Sansüre Karşı 12 Nisan Dayanışması

Paylaş

atlas1Bakur (Kuzey) filmine uygulanan sansür kaldırılana dek ‘biz de filmimizi göstermiyoruz’ diyen sinemacıların ortaya koyduğu dayanışma çok kıymetli. Kültür Bakanlığı’nın suçlayıcı dili ve kayıtsızlığıyla yüz yüze geldikten sonra ‘filmleri gösteremediğimizle kaldık’ diye düşünenler olabilir. Ama bir gün herkese lazım olacak bu özgürlük alanı için birlikte bir şeyler yapılabileceğini göstermesi açısından 12 Nisan Dayanışması yaşamsal bir önem taşıyor. 

Övgü Gökçe

Fotoğraf: Mehmet Atakan Foça

34. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde 12 Nisan 2015’te Yarışma Dışı bölümde gösterilecek olan Bakur (Kuzey) filminin gösterimi, bir gün önce Kültür Bakanlığı’nın kayıt ve tescil belgesi olmayan filmlerin festivalde gösterilemeyeceğine dair kararı ‘hatırlatması’ sonucu engellendi. Gösterim günü bu açıklamanın festival tarafından resmî olarak duyurulmasının ardından, başta film ekibi, Ulusal Yarışma ve Ulusal Belgesel Yarışma bölümlerinde ve festivalin diğer bölümlerinde yer alan 23 filmin ekibi filmlerini gösterimden çekerek, çeşitli alanlarda faaliyet yürüten sinemacılarla birlikte ortak bir metin yayımladılar. Bakur örneğinden hareketle aynı uygulamaya maruz kalan, farklı gerekçelerle gösterimi engellenmiş ve engellenebilecek tüm filmler adına bu uygulamayı reddeden sinemacılar, sansüre karşı dayanışma çağrısında bulundular. Bu güçlü çıkışın ilk aşamadaki sonucu olarak, festivalin 13 Nisan’da yaptığı basın toplantısında da ilan ettiği gibi, Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve ana jürisi çekilen Uluslararası Altın Lale Yarışması’nın yanı sıra, festivalin kapanış töreni de iptal edildi. Daha büyük ve umut verici asıl sonucu ise, üretimden gelen gücünü kullanan kültür üreticilerinin hızlı ve emin bir şekilde örgütlenerek somut taleplerle siyasal ve kültürel iktidarın keyfî, orantısız, çifte standart içeren, tutarsız, baskıcı uygulamalarına net bir karşı duruş ortaya koyması. Bugüne dek bu konuda dile getirilen ve yükseltilen sesin, meslek örgütlerinin çabalarının ve bakanlığın bu olayda referans yapılan açıklamasının ardından 2014’te sinemacılar bakanlığa gönderdiği açık mektubun bir sonraki adımı olarak görebiliriz bu gelişmeleri. 34. İstanbul Film Festivali ise sözün harekete dönüştürüldüğü, sinemacıların sonuç alma yolunda birlikte hareket ederken taleplerini daha da berraklaştırdığı, bu konu etrafındaki tartışmayı seyirciyi de içerecek şekilde genişlettiği ve görünür kıldığı bir alana dönüştü. Bu alanı kaybetmemek ve sürekli kılmak elzem görünüyor.

Bu noktada, içinden geçtiğimiz süreçte ana tartışma konuları olarak öne çıkan kayıt tescil belgesi ve festivaller arasındaki ilişkiye, eser işletme izninin otorite tarafından nasıl işlevlendirildiğine ve bütün bu uygulamalar engellemeye dönüşürken filmlere, belgesellere sahip çıkmanın bizler için ne anlama gelebileceğine hep birlikte yeniden bakmanın tam zamanı.

Kayıt Tescil Belgesi ve Festivaller
Festivallerde yerli ve yabancı filmlere kayıt ve tescil belgesi çıkarma zorunluluğu konusunda Kültür Bakanlığı’nın farklı standartları var. Bugüne kadar pek çok kez Türkiye’nin farklı festivallerinde bu gerekçeyle son anda gösterimi engellenen belgesel ve kurmaca filmler oldu. Türkiye’de yapılan filmlerin bu belgeyi almaları yönetmelikte hak sahipliğinin korunması ve yaş değerlendirmesi gibi bir içeriğe sahipken, festival gösterimleri için bu belgenin alınmış olması zorunluluğu, zaman zaman ve belli filmlere uygulanan bir kriter haline geliyor. Sinema sektörünün bileşenleri bu uygulamanın dünyanın genelinde uygulanan hak sahipliği ve yaş değerlendirmesi kıstaslarına dayanmak yerine siyasal bir araca dönüşmesinin önüne geçmek için uzun zamandır çaba gösteriyor ancak bugüne dek bakanlık bu konuda herhangi bir değişiklik yapmış değil.

Bugün gelinen nokta, bu sorunlu durumun sürdürülemez oluşunun kanıtıdır. 34. İstanbul Film Festivali’nde yaşananlar, kimi zaman festivallerin, kimi zaman yönetmenlerin, kimi zamansa bakanlığın uygulamadaki muğlaklıkları kendi avantajına kullandığı bir sürecin sonunda, Türkiye’nin en saygın ve güçlü festivalinin bloke olmasıyla sonuçlanan çıkmaz bir noktaya gelindiğini gösteriyor. Kültür Bakanlığı’nın bu yönetmelik ve uygulamalarındaki problemi kabul etmesi; evrensel ilkelerle bağdaşmayan, ifade özgürlüğünü ihlal eden konjonktürel uygulamalar yerine meslek örgütleriyle ortak çalışma ve konsensüs sonucu belirlenmiş yeni bir değerlendirme sistemi kurulması için inisiyatif alması gerekiyor. Her festival kendi kimliği, yaklaşımı, değerlendirmesi doğrultusunda göstereceği filmleri seçme ve siyasi, ekonomik ya da duygusal tehdit altında kalmaksızın dilediği kategoride programlama hakkına sahiptir, sahip olmalıdır. Bu ehliyet, Kültür Bakanlığı’nın (ya da hükümet, belediye, mütevelli heyeti, sermaye grubu gibi başka bir iktidar odağının) yazılı, sözlü, resmî, gayriresmî uyarı ve tehdit mekanizmalarına tahvil edilemez. Başta festivaller olmak üzere sivil alanda yürütülen tüm kültür sanat etkinlikleri bütünüyle özgür kalmadıkça, filmlerin ve tüm kültür sanat ürünlerinin seyirciyle özgür olarak buluşabilmesi sağlanmadıkça kültür ve sanatta ifade özgürlüğünden söz edilemez. Yalnızca sinema alanında değil, kültürün tüm alanlarında yükseltilmesi gereken itiraz ve ilkesel dayanışma konularından biri budur.

Eser İşletme İzni ve Filmler
Yalnızca festival gösterimlerinde değil, festival dışı gösterimlerde, vizyonda ve bir filmle ilgili her türlü dağıtım ve gösterim mekanizmasında kayıt tescil işleminin peşi sıra çıkarılan eser işletme izninin bir sansür ve engelleme aracı olarak kullanılmaya aracılık ettiği pek çok örnek son yıllarda artan bir sıklıkla tartışma konusu oluyor. (Altyazı da bu konuda Antalya Film Festivali’nin ardından 2000’lerde Sansür başlıklı bir dosya hazırlamıştı.) Eser işletme belgesinin günümüz dünyasında her film sektöründe uygulanan bir kayıt işlemi olmanın ötesine geçerek bir siyasal araca dönüşmesinin engellenmesi, bu belgeyi alma sürecinin hangi kriterlere bağlı olduğunun netleştirilmesi ve yaş sınırı değerlendirmesi dışında filmlerin yasaklanmasının önüne geçilecek bir sistemin kurulması elzem. Mevcut uygulamada yönetmeliğin bazı sorulara cevap vermeyişi, eser işletme izninin veriliş biçimi, değerlendirme mekanizması, alt kurul ve üst kurul üyelerinin kararları siyasal iktidarın müdahalesine son derece açık. Daha da önemlisi, yine son yıllarda gördüğümüz engelleme örneklerinde bu kurullar, filmlerin engellenmesi aşamasında kültür üreticilerini hareketsiz kılmayı amaçlayan çok farklı gerekçeler kullanıyor. Bu gerekçeler arasında “Türk aile yapısına ve ahlâk anlayışına uygunluk”, “anayasanın temel ilkelerine aykırı olma, kamu düzenini olumsuz yönde etkileme amaçlı, tarihî olayları çarpıtma, halkı kin ve düşmanlığa sevk etme, terör örgütü propagandası yapma” gibi gerekçeler de bulunuyor. Oysa değerlendirme kurul üyelerinin vehmettikleri ölçülerle –bir filmin belgesel ya da propaganda niteliği taşıyıp taşımadığına da karar verebiliyor bu kurul!– duruma göre şekil alan bu muğlak gerekçeler, bir filmin engellenmesinin ya da yasaklanmasının bahanesi olmamalı. Yaş sınırlandırma kriterleri somut olarak listelenmeli. Festivallerde festival kurullarına, vizyonda ve diğer mecralarda ilgili kişi ve kurumlara inisiyatif tanıyan, açık, şeffaf, kültür üreticilerinin üzerinde ortaklaştığı kuralları ve üyeleri olan bir değerlendirme sistemi kullanılmalı. Bir filmin izlenip izlenemeyeceğine devletin, hükümetin, bakanlığın, herhangi bir askerî birim ya da güvenlik kuvvetinin, herhangi bir psikoloğun, herhangi bir hukukçunun karar vermesi ve filmlerin toptan yasaklanması evrensel ve hak temelli bir yaklaşımda mümkün olmamalı. Filmlerle ilgili yaş sınırı değerlendirmesinin açıklanmasının ardından, o filmin izlenip izlenmeyeceği ya da ne şekilde gösterileceği o değerlendirme bilgisini haiz izleyicinin iradesine ve bu bilgiyle hareket eden festival, gösterim ağı gibi inisiyatiflerin özgürlük alanına bırakılmalı. Özetle, daha önce pek çok kez dile getirilen bir şekilde ifade edecek olursak, kanuna bağlı sınırlandırmalar ve izinler, iktidarın çıkarlarını değil, toplumun ve kültür üreticilerinin, fikir insanlarının ifade özgürlüğünü koruma altına alacak şekilde, bu kesimlerle ilişki içinde oluşturulmalıdır. Başta sinema seyircileri olmak üzere, tüm sektör, kültür sanat aktörleri, gösterim ve dağıtım mekanizmalarını işleten kurumlar, herhangi bir tehdit altında kalmaksızın kendi iradeleriyle bilgiye ve sanata ulaşma hakkını talep etmelidir.

Niye Belgeseller?
Son yıllarda başta festivaller olmak üzere pek çok mecrada engellemeye uğrayan kültür ürünlerinin başında belgesellerin geldiğini görüyoruz. Filmlere, özel olarak da belgesellere erişmek neden bizim için önemli olmalı? Belgeseller ne yapar, ne yapmak ister? Belgeseller bizim için ne anlama gelir, onları izlemek neden uğruna mücadele etmeyi gerektiren bir şey olmalı?

Belgeseller, tıpkı başka filmler ya da diğer kültür ürünleri gibi bir hikâye, bir durum, bir hâl anlatır; bir ayağını gerçeğe koyarak, bazen o gerçeğin tam üstüne basarak, bazen farklı bir yüzüne bakarak, kimi zamansa o gerçeği başka gerçeklerle çarpıştırarak ya da bildiğimiz gerçeğin hükümlerine itiraz ederek, onları sorgulayarak, geçersizleştirerek ve üzerindeki kabukları tek tek soyarak… Yaşamda ve dünyada olma hâlimizin, daha da önemlisi kabul etsek de etmesek de bizim gibi olmayanların da aynı yaşamda ve dünyada olma hâllerinin kanıtıdır; kendimizi ve diğerlerini tartışmaya açmaktır; gözlerimizi kaçırdığımız, bazen hiç değdirmediğimiz, bizden gizlenen, bilmediğimiz, görüp kaydetmediğimiz her türlü tarihin, anının, merakın, bilginin kapısını aralar belgeseller. Tıpkı diğer tüm kültür ve sanat ürünleri gibi belgeseller de tüm bunları gerçeğin ta kendisi olma iddiası taşımaksızın, kurarak, inşa ederek, bir noktadan alıp başka bir noktaya getirerek ve sunduğu dünyayı mutlak saymayarak yapar, ya da yapmalıdır. Yani yaşamlarımıza hükmeden, mutlak doğru ve gerçeğin, hatta tarihin sahibi olduğunu her fırsatta iddia eden, başka bir bakışa, akla, adalete izin vermeyen, yasak koyucu iktidarların tam tersi. Bize başka bir kapıyı açan, gösteren, gösterdiğini yorumlayan, tartışan tüm belgesellere ve kültür ürünlerine ve onlara erişim hakkımıza sahip çıkmamız bu yüzden de yaşamsal; bu büyük çöldeki vahalarımız oldukları için değil, kendimizi ve dünyayı anlamlandırırken aynı zamanda bize daha iyi bir yaşam umudunu koruyabilme ve bu yaşama doğru adım atabilme imkânı da sunduğu için.

Bakur bu belgesellerden sadece biri. 12 Nisan 2015 Pazar günü, dünya üzerindeki yüzlerce festivalde gösterilen binlerce filmden sadece biri olarak gösterilecekti, gösterilemedi. Onlarca yıldır İstanbul Film Festivali’ni sinemayla ve kültürle ilişkisinin belkemiği sayan on binlerce seyircinin bazıları, konusunu ilginç buldukları, merak ettikleri, hakkında çok şey gördükleri bir ‘gerçeğin’ daha önce görmedikleri bir hikâyesine, bu anlamda tam anlamıyla bir belgesele erişim hakları engellenmiş olarak salondan eli boş döndü. Oysa bakanlığın henüz filmin hiçbir gösterimi yapılmamışken iddia ettiğinin tam aksine Bakur’un ‘bir propaganda aracı’ olarak değil, bir festival filmi olarak izlenmesi pekâlâ mümkündü. Sinemayla ilgili en geçerli mercilerden birini temsil eden bir festivalin iradesiyle gösterilmeye layık bulunan bir filmin, her birey gibi izlediğini tartışma, sorgulama, eleştirme iradesine sahip festival seyircisinden mahrum bırakılması, son yıllardaki uygulamalar içinde belli bir yöntemin ve yaklaşımın devamı olan, istisna sayılamayacak açık bir engelleme anlamına geliyor. Üstelik, bu uygulamanın beraberinde getirdiği tepkilerin uluslararası saygınlığıyla dünya ölçeğinde kendine yer bulan İstanbul Film Festivali’ni neredeyse durma noktasına getirmesi açık bir krize işaret ediyor. Bu, münferit bir olay değil, kültürel iktidarın ve sürdürülemeyen uygulamalarının krizidir. Salonu terk etmeyen, bu alanı bir tartışma ve hareket mekânına dönüştüren sinemacılar, filmlerinin özgürce seyirciyle buluşmasını istiyor. Artık seyircinin ve tüm sektörün bu mahrumiyete engel olmak için bu sesi daha da yükseltmesi, festivallerin, filmlerin ve sinemacıların suçlulaştırıldığı değil, gösterilen emek ölçüsünde saygı gördüğü, zenginlik olarak nitelendirildiği çoğulcu bir kültürel ortamı talep etmesi gerekiyor. Bu taleplerin kabul görmesi için alternatif tartışma kanalları yaratmak ve kültürel alanı savunmak, kısacası Türkiye’de nefes alınabilir bir kültür sanat hayatını istemek ve bunun için çalışmak herkesin boynunun borcu olmalı. İstanbul Film Festivali’nde yaşananlar, bir gün herkese lazım olacak bu özgürlük alanı için birlikte bir şeyler yapabileceğimizi gösterdiği için de bu denli önemli.

Paylaş