiu gerekse Romanya Yeni Dalgası’nın diğer yönetmenleri tarafından farklı boyutlarıyla çizilmiş portrenin bir tekrarından ibaret olduğunu söylemek gerek. Bir bakıma bu kanıksanmış umutsuzluk hâlinin, ilk yıllardaki yaratıcı patlama etkisini yitirmeye başlayan ülke sinemasını da bir çıkışsızlığa doğru sürüklediği savunulabilir. Öte yandan tüm bu karamsar tablonun içinde bir ümit ışığı aranacaksa Mezuniyet’te bu, belli belirsiz de olsa genç kuşaktan geliyor. Kendi hâlindeki Eliza’nın babasına tepkilerini, sınavda kendisine torpil yapılmasına karşı çıkışını, babasının ve çevresinin dayatmalarına sükûnetle direnmesini böyle değerlendirmek mümkün. Filmin olumlu bir muğlaklık taşıyan son fotoğrafındaki yeni mezunların endişeli gülümsemelerinden de geriye, ufak bir ironi duygusuyla birlikte, böyle bir umut kalıyor.

Paylaş