Yuvarlak Masa Tartışması: Kültür Sermayesi ve Sansür – Bölüm II

Paylaş
bakur

Bakur

 

BT: Busan Film Festivali’nde yaşananları takip ediyorum. Orada yaşananları gördükten sonra Berke’ye bu noktada katılıyorum. Orada da yine bir belgesel nedeniyle sansür krizi çıktı ve devlet başka sansür araçlarıyla, bitmeyen denetlemelerle, festival başkanını görevinden ayrılmaya zorladı. Büyük bir uluslararası dayanışma sergilendi ve Busan Film Festivali’nin kapanma olasılığı ortadan kalktı. Biz yaşananları uluslararası bir sürece de dönüştüremedik. Bir araya gelinemedi, tek ses olunamadı… Antalya’da sansüre aracı olan insanlar sinema sektöründe de önemli konumlarda oldukları için hiç tam tepki verilemedi ve bunun sonunda da bir dayanışma hâli, uluslararası bir baskı, hiçbir şey yaratılamadı. Biz sadece kendi içimize bakıyoruz ama benzer sorunlar yaşayan ülkeler var. Busan’la İstanbul birbirlerine benziyorlar mesela. İzleyici sayılarıyla, büyüklükleriyle benziyorlar. Orada hiç değilse bütün festivaller uluslararası bir dayanışma sağladılar. Busan’ın üzerinde, Kore’nin üzerinde bir baskı oluştu ve böylece festivalin kapanması ya da direktörünün istifa meselesi olasılığı ortadan kaldırılabildi.

FY: O yıl ben de Antalya’nın SİYAD jürisindeydim ve görevinden çekilenler arasındaydım. Bırak uluslararası bir kampanyaya dönüştürmeyi, sadece yurtdışından gelen konuklara “böyle bir olay yaşandı” diye bilgilendirme e-postası attık diye festival komitesi “arkamızdan bıçakladınız bizi” diyerek suçladı bizi. Neyse, Antalya’ya çok girmeyelim, herkes o konuda çok dolu.

BB: Ama bugünü de hazırladı büyük oranda…

FY: Evet ve bu konuyu yıllarca konuşacağız muhtemelen. Şimdi şunu sorayım Enis’e, Antalya’da Ulusal Yarışma’daki yönetmenler çekilmedi. Berke’nin anlattığı üzere bu konuya yaklaşımları da ortada. Ama İstanbul’da Bakur döneminde hepsi birden çekildi ve yine sonuç alınmadı. Peki ne yapmak gerek? Antalya’da çekilselerdi bir sonuç alınabilir miydi sorusu da bir köşede dursun.

BB: İstanbul’da bence Antalya’nın utancıyla çektiler filmlerini, bu fikri benimsedikleri için değil.

EK: İstanbul’da ortak bir ses çıktı bence. Ama anlık bir sesti. Devamını getirecek bir örgütlülük yoktu, böyle 
bir birikimin de sonucu kartopu gibi büyüdü ve boykot kararı verildi. Boykotun bu olayın çözümü olup olmadığı konusunda zaten en baştan bir tartışma vardı. Ankara’dan çekilmeler oldu, hemen akabinde Eskişehir’de birtakım problemler oldu. Ama Altın Koza’yla birlikte boykot kararı zaten kalkmıştı. Biz de Abluka’yla (2015) katılıyorduk festivale; yarışmadaki uzun metraj kurmaca filmleri olarak İstanbul’da verilen boykot kararını devam ettirme iradesini gösteremedik. Çünkü uzun metraj kurmaca filmlerin ekipleri “bizim filmlerimiz vizyona girecek, biz zaten bu belgeyi almak zorundayız” diyor. “Bunu almamanın sadece bize zarar verdiğini ve bir şey kazandırmadığını gördük” şeklinde bir yaklaşımları var. Bir şekilde İstanbul’dan sonra sinemacılar kendi seslerini duyurur hâle gelemedi. Bir yandan da çok karışık bir dönemdi Türkiye’deki siyasi atmosferi düşünürseniz: seçim, savaşın yeniden başlaması… Kapalı Gişe’de Onur Ünlü “umurlarında değiliz biz” diyor ya, belki öyle bir durum da var. Bütün bu sese ve bütün bu festival iptallerine rağmen, bu değişikliği yapacak olan Kültür Bakanlığı’nın umurunda olmayı şu anki örgütlenme biçimleri, var olan meslek birlikleri sağlayamıyor. En son Sansüre Karşı forumunda, Belgesel Sinemacılar Birliği’nden Rojda Akbayır diyordu ki: “Sorun yeni sinema yasasıyla çözülecek deniliyor ama biz şu an var olan sinema tasarısına ulaşamıyoruz meslek birlikleri olarak. Bakanlıkla irtibata geçtiğimizde bize cevap verilmiyor…” Zaten diğer örgütlenmelerin durumu ortada. O yüzden festivallerin de “bu iş sektörün meselesi, sektör ve bakanlık çözsün” argümanı kolaya kaçan ve Türkiye’deki şartları görmezden gelen bir tavır gibi görünüyor bana. Sektörün durumu belli. Siz bu durumu en iyi bilenlerdensiniz. Türkiye’de zaten böyle bir ortam yok. Sen bir festival olarak bunun adının ne olduğunu koymaktan ve buna karşı bir tavır almaktan aciz misin? Senin içinde bulunduğun durum bir sansür mekanizması ve kendini buna tabi bırakıyorsun. Bunun ismini söyleyecek iradeye, güce, düşünceye sahip değil misin? Bunu yapmayıp hâlâ bağımsız sinema, özgür sinema diyemezsin… Bütün bu özgürlük söylemini de arkana almaktan nasıl çekinmiyorsun? Bıraktım sektörle devletin kültür politikası ilişkisini, senin bu duruma karşı söyleyecek bir sözün yok mu? Şu aşamada İstanbul Film Festivali de, Adana da, Antalya da, Ankara da, !f de bu konuda bir söz söylememeyi tercih ediyor. Biz tabii ki sinemacıların yanındayız ama bu durumu sektörle bakanlığın kendisi çözsün, diyorlar. Biz de bu işi bir şekilde bu mevzuat gereğince sürdüreceğiz noktasına gelmiş durumdalar. Festivallerin hâlâ bir söz söyleme alanı var. Documentarist, İşçi Filmleri Festivali, Kuirfest, Uçan Süpürge, Filmmor… Ya da bölgedeki tüm koşullara karşın varlığını sürdüren Filmamed ve Batman Yılmaz Güney Kısa Film Festivali… Onlar da sinemacılardan söz konusu belgeyi talep etmeyerek burada bir söz söylüyorlar. O yüzden, festivallerin hâlâ kendi otonomisi ve alanı olduğunu, bu konuda bir tercih yapmaları gerektiğini bence bir kenara not etmek lazım.

BT: Biz Uçan Süpürge’de sanatta ifade özgürlüğüyle ilgili bir panel düzenledik ve Füsun Demirel de konuşmacılardan biriydi. Ümit Elçi’nin 1991 yapımı filmi Mem û Zîn’in İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimine festivalin alt komisyonu tarafından izin verilmediğini söyledi Füsun Demirel. Hepimizin sansüre dair daha detaylı bir inceleme yapması gerekiyor. Siyah Bant’ın bu konudaki çalışmalarını çok önemli buluyorum.2 Festivaller kimliklerini açık bir şekilde konumlandırmalılar bence. Özgür sinema, bağımsız sinema, devrim, eşitlik ve özgürlük… Bunların hepsini tartışıyor bu festivallerin tamamı. Bölümlerine böyle isimler veriyorlar. Ama festivalin bir alt komisyonu Mem û Zîn’i sansürleyebiliyor mesela.

BB: Bence Bakur vakasında İstanbul Film Festivali kapıları kapatmalıydı. Bu kadar köklü bir festivale böyle bir müdahale olmuş ve böyle bir gerekçeyle bir filmin gösterilmesi engellenmiş. O festivalin kapısını kapatması gerekiyordu.

FY: Bence de. Bunlar kritik noktalar. Ben de Enis’e katılıyorum. Çünkü bu tür krizlerin çözümünde festivallerin tavırları belirleyici oluyor.

ŞA: Şöyle bir şey var, bu tür gerilimlerde festivaller belki biraz sektörün basıncıyla beraber, ittirmesiyle bir müddet hareket ediyorlar ama son tahlilde her zaman hikâyenin öbür tarafına düşüyorlar. Aslında 88’deki sansür hikâyesinde de, Elia Kazan önderliğindeki jürinin meseleyi problem hâline getirmesi etkili oluyor. 78’deki ve 79’daki Antalya Festivali’nde de filmlerin sansürlenmesinden sonra jürinin filmleri izlemeyeceğini ve diğer filmleri değerlendirmeyeceğini ilan etmesinden sonra gelen bir hareketlenme var. Festivallerin meseleyi sahiplenmeleri ve bakanlığın geri adım atması, ancak bu türden baskılar sonucu mümkün oluyor.

Türkiye’deki sol sosyalist hareketlerin sendikacıları sürekli eleştirmesi gibi bir şey bu. Sendikacı, alt sınıf zorlamayınca bürokratlaşır. Sendikacıların sendikacı olması işçilerin haklarını her zaman savundukları anlamına gelmiyor. Festivalciler için de durum biraz böyle. Bu kriz ancak aşağıdan gelen bir baskıyla, bir tercihe zorlamayla çözülebilir.

BB: Bir de seyirci nerede? O lafa hiç giremiyoruz bile. Oradan hiç mi talep yok? Kültür Bakanlığı’nın umurunda değil, seyircinin de umurunda değil. Asıl dramı orada yaşıyoruz.

FY: Belge meselesi seyirci için belki de çok teknik bir konu.

BB: Niye? Bakur’u izleme hakkı elinden alınıyor.

FY: Şu olsun bu olsun, iki belge olsun, yok tek belge olsun, yok belge tamamen kalksın… Sektör kendi içinde bile bu konuyu tartışamazken, seyircinin bu tartışmaya dahil olmasını nasıl bekleyebiliriz? Öte yandan Bakur’u izlemeye yönelik ilgi çok büyük. Eser işletme belgesi sansürü konusunda evet çok tepki koymuyor seyirci ama sansürlenen filmleri izleme talebi yoğun olarak var ve örneğin Bakur bir şekilde çok izlendi.

Festivaller meselesine biraz da pozitif bir yerden bakmaya çalışalım. Sonuçta Kuirfest, Documentarist, Filmmor, Uçan Süpürge, İşçi Filmleri Festivali, FilmAmed gibi festivaller bakanlıktan gelen baskıya karşı biz yine 
de belge talep etmiyoruz diyebiliyorlar. Bu önceden var mıydı? 2000’ler öncesinde, festivaller her türlü mevzuata uygun davranan kurumlar değil miydi? Şimdi ise bağımsız festivaller varlıklarını, devletten yardım almadan güç bela da olsa sürdürebiliyorlar. Bu festivaller sayesinde belgesel önceden olduğundan daha fazla izleniyor aslında, rakamlar tatmin edici olmaktan uzak olsa da. Bunu olumlu bir şey olarak görebilir miyiz?

BT: Bu sene festivallerle ilgili ilginç bir metin geçti elime. Ankara Film Festivali, Želimir Žilnik retrospektifi yapmıştı ve Žilnik’in ‘Bu Festival Bir Mezarlık’ diye bir manifestosunu çevirdiler. Mesela orada bahsettiği bir şey var, mağdurların, mazlumların ya da ötekilerin hayatlarına dair çok şey biliyoruz ama bu neden böyle bir yaşam sürdüklerini açıklamaya yetmiyor. Bu festivaller de, sinemacılar da, bu festivalin parçası olan her şey de bir mezarlıktır ve yan yana mezarlarda yatmaktadır diyor Žilnik o zaman yazdığı manifestoda. 1971 yılında Belgrad’da, kısa film ve belgesel festivalinde okuyor bu metni. Temelde aslında bağımsız dediğimiz bu film festivalleri varoluşlarını böyle sürdürebiliyorlarsa belki izleyicide de bir ayrışma olacaktır diye düşünüyorum. Aktivist bir etkinlik olarak festivale giden insanların, artık İstanbul Film Festivali’ne, !f’e, Ankara’ya ya da anaakım devam eden bütün festivallere giderken aslında liberal bir ürünün, kapitalist bir ürünün yan ürününü satın aldıklarının farkında olarak gitmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Festivallerin bir de izleyici yetiştirme meselesi var. İzleyicinin, “hangi dolaşımlara girmiş filmleri gösteriyorlar?” ve “biz hangi filmleri izlemiyoruz?” sorularını sorarak festivallerin programını okuması gerektiğini düşünüyorum. Berke’nin dediği çok önemli: İzleyici burada nerede? Burada eser işletme belgesi üzerinden gittiği için teknik bir mesele olduğunu söylüyoruz. Ama bu belgenin sembolize ettiği şeyin arkasında bir yandan da ‘festival kendini nasıl konumlar’ meselesi var. Benim bir festivalci olarak her zaman kafamda duran mesele 
bu. Sansür acaba sadece devlet ya da dış mekanizmalar tarafından mı geliyor, yoksa festivalci kolaya mı kaçıyor? Bazı şeyleri aramıyor mu? O dönemin konjonktürü içinde değerlendirdiği bölümler varsa bu bölümleri gerçekten ne kadar hakkıyla temsil ediyor meselesini biz hiç sorgulamadık bu zamana kadar. Bence sinema yazarlarının da, festivallerin gönüllüsüne, izleyicisine ve sinemacılara yönelik tavrı üzerine detaylı bir araştırma yapması gerekiyor. Sadece film değil, hangi film, hangi dağıtım ağına girmiş film? Artık böyle bir bilinç oluşması gerekiyor. Festivaller bile artık anaakım için kullandığımız ‘unutuşun perdesi’ne mi dönüyorlar? Yoksa gerçekten toplumsal bir muhalefete eşlik edebilecek ya da başka bir dünya hayaline eşlik edebilecek ürünleri de programlarına serpiştiriyorlar mı?

Biz de film festivalimizi düzenlerken birçok sansürü aşmaya çalışıyoruz. Bu bize biraz gerillavari bir festival yapma olanağı tanıyor. Bu bağımsız etkinliği yaptığım için mutlu olsam dahi aynı zamanda birçok sıkıntıyla baş ediyorum. Bir anaakım festivalcinin bu sıkıntılarla baş etmek istememesini de anlıyorum. Ama bizim söylemimizi kullanmaları, politik varoluşlarına dair yalan söyleyişleri beni rahatsız ediyor mesela. Festivaller aslında çıkışları itibariyle çok alternatif ya da çok bağımsız değiller. Hepsi politik bir angajmanın sonucunda ortaya çıkmıştır tarihsel olarak. Bunu gizlememeleri gerektiğini söylüyorum. !f için de söylerim bunu. Yani eğer Mars grubuyla ortak yapılan bir festivalse, bağımsız adının artık düşmesi gerektiğini düşünüyorum. Konumlanırken, konumlarımıza dair izleyicilere daha doğru bilgi vermek gerektiğini düşünüyorum.

Ben de bir soru sorayım. Kültürel alanda biriken sermayenin el değiştirmeye çalıştığını düşünüyorum ben. Siz onu gözlemleyebiliyor musunuz mesela, 
yapım sektöründe? Enis’e soruyorum bunu daha çok. Festivallerle ilgili krizlerde bile kültür sermayesinin el değiştirmesini arzu eden bir devlet var. Para politikalarında da, fonlarda da bunun etkili olduğunu görüyoruz zaten.

Yuvarlak Masa Tartışması’nın devamını okumak için tıklayın

Paylaş