Hayalet Hikâyesi: Zamanın Ruhu

Paylaş

Hayalet Hikâyesi, 19. yüzyıldan bugüne sızan, fotoğraflarda beliren ölülerden perıili evlere uzanan sayısız hı̇kâyeyle dolu. Olivier Assayas’ın filmi, ölmüş ikiz kardeşinin kendisiyle iletişim kurmasını bekleyen medyum Maureen’in bekleyiş günlerinde geçı̇yor. 

Ayça Çiftçi

Yıl 1848, New York’un Hydesville köyü. Fox ailesi, kaynağını belirleyemedikleri birtakım seslerden dolayı evlerinde bir süredir huzursuz geceler geçiriyor. Ailenin kızları Margaret ve Kate, kendilerini ziyaret ettiğine inandıkları hayalete ‘Bay Splitfoot’ adını takmışlar. Tıkırtıların ve çarpma-vurma seslerinin yükseldiği gürültülü bir gecede, kızların en küçüğü Kate, Bay Splitfoot’a seslenip kendisini taklit etmesini söylüyor. Üç kez ellerini çırpıyor ve karşılığında üç vurma sesi duyuluyor. Margaret de oyuna katılıyor ve bir süre sonra Fox Kardeşler ile Bay Splitfoot arasında basit de olsa, vuruşların kodlanmasına dayanan bir tür diyalog kuruluyor. Bu geceyi takip eden günlerde, Fox Kardeşler’in ‘öte dünya’yla iletişimin kapısını araladığına inanan ve bu doğaüstü olaya şahit olmak isteyen yüzlerce insan Hydesville’i ziyaret ediyor, olay ulusal çapta büyük ilgi görüyor. Bir yıl sonra Margaret ve Kate, Rochester’daki Corinthian Hall’dalar; sahnede halka açık bir ‘seans’ gerçekleştiriyorlar. Devamı geliyor. Amerika dışına bile çıkıyorlar bu performanslar için. Para da kazanıyorlar. Kırk yıl sonraki itirafları, yine halka açık bir performans olarak New York’taki bir opera binasında gerçekleşiyor; ölülerle konuşma seanslarında nasıl sahtekârlık teknikleri kullandıklarını anlatıyorlar. Fakat bu itiraf yılına gelene kadar, Fox Kardeşler ‘modern spiritüalizm’in doğumunu çoktan tetiklemiş oluyor. Sonunda yok yoksul ölseler de, adları tarihe böyle yazılıyor.

Hayalet Hikâyesi (Personal Shopper) doğrudan öykünün içinde adı geçen pek çok gerçek insan ve yaşanmış olaya referanslarla dolu bir film. Fox Kardeşler vakası da bunlardan biri. Olivier Assayas’ın filmine hayranlık ve nefret duyanların uzlaştıkları temel şey, filmin çok ‘tuhaf’ olduğu. Maureen, genç yaşta ölen ikiz kardeşi Lewis’in, kendisine ‘öte dünya’dan bir işaret göndermesini beklemek için Paris’e taşınmış bir genç kadın (Lewis gibi o da bir medyum ve Lewis’i öldüren kalp rahatsızlığının aynısı onda da var). Bir ölüden gelecek olan o işareti (kim bilir nasıl bir işaret?) beklediği aylar boyunca yaptığı iş ise, Kyra adında bir top model için kılık kıyafet alışverişi yapmak (dümdüz çevirirsek bu mesleğin adı: “kişisel alışverişçi”?!).

Böyle bir öykü kurarken başkarakter için bu tür bir meslek hayal etmek, Hayalet Hikâyesi’nin ‘tuhaflıklarının’ başında geliyor. Filmin dünyasını tanıyıp anlamaya çalıştığınız süre boyunca, hayaletlerin peşinde geçen bölümlerle ‘mesleki’ bölümler arasında gidip gelirken “Ne oluyor burada?” diye sormamak zor. Filmin başında Maureen’i (Lewis’in evi olduğunu sonradan öğreneceğimiz) büyük, karanlık, eski bir evde görüyoruz: Her şeyiyle, olabilecek en klişe perili ev mizanseni. Aynı Fox Kardeşler gibi, vuruşların kodlanmasına dayanan bir iletişim sistemini kullanarak evdeki hayaletlerle diyalog kurmaya çalışıyor: Ruhlarla iletişimin en eski tekniği, sayısız filmde gördüğümüz türden paranormal anlar. Türün bütün konvansiyonlarını sektirmeden kullanan, uzunca süren bir Gotik korku filmi sekansı. Filmde daha sonra, ilk bakışta “Burası ne, bir mağaza mı?” diye sordurabilecek kadar garip, üst sınıflara özel (ve aydınlığıyla, yeniliğiyle, sterilliğiyle perili ev mizansenine son derece tezat) mekânlarda, aşırı pahalı kıyafetlere sorgusuz sualsiz para saçma sahneleri geliyor. Maureen kıyafet alışverişleriyle hayalet kovalamacası arasında mekik dokurken, ya motosikletinde ya toplu taşıma araçlarında durmadan yolculuk ederken, bir yandan da elinden hiç düşmeyen telefonundan sürekli bir şeyler araştırıp videolar izlerken, filmin farklı evrenlerinin nasıl buluştukları, buluşacakları bir muamma olarak kalıyor. Sanki iki farklı film iç içe kurgulanmış gibi bir ‘tuhaflık’ hissi büyüyor.

Skype’a İnanıyorsun Da…
Bugüne kadar herhangi bir filmde bu kadar uzun süre bir telefon ekranına bakmamıştık herhalde. Öykünün tamamen yazılı mesajlaşmalar üzerinden ilerlediği, görsel olarak da kadrajı sıklıkla ve uzun uzun sadece telefon ekranının kapladığı bölümde Maureen bilinmedik bir numarayla (isim bölümünde ‘Unknown’ yazdığını görüyoruz) tedirgin edici bir sohbet hâlinde. Sonunda, bu rahatsız edici tacizkâr mesajlara cevap vermesinin nedeni olan, baştan beri aklındaki soruları elleri titreyerek yazıyor: “Ölü müsün, canlı mısın?”, “Lewis?”, “Sen misin?”. Maureen’in ne olduğunu bilmeden beklediği ‘işaret’ böyle gelecek olabilir mi? Bu kadar basit belki de. 2017 yılında ölülerle kurulacak diyalog hâlâ perili evlerin koridorlarında “Ey ruh geldiysen üç kere vur” seviyesinde olacak değil ya. O teknikler Fox Kardeşler’in zamanında kalmadı mı? Ara ara döndüğümüz o Gotik atmosfer bu filmin dünyasına mı ait? O perili ev mizanseniyle, o her an gözümüzün önündeki akıllı telefonlar, bilgisayarlar arasında bir zaman uyuşmazlığı yok mu?

Fox Kardeşler ilkel de olsa Morse alfabesini andıran bir teknik geliştirerek artık bu dünyada olmayan biriyle iletişime geçtiklerini iddia ettiklerinde, Samuel B. Morse’un da katkısıyla telgraf icat edileli, yani ‘orada olmayan biri’lerinden ‘kaynağı görmeden’ ‘mesaj alma’ teknolojisi gelişeli henüz dört yıl olmuştu. Elektromanyetik dalgalar üzerine çalışılan bir tarihsel döneme denk gelmese, Fox Kardeşler’in öyküsü tüm dünyanın ilgisini çeker miydi? Ölülerle iletişim kurmanın mümkün olduğuna bu kadar kolay inanılmasında, o günlerde aklın hayalin sınırlarını zorlayan teknolojik gelişmelerin payı olabilir mi? Ya da başka bir zamanda olsa Margaret ve Kate cadı diye yakılırlar mıydı?

Telgraf denen yeni bir icat ile saniyeler içinde ülkeler hattâ kıtalar arası iletişim kurabilmenin o gün için ne kadar anlaşılmaz ve büyüleyici olabileceğini anlamak zor değil. Çünkü iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin her zaman tüyleri ürperten, tedirgin edici bir yanı olmuş, bugün de var. İnsanların büyük çoğunluğunun, nasıl çalıştığını hiç bilmediği ya da az bildiği birtakım teknolojik aletlerin evlerin içine girmesinin, gündelik hayatların merkezine yerleşmesinin bir bedeli var. Maureen tren yolculuğu sırasında ‘Unknown’ ile o tedirgin mesajlaşmayı sürdürürken birden telefonu çalınca korkuyla sıçrıyor. Başka bir sahnede, evde yalnız otururken birdenbire Skype’ın arama sesi duyulduğunda da. Assayas bu ‘gaipten gelen sesler’le ürperme anlarını serpiştiriyor filme; teknolojik iletişim araçlarının sesleri, bu hayalet hikâyesinde bir korku unsuru. Gaip (ya da gayb), “nerede olduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, öte âlem” demekse eğer, telefondan, Skype’tan gelen her ses “gaipten gelen ses”tir bir bakıma.

Trendeki sahneye dönersek, Maureen ölü kardeşi Lewis olabileceğini düşünerek ‘Unknown’la yazışırken telefonu çalıp yerinden sıçradığında ekranda yine ‘Unknown’ yazısını görüyor. Korkuyla açıyor telefonu; arayan patronu Kyra.

Peki Kyra kim? Onun da bir düzeyde ‘Unknown’ olduğu kesin. Filmin başından itibaren uzun bir süre adı var kendi yok Kyra’nın. Bıraktığı notlar, ettiği telefonlar, yolladığı mail’ler var. Film boyunca sadece bir noktada kısacık bir anlığına görüyoruz onu. Bir Skype sohbetinde sevgilisi Gary, “Kyra’yla nasıl gidiyor?” diye sorduğunda Maureen, “Bilmem, hiç görmüyorum onu. Sadece haberleşiyoruz” diyor. Aslında Gary de hiç farklı değil. Filmin sonuna kadar Skype’taki görüntüsü dışında asla görmüyoruz kendisini. Finalde Maureen kalkıp Umman’a onun yanına gittiğinde bile buluşma gerçekleşmeden, Gary kanlı canlı bir bedenle görülemeden bitiyor film. Dolayısıyla, Maureen’in hayatındaki en önemli iki insan aslında filmde yoklar. Maureen’in hayatında yoklar. Aynı hayaletler gibi, varlıkları Maureen’le kurdukları iletişimin ötesinde ampirik olarak ispatlanamayacak ‘varlıklar’. Onların varlıklarına dair elimizdeki tek işaret, teknolojik medyanın türlü araçları üzerinden ilettikleri mesajlar. Böyle bakınca, ölmüş ikizi Lewis ya da bir medyum olarak iletişim kurduğu diğer hayaletler ne kadar varsa/yoksa o kadar var/yok Kyra ve Gary de. Ya da, var olmak böyle bir şeyse, o zaman ölümü anlamak çok zor (Maureen’in, ölü kardeşinin kendisine öte dünyadan göndereceği ‘işaret’in bir telefon mesajıyla gelebileceğini hayal etmesi o kadar da tuhaf değil o hâlde). Birini Skype üzerinden görmek onun varlığını kanıtlamaya yeter mi? Cevap, filmin finaline yaklaşırken Maureen ile Gary arasındaki son Skype görüşmesi sırasında, düşük görüntü kalitesiyle bozulan, patlayan ışıkta soluklaşan, hafif silikleşen bembeyaz yüzüyle Gary’nin tam anlamıyla bir hayalete dönüştüğü sahnede (Skype kullanan herkesin tanıyacağı bir ‘hayaletimsi imge’).

Lewis, Maureen’le yaptıkları anlaşmaya uyarak ölümden sonra insan ruhunun var olmaya devam ettiğini haber vermek için bir işaret mi göndermeye çalışıyor, yoksa gittiği yerde mutsuz olduğunu mu anlatmak istiyor, yoksa o gotik öykülerde hep olduğu gibi, bu dünyayla hesabını kapatamadan öldüğü için Araf’ta sıkışıp kalmış o ruhlardan biri mi? Araf’ta sıkışmış biri varsa, o da Maureen’in kendisi gibi görünüyor. Birkaç ay sonra nerede olacağını bile bilmediğini söyleyen –geleceği olmayan, ne yaptığını soran herkese defalarca “bekliyorum” diye cevap veren, ölümden ve ölülerden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen o. Dahası, etrafı hayaletlerle sarılı. Hem ölü hem diri hayaletlerle. Hem medyum1 olduğu için, hem de gündelik hayatı her an internet gibi bir medya ile kuşatıldığı için. Sadece uzaktaki yakınlarıyla da değil, aynı zamanda tanımadığı hayaletlerle; film boyunca elindeki telefonun içinden konuşan, kendisiyle birlikte yolculuk eden hayaletlerle. Hatta hayaletler Paris sokaklarını sarmış durumda aslında. Maureen’in trende, metro istasyonunun yürüyen merdivenlerinde telefonundan izlediği Youtube videolarının yakın plan çekimlerinde bağımsız varlıklar olarak gördüğümüz ve sesini duyduğumuz insanlar mesela; bedeninden kopup uzak yerlere seyahat eden ruhlar, kentin içinde dolaşan, kalabalıkla birlikte gezen, trenlerde yolculuk eden, merdiven inip çıkan hayaletler.

Bir Titreşim Var
Doğumunun Fox Kardeşler tarafından tetiklendiği düşünülen modern spiritüalizmin yükseliş yıllarına dair sayısız referansla dolu Hayalet Hikâyesi. Victor Hugo’nun 1850’lerde, Jersey’deki yıllarında ruh çağırma seansları organize edişi; modern spiritüalizmin filozoflarından, “bilimsel spiritüalizm” kavramını kullanan Rudolf Steiner’ın düşünceleri; Kandinsky ve Malevitch’ten çok önce soyut resmi keşfeden ve bu resimleri aslında ruhların yaptığına, kendi bedeninin/elinin bir aracı olarak kullanıldığına inanan Hilma af Klint…

Bilimsel gelişmelerin büyük bir heyecan yarattığı, bu heyecanın paradoksal bir şekilde bilimin sınırları dışına taşıp ‘bilimsel olmayan’ düşüncelere ilham verdiği; Tanrı’dan giderek uzaklaşan insanlığın bilinmeze olan inancının kendini bilimle temellendirdiği; rasyonel aklın gücünü ispatlamaya soyunan yeni icatların rasyonalizmin sınırlarını aşan inançların metaforları olarak kullanıldığı; fizik biliminin metafiziği beslediği bir dönemin2 insanları, olayları, düşünceleri, öyküleri Hayalet Hikâyesi’nin her yerinde. Filmdeki tuhaf anakronizm meselesine dönersek, iletişim teknolojilerinin her yeri sardığı bir evrenin içine en klişesinden bir perili ev yerleştiren Assayas’ın yaptığı, 19. yüzyılın ortalarından itibaren pek çok sanatçıyı, düşünürü, hatta bilim insanını da etkilemiş olan modern spiritüalizmin özündeki fikri alıp internet çağına taşımak.

Bu fikri yakalamak ve duygusunu izleyiciye geçirmek için, Gary’yi görsel olarak bir hayalete dönüştürmek, Kyra’yı telefon ekranında ‘Unknown’ olarak sunmak, medyum kelimesinin çift anlamlılığıyla oynamak gibi örneklerin dışında da başka küçük oyunlarla dolu film. Mesela, bir noktada Maureen medyumluğun nasıl bir şey olduğunu anlatırken ‘vibe’ kelimesini kullanıyor (“When you’re a medium, you just sort of attune to a sort of vibe”). Türkçeye ‘nedeni açıklanamasa da hissedilen şey’, ‘enerji’, ‘elektrik’, ya da ‘titreşim’ diye çevrilebilecek bu kelime ‘vibration’ın kısaltması. Ve film, hayaletlerle insanlar arasında kullanılma ihtimalini öykü düzeyinde düşündürdüğü telefonun ‘titreşmesini’ de bir numaraya dönüştürüyor. Cansız makinenin içine ruh mu girmiş ki hareketleniyor? ‘Medyum’un aldığı o ‘vibe’ ‘medya’nın ‘vibration’ı mı?

Olmak ya da Olmamak
Hayaletler, anılar, geçmiş ve sinema üzerine düşüncelerin, inanışların, mitlerin peşine düşen Ghost Dance (1983) filminde Fransız filozof Jacques Derrida, “Hayaletlere inanıyor musunuz?” sorusuna cevap verirken birden masasındaki telefon çalıyor. Maureen gibi o da bir anlığına sıçrayıp “Mesela şu anda hayalet olan, telefon” diyor. Telefon konuşmasını bitirdikten sonra devam ediyor: “Telekomünikasyon alanındaki modern gelişmelerin, her bilimsel düşüncenin yapması beklendiği üzere hayaletler âleminin gücünü zayıflatmak bir yana, hayaletler çağını feodal döneme ait bir şey olarak geride bırakmak bir yana, bunun tam tersini yaptığına inanıyorum. Hayaletlerin gelecekte bir yeri olduğuna, sinema gibi görsel teknolojilerin ve telekomünikasyon teknolojilerinin hayaletlerin bize musallat olma becerilerini güçlendirdiğine inanıyorum” (Ghost Dance’ın bu bölümü Maureen’in telefo- nundan izlediği videolardan biri olabilirdi rahatlıkla. Ama belki de öykünün özündeki fikri biraz fazla açıkça dillendirmiş olurdu).

Ghost Dance gibi bir filmde Derrida’ya söz verilmesi, kendisinin ‘Marx’ın Hayaletleri’ kitabının yazarı olmasından tabii. Komünist Manifesto’daki ünlü “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” cümlesi Derrida’nın kitabının çıkış noktası (Bu manifesto Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından 1848’de, yani Fox Kardeşler’in hayaletlerle sohbet ettiği yılda yazılmıştı). Derrida, bu kitapta bir kelime oyunu yaparak ontoloji (varlıkbilim) kelimesini alıyor ve hayaletlerin yaşayan insanlara ve mekânlara musallat oluşu için kullanılan ‘haunt’tan türettiği ‘hauntology’ (musallat-bilimi) diye bir kavram kullanıyor. ‘Marx’ın Hayaletleri’nin girişinde şöyle yazıyor: “Yaşamak, tanımı gereği öğrenilemez. Kendi kendinden öğrenilemez, yaşam yoluyla yaşamdan öğrenilemez. Bir tek başkasından ve ölüm yoluyla öğrenilebilir. Ne olursa olsun, yaşamın kıyısındaki başkasından öğrenilebilir.”3

‘Hauntology’yi tanımlarken, yaşam ile ölüm, ben ile başkası arasındaki sınırı geçmeyi öneren Derrida, ikili karşıtlıklar sistemi üzerinden geliştirilen bakış açılarının özcülüğe, totaliterliğe varmaya mahkûm olduğunu düşünür. En basit hâliyle, hiçbir şeyin mutlak olarak pozitif bir varlığı olmadığını söyleyen Derrida’ya göre, her ‘varlık’ bir dizi ‘yokluk’a referansla tanımlanır. Dil üzerinden düşünülünce, bir kelimenin ne anlama geldiği, sadece onun ne anlama geldiği (pozitif) üzerinden değil, ne anlamlara gelmediği (negatif) üzerinden de ortaya çıkar. O zaman pozitif ile negatifin zıtlığının içinde, birbirine ihtiyaç duyan, birbirine yaslanan, birbirini kapsayan, birbirine dönüşen bir şey vardır.

Ontoloji kelimesinin kökü olan ontos’un (var olmak) yerine ne var ne yok / hem var hem yok olan hayalet fikrini yerleştiren Derrida’nın ‘hauntology’ kavramıyla uyumlu bir bakışla varlığa dair birtakım sorular soruyor Hayalet Hikâyesi de. Varlık ile yokluk, ölüm ile yaşam arasında olduğu var sayılan ikili karşıtlık sistemini kırıyor. “Biri varsa diğeri yok” önermesinin yerine ikisinin de var ve yok olduğu, ikisinin birbirini içerdiği ve birbirine dönüştüğü bir öykü anlatıyor. Tabii, var oluşa dair sorular kaçınılmaz olarak ‘kim’liğe dair soruları da beraberinde getiriyor. Bir ikiz kardeşe ve o kardeşle aynı ölümcül hastalığa sahip olan Maureen kim? (Lewis-olmayan?) “Başkası olmak istediğini” dile getiren, patronu Kyra’nın kıyafetlerini giyen, Kyra fotoğraf çekimine gecikince bir süreliğine onun yerine geçip mankenlik yapan Maureen kim? (Kyra-olmayan?) O parıltılı elbiseyi giydiği sahnede, elbisenin taşlarından yansıyan ışık yatağın, bilgisayarın, duvarın üzerinde gezinirken gördüğümüz görüntü perili evdeki hayalet görüntüsünden ne kadar farklı? O zaman Maureen kim? (Hayalet-olmayan?)

Kameraya Musallat Olan
1860’larda Wiliam Mumler isimli bir fotoğrafçı, hayaletlerin fotoğraflarını çekmekle ünlendi. Bir süre sonra pek çok insan, mesela Amerikan İç Savaşı’nda yakınlarını kaybedenler, Mumler’a başvurmaya başladılar; ölmüş yakınlarıyla iletişim kurmanın bir aracıydı bu yeni teknoloji. Mumler, Abraham Lincoln’ün hayaletini bile karısı Mary Todd Lincoln’ün yanında dikilirken fotoğrafladı. ‘Hayalet fotoğrafçılığı’nın (ghost photography) bu örnekleri, yani çift pozlama tekniğiyle yaratılan hayaletimsi imgeler, Mumler’a çok para kazandırdı. Yine Fox Kardeşler vakasıyla aynı dönemler. Bilimin yükselişinin ve teknolojik gelişmelerin spiritüalizmi nasıl beslediğine dair bir başka örnek. Gerçek varlıkların izini bir kâğıdın üzerine aktarmayı, insanın bir kopyasını yaratmayı, ölenin arkasında görüntüsünü bırakmasını mümkün kılan bir icadın spiritüel düşüncelere bağlanması için aradaki yol oldukça kısa tabii. Üstelik, kısa bir süre sonra sinemanın doğumuyla birlikte, o izler, kopyalar, insandan geriye kalan görüntüler hareket etmeye başladılar bir de.

Ghost Dance filmindeki konuşmasında Derrida şöyle diyor: “Sinema hayaletlerin sanatıdır. Hayaletlerin geri gelmesine müsaade etme sanatıdır.” Assayas, Hayalet Hikâyesi’nde bu tanımı en birincil, en düz anlamına çekiyor sanki. Maureen’in üzerindeki o ışıltılı elbisenin yarattığı ışık oyunlarıyla vücuda gelen hayaletimsi figürlerse, filmin perili ev bölümlerinde kullanılan ‘hayalet fotoğrafçılığı’ tekniklerinin bir itirafı gibi değil mi?

Notlar
1 Medyum (medium) Latince ‘orta’, ‘ara’ anlamından türeyen bir kelime.Bir anlamı ölülerle, öte dünyalarla iletişime geçen insan, diğer anlamı kitle iletişim aracı (İngilizcede tekil hâli medium, çoğul hâli media yani medya).
Mesela,Fox Kardeşler vakasından etkilenen ünlü spiritüalistlerden biri de yazar Arthur Conan Doyle’du. Sherlock Holmes’ün yaratıcısı Doyle, 1918’de The New Revelation’da yayımlanan bir yazısında spiritüalistlerin kendilerini pozitivizme nasıl yakın gördüğünü şöyle anlatıyor: “Gerçeğin peşindeki uzun araştırmamın vardığı sonuç şu:Spiritüalistleri üzen sahtekârlık vakalarına ara sıra rastlansa da, ve Spiritüalistlerin onaylamadığı türden mesnetsiz ve uçuk iddialar var olsa da, yine de Spiritüalist hareketin içinde güçlü ve sağlam bir öz var ve öz, kesin kanıtın (positive truth) alanına, bildiğim herhangi bir dinsel oluşumdan çok daha yakın.” Arthur Conan Doyle 1930’da öldüğünde Royal Albert Hall’da gerçekleşen törende, yazarın sevip takdir ettiği Estelle Roberts adlı bir medyum, Doyle’un hayaletinin törende olduğunu ve kendisiyle iletişime geçtiğini söyledi. Törende bulunan bir grup insan da bu seansa şahit olduklarını…
3 Jacques Derrida, Marx’ın Hayaletleri (İstanbul:Metis Yayınları, 2001), 10.

Paylaş