Savaş Bölgesinde Sinemayı Yeniden İnşa Etmek: Rojava Film Komünü ile Söyleşi

Paylaş
kerem_polat

Fotoğraf: Kerem Polat

 

Rojava Film Komünü kısa bir süre önce kuruldu. Komünde aktif sinemacılar, Türkiye sınırının hemen öte yakasında oluşturulan ‘yeni yaşam’la bütünleşen bir sinema kültürü oluşturmak amacıyla yola çıktıklarını belirtiyor. Rojava’daki yeni yaşam deneyimini, bölgede sinema yapmanın anlamını, komünün ilham aldığı gelenekleri ve savaş coğrafyasında sinemanın üzerine düşenleri onlardan dinliyoruz.

Söyleşi: Aslı Özgen Tuncer, Suncem Koçer

Rojava’da bir film komünü kurma fikri nasıl oluştu? Rojava’da sinema yapmak, örgütlenmek neden önemli?
Şero: Rojava’da daha önce bağımsız bir sinema oluşumu bulunmuyordu; var olan sinema kurumları da mevcut sistemin uzantılarıydı. Sinema alanındaki çalışmalar da yok denecek kadar azdı; bir-iki örnek varsa da bunlar Esad sisteminin güdümündeki çalışmalardı. Bu yüzden Rojavalı sinemacılar Avrupa’ya ya da Türkiye’ye giderek sinema çalışmalarını oralarda yürütüyor, oralarda sinema okuyorlardı. Hatta bunlardan Mano Xelil, Nedim Ado, Teymur Ebdike gibi sinemacılar çeşitli festivallerde ödüller aldılar. Resmî politikayla uyumlu işler yapmayan sinemacılar da sorun yaşıyorlardı. Mesela Ömer Amiralay adlı Arap bir sinemacı Esad devriminin sahtekârlığını gösteren rejim aleyhtarı Tufan (A Flood in Baath Country, 2003) isimli trajikomik bir film yapmıştı. Tabii film hemen yasaklanmıştı. Yönetmeninin  yurtdışına çıkışı da yasaklanmıştı. Amiralay filmlerinden doyalı hapis yatmıştı. Devrim sürecinde de hastalanarak hayatını kaybetti. Bu tür baskılardan dolayı Rojava’da sinema sıfırdı. Ancak kurulan yeni yaşam ile her şey değişti. Devrimle birlikte bütün devlet kurumları yeni baştan tanımladı. Devrimden önce Asuriler, Ermeniler, Türkmenler gibi farklı kesimler içlerine kapalıydılar. Devrimle birlikte onların da birbirleriyle ilişkileri gelişti. Bu süreçte, öncelikle dışarıdan gelip burada belgesel film çekenler oldu. Ama bize göre bunlar derinliği olmayan ve devrimi tam olarak kavrayamayan filmlerdi. Bu durumu görüp hisseden Rojavalı sanatçılar arasında bir fikir doğdu: devrimi Rojavalıların gözünden anlatmak. Dışarıdan gelenlerin yaptıkları filmlerin eksikliklerine bakarak nasıl doğru film yapılacağını tartıştık ve Rojavalı bazı sinemacıların yeteneklerini de ortaya çıkaracak filmler yapmaya karar verdik. Burada vurgulanması gereken en önemli fikir şuydu: Tek amacımız doğru gördüğümüz görüntüyü dışarıya (Batı’ya) aktarmak değil; dört yılını doldurmuş devrimin acılarını anlatan bu filmleri Rojava halkına da göstermek istiyoruz. Bölgede bazı prodüksiyon şirketleri ufak ufak kurulmaya başladı bile. Fakat biz sinemadaki boşluğu komün anlayışıyla doldurmak istedik. Sadece film yapmak değil, bu filmleri halka göstermek de gerekiyordu, sinema seyircisi yaratmamız lazımdı ve o yüzden eğitim çok önemliydi. Gerek ekonomik gerek yönetimsel komünlerdeki yeniden yapılandırmalar gibi, kültür alanında da örneğin, tiyatro ve folklorik müzik alanlarında komünel gruplar oluştu. Bütün kurumlar komün anlayışıyla oluşturulunca halk bu kurumlara aktı ve severek içinde yer aldı. Komün örgütlenmesi dışında hiçbir örgütlenme biçimi halkı bu şekilde kapsayamazdı. Biz de sinema örgütümüzü bir komün olarak kurduk.

Mazdek: Türkiye’de kendi fikirlerimi sinemaya aktarabileceğim bir durum yoktu. Hem parasal sıkıntılar hem de sinema üzerindekirojava_genel yasakçı anlayış çok büyük engeldi. Oysa sinema üretimi yasakçı zihniyetlerden, parasal dertlerden uzak, kendi fikirlerini açıkça söyleyebildiğin alanlarda mümkündür. Tabii ki bu, kapitalist modernitede çok zordur. Temelinde bireycilik üzerine kurulu bir toplumda, komünel sinema yapmak imkânsızdır. Rojava’nın yeniden inşası sırasında ortaya çıkan, içinde kendimi ifade edebildiğim film komününe kurucu olarak katıldım ve şu anda yoldaşlarımla kendi topraklarımda, kendi dilimde filmler yapmak, bu filmleri kendi halkıma göstermek için komünde aktif olarak çalışıyorum.

Önder Çakar: Türkiye’de birçok film yaptım. Bazıları Euroimage destekli çok uluslu, çok ortaklı yapımlar. Hâlâ Türkiye’de film yapabilirim (bağlı olduğum oluşum film üretmeye devam ediyor zaten). Fakat Rojava devriminin siyasi kazanımları elbette ki sinemaya, dünya sinemasına da yansıyacaktır. Ben de bunun içinde yer almak istedim. Hem de büyük bir istekle. Mesela Türkiye’de Emek sineması kapatılmasın diye kaç yıldır uğraşıp duruyoruz, şimdi burada 30 yıldır kapalı sinema salonlarını açacağız. Mesela son İstanbul Film Festivali’nde Bakur filminin nasıl yasaklandığını dünya gördü. Oysa burada, özgürlüğe kucak açan, insanlığın gelecek düşlerine aktaracağı öykülerle yardım eden, yaşadığı çağı eleştirerek  geleceğe omuz vermeye çalışan bir sinema yaratma imkânı mevcut. Sinemayı hiç görmemiş, ama yaşamları hep sinemaya konu olmuş bu insanlara borcumu ödemeye, benim bildiklerimi bilmemeye mahkûm edilmiş kardeşlerimle bu bilgiyi dost sofralarında paylaşmaya geldim. Amacım buralardan bir senaryo çıkarmak ya da buranın olanaklarıyla bir film yapmak asla değil. Buradaki yeni yaşamın olanaklarını ve faydalarını gençlere aktarmak, bir bilen olarak değil de, daha önce denemiş biri olarak başıma gelenleri paylaşmak, tecrübelerimi aktarmak istedim. Zaten sinemada şirketleşmelerden ya da endüstrileşmeden hep uzak durdum, buna karşı çıktım. Yeni Sinemacılar adlı oluşumumuz böyle bir platformdu. Birçok katılanı ve ayrılanı oldu. Ama temel ilkelerinden biri para-üstü olması, eserlerini o düşünceyle çekmesiydi. Gemide ve Laleli’de Bir Azize filmleri tam olarak komünel bir anlayışla yaratıldı. Daha sonra da Yeni Sinemacılar oluşumu, kaybettiği üyelerine rağmen bu yapısını hep sürdürdü. O yüzden de hâlâ yaşamakta ve yeni katılımlarla adındaki “yeni”yi koruyabilmektedir. Seren Yüce ve Ali Aydın’ın filmleri bunun örneğidir. Yeni Sinemacılar deneyimi önemlidir. Bu dönemde ülkemizde benzer sinema grupları pek çıkmadı. Birçok sinemacının ve birçok sinema departmanının birlikte karar alıp uygulamaya çalıştığı örnek sayısı çok az. Şimdi burada, üstelik devrimin olduğu bu topraklarda, geçmiş deneyimlerimin de ışığında devletsiz sinema yapmanın zevkini yaşamak istiyorum. Bu yüzden komüne kurucu üye olarak katıldım.

Zana: Bunu bir filmin yapım süreci gibi düşünelim. Bu yapım sürecinde film kendini tamamlamak ister ve bunu yönetmenine hissettirir. Bu yüzden yönetmen filmini tamamlamadan rahat edemez; film ile bütünleşmek ister, ta ki onu tamamlayana kadar. Buranın öyküsü de biraz böyledir. Mevcut dünya düzeninde, siyasi ve coğrafi dengeler değişirken, buna güçlü bir cevap olabilen Rojava benzer bir süreç yaşamaktadır ve devrim kendini tamamlamak istemektedir. Devrimin yaratıcıları bu sürecin aktörleridir ve herkes kendi rolünü oynayarak filmi güzelleştirmeye çalışıyor. Değişimlerin yaşandığı süreçlerin içinden geçen Rojava hakları nasıl ki buna kayıtsız kalamadıysa; bu coğrafyada yeni bir sinema anlayışının da inşa edilmesi kaçınılmazdı. Sinemanın gücüne ve özgürlüğüne inananlar olarak, devrim sürecinde sinemanın yer alması, hatta öncü bir rol üstlenmesi için sağlam bir altyapı gerektiğinin farkındayız. Rojava’daki devrim değerleriyle sinemaya yeni bir soluk getirmek ve yeni bir alan açmak için fikirler üretiyoruz ve bu fikirleri hayata geçirmeye çalışıyoruz. Kapitalist modernitenin dayattığı sinema üretim modellerinden kaçınmanın yetmediğini düşünüyoruz. Zira kapitalist modernite aynı zamanda özgür fikirlerin de önüne geçebilmektedir. Bu yüzden fikirlerin özgürce dolaşarak örgütlenebildiği bir model oluşturmak istiyoruz. Baas rejiminin en büyük korkusu özgür fikirlerin dolaşımı olmuştur; bu yüzden devlet güdümü dışında hiçbir sinemasal faaliyet olamamıştır. Sinemanın özgür ve halkları hem sayan hem geliştiren bir anlayış ile yeşertilebileceğini düşünüyoruz.

 
Rojava Film Komünü’nün (RFK) esinlendiği oluşumlar, girişimler, inisiyatifler var mı? Film komünü fikrinin içini nasıl film-komunudolduruyorsunuz?
Şero: Biz buradaki devrimi anlatmak, halkı anlatmak istiyoruz. Bu bakış açısıyla, halkın gücünü ve iradesini yansıtmak istiyoruz. Annelerin çocuklarını savaşa nasıl gönderdiğini, çocuklarını nasıl “tilililerle” toprağa verdiklerini, bu ruhu anlatmaktır amacımız. İstiyoruz ki kaybedilenlerin yaşamlarından örnekler yaratalım. Devrimin yaşaması için, hem bu tür belgesel filmler yapmamız hem de bu süreçte doğacak sorunlara çare olacak deneyimleri biriktirmemiz gerekiyor. Devrim ancak böyle devam edebilir.

Örnek aldığımız sinema akımları elbette var, fakat biz sıfırdan başlıyoruz; diğer deyişle, örnek aldığımız deneyimler olmakla birlikte biz kendi komün fikrimizi kuruyoruz. Film yapmak kadar film gösterimlerine ve eğitime de öncelik veriyoruz. En büyük başarımız da burada eğitim alan insanların kendi fikirleri ile yapacakları filmleri olacak. Komünde yetişen arkadaşlarla birlikte biz de yeni bir yol yaratıp oradan yürüyeceğiz.

Mazdek: Yılmaz Güney’in kendi topraklarında oluşturmak istediği devrimi ve sinemayı yaşatmak için, devrimin sinemadan ayrılamayacağı düşüncesiyle buradayım. Devrimci bakışla sinemayı birleştirip bunu yaygınlaştırmak ve bir alternatif üretim modeli olarak komün fikrine inanan diğer sinemacı arkadaşlara ilham olmak için mücadele etmeli ve bu komün fikrinin içini bizler doldurmalıyız. Ayrıca, bir komün olmanın bilinci, burada yaratılan değerlerle eşgüdümlü yürümektedir. Bu komün deneyimini yoldaşlarımızla birlikte yaşıyoruz, komün olmanın kıymetini ve zenginliğini, paylaştığımız devrimci sinema anlayışıyla daha da içten hissediyoruz.

Önder Çakar: Yeni Sinemacıların kuruluş aşamasında birçok manifesto, sinema oluşum bildirgesi okudum, inceledim. Dünya sinema tarihinde film komünleri, aslında ‘68 kuşağının Avrupa’da uyandırdığı aydınlanmacı isyanla, Latin Amerika’daki devrim dalgasının yükselmesiyle ortaya çıkıp, gelişti. Kapitalist sinemanın tüm kalıplarını çöpe atmaya, sinema salonlarının mimarisinden tutun da burjuva gösterilerine dönüşen Cannes gibi festivalleri durdurmaya kadar sinemanın tüm sorunlarıyla devrimci bir tarzda ilgilendiler. Bu sinema tarihi elbette bizim de sinema tarihimiz; elbette o deneyimler ve kaleme alınan o manifestolar bizlerin yaptıklarını da etkiledi, hatta belki de sinemacı olmamızı sağladı. Türkiye’de de yükselen sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak devrim sineması da kendine zemin buldu. Ben mesela o yıllarda Engin Ayça ya da Onat Kutlar çevirilerinden Yedinci Sanat dergilerinden okudum bu manifestoları. Dönem 70’ler; yani devrimci dalganın yükseliş dönemi. Sinematek ve onun etrafında gelişen sinema hareketleri ya da Mazdek arkadaşın belirttiği Güney Film deneyimi… Yılmaz Güney kurduğu ve başını çektiği sinema grubunda birçok ‘ilk film’e yapımcı olarak da imza attı. Bilge Olgaç, Şerif Gören, Zeki Ökten gibi sinemacılarımız ilk filmlerini Güney Film bünyesinde, para-üstü ilişkilerle çektiler. Şimdi Ortadoğu’dan yükselen bu devrimci durumun hem tüm Kürdistanı, hem Anadolu’yu, hem de Ortadoğu sinemasını etkilememesi mümkün değil. Kapitalist modernite sinemayı AVM’lere hapsetmeye ya da DVD’lerle ev içine sınırlamaya çalışsa da, filmleri eğlence-aksiyon hatta çiklet promosyonuna dönüştürmeyi kısmen başarsa da, buna dur deme bilinci dünyanın her yerinde yeniden yükseliyor.

Fotoğraf:  Kerem Polat

Fotoğraf: Kerem Polat

Yeni Dalga Fransa’da; Yeni Sinema İtalya’da, Brezilya’da sinemaya nefes aldırdı. Ömürleri uzun olamadı. Bu belki devrimci dalganın düşüşünden, reel sosyalizmin ya da Çin’deki kültür devriminin gerçek yüzünün görülmesinden kaynaklanmış olabilir ama ömürlerinin kısa oluşu sadece siyasi gelişmelerle de açıklanamaz. Bence o grupların, komünlerin önemli sorunlarından biri de çok fazla biçimci olmalarıydı. Kameranın nerde duracağı, nasıl hareket edeceği, ışığın kullanım biçimi ya da lens seçimleri elbette önemlidir; ama tüm bunların bir kurallar bütününe dönüşmesi, yeni bir sinema ahlakı oluşturulmaya çalışılması sanatın özüne aykırıydı. Her yapıtın kendine göre ihtiyacı olur. Işık kaynağı kullanmamak bazı projeler ya da bazı yönetmenler tarafından doğru bulunabilir ama bunu mutlak hâle çevirmek ve öyle yapmayanı da hor görmek sinemacının kendi kendine vurduğu yeni kelepçeler oldu. Sinemanın ve teknolojinin hızlı gelişimi bu manifestoları eskitti. Danimarka’dan çıkan Dogmacılar ise bence tamamen bir pazarlama tekniği olarak kullanıldı. Şimdi önümüzdeki görev samimiyetin önünü açmak ve sinemanın masumiyetini korumaktır. Film yapmaktır esas olan, doğru düzgün ve kültürleriyle barışık evrensel işler… Jürilerin, eleştirmenlerin istediği türden işler üretmeye çalışmak ya da halk kuyrukçuluğu yapmak önce masumiyetimizi bozar. Masum olmayan da samimi değildir ve ölür, biter, geriye anılar kalır. Devrimci olan, her şeyi ama her şeyi geleceğe, insanlık-uygarlık tarihine aktarabilmektir. Bunun için de biçimsel kalıplar, sinemasal anayasalar zamanını çoktan doldurdu. Devrimin ihtiyacı olan, taklitler üretmek, yapılmışları tarihlerini değiştirerek bir daha yapmak değildir. Devrim, yıkmaktır öncelikle; eski olan, eskimiş olan her şeyi yıkmaktır. Rojava devriminin bir avantajı da yıkacak çok fazla eskisinin bile olmaması; Şero’nun dediği gibi sıfırdan başlaması. Geçmiş devrim deneyimleri de gösterdi ki aslında yıkmak yıkılmayı da yaratıyor, o nedenle doğru ders şudur: Yıkalım ve yeni olanı inşa edelim. Şimdi karşımızda duran tarihsel soru ise şu: Peki yeni olan ne? Televizyonlarda, AVM sinemalarında görüntü bombardımanı altında kaldığımız, kapitalist tüketim saldırılarına uğradığımız bu çağda doğru yeni sinema nedir? Kimsenin elinde sihirli bir değnek ya da her derde deva bir ilaç reçetesi yok; yapılacak, denecek ve bunun için lazım olan tek şeyse gerçek özgürlük. Mazdek’in dediği gibi ev kirası, sinema gişesi düşünmeden yapılan üretimler.

Zana: Arkadaşlara ek olarak şunu söyleyebilirim; yeni bir oluşum olabiliriz, ancak yaşanmış deneyimler ve pratikler doğru bir anlayışla ele alınırsa büyük bir üretimin ortaya çıkacağından eminim. Çünkü Rojava’nın yapısı ve sistemi buna uygun. Buradaki gündelik yaşamın içinde muazzam bir potansiyel yatıyor.

Kendimize örnek aldığımız deneyimlerden birisi Dağ Sineması anlayışı. Bir de, Latin Amerika’da 1968’lerde Solanas ve Getino’nun yazdığı manifesto var, Üçüncü Sinema diyorlar adına. Kamerayı toplumun değişim ve dönüşümünde bir araç olarak kullanıyorlar. Tabii ki bu iki anlayış bize anlamlı gelmektedir. Toplumların kapitalist modernite elinde nasıl bir biçim aldıklarını biliyoruz. Bunu aşmak için hem Dağ hem Solanas tecrübelerinden faydalanarak, temelde halkları salt seyirci konumundan çıkarmalı ve sinemanın bir parçası, bir aktörü hâline getirmeliyiz. Toplumu salt tüketici konumdan çıkararak üretken hâle getirmek önemlidir. Elbette yaşanmış tecrübeler bizi aydınlatmaktadır ancak şunun da bilinmesi gerekir ki buradaki ambargo salt askerî değildir. Bir teknik ekipmanın buraya ulaşması hiç de kolay değildir. Tüm kapılar bize açık değildir. Bu imkânlar dahilinde üretim yapmak durumundayız. Bu yüzden sahip çıkma anlayışı da gelişiyor. Bundandır ki, en büyük esin ve moral kaynağımız devrime olan inançtır.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın

Paylaş