|
DÜŞ SÜTLERİ Çakalların uluması ve hiç görmediğim bir renk armonisi kuşatmıştı belleğimi. Karların üstüne yeni düşmüş bir uçağın içinden çıkmaya çalışanlar ve kurt başlı bir madalyon, hem güzel hem çirkin olan kadının dinmek bilmez kahkahası. Uçsuz bucaksız bir aynanın tam yarısında, sol şeritte üç tekerlekli bir bisiklete binen çocuk. O benim. Mekanik oyuncağından, sarı yumurtanın içinden zenci civciv çıkaran çocuk da benim. İlkokul birde gördüğüm kertenkele düşleri. Yalnızlığımın birinci sınıfının galetalı, Amerikan tozlu süt düşleri... Varşova marka döküntü bir kamyonetin sinyal lambasında yaşadığım gerçeklik duygusu ve bir kedinin kuyruğuna bağlanan bayram torpilinin çağrıştırdığı helozonik us çığlıkları... Rüyaların sıcak bir battaniye duygusu yaydığı çocuksuluk, öğlen uykularının gece düşleri... köpeklerin çektiği kızak sonsuza akıyor, sonsuzluk batıdan doğuya kaçıyor, uzun gibi gözüken kısa bir çember tamamlanıyor. Ve patates kızartmasıyla bifteğin sonsuz uyumunda kokunun krallığına geçen beynimin ikinci yarısının emriyle uyanıyorum. Uyanmak gerçek mi, uyku mu sahte, ya düşler, onların arasından geçerken gördüğün zamanlar, yalanlar!.. Yazlık sinemaların afişlerinin yapıştırıldığı panolar ve sokak aralarında gezinen arabaların üzerlerine bağlanmış megafonların çıkarttığı boğuk ses: Bu akşam oynayacak filmin adı 'Umutsuzlar' Sinemanın dış cephesini sarmış tatlıcılar, fıstıkçılar, kokoreççiler, helvacılar, tombalacılar... yeni bir dünyaya girişin son tadlarının alındığı anlar. Yavaş yavaş dolmakta olan salonun, bahçenin üzeri kesif bir dumanla kaplıdır. Bu duman hepimizi hayallerin çıkış noktasına götürecek. Baylar bayanlar merdivenden kayanlar, lütfen gazoz şişelerini kırmayınız. Bekar beyler lütfen locayı terk etsin, localarımız ailelere ayrılmıştır. Sigaralarınızı boru şeklinde değil tek kağıtlı olarak içiniz, saygı icabı... Beş dakika sonra ışıklar söner ve yalnızlığın olimpos gazozlu ve harman sigarasının tütünüyle sararmış odasına girersin, bu büyünün esrarı Geyikli sinemasının ziyanalı sertifikasıdır. Umutsuz insanların umutları perdeye yansımıştır. Bir ekmek uğruna ölen, haksızlığa uğrayan tiplerin, sevdikleri kızı alabilmek için canlarını ortaya koyan insanların dünyası saniyede yirmi dört milyon güneş hızıyla dönmektedir. Perdeye yansıyan görüntüler mi hayat, karakterlerin can alıcı diyalogları mı dünya, yoksa perdenin tam karşısında çivisiz sandalyelerde oturan seyircinin sancılı bir kaosu mu bu yaşananlar. Filmde bir Amerikan arabası acı bir fren yapar, içinden dört kişi iner ve bir mekanı basarlar, mekan sahibini uzun tokat darbeleriyle yere yıkarlar. Şuraya bakın, sinema salonunun dışından gelen acı bir fren sesi sinemanın dış kapısına yansıyan, Amerikan arabasının görüntüsü içinden karanlık tipli suratsız birileri iniyor ve sinema sahibinin odasına giriyorlar... Çığlıklar orijinal filmin çığlıklarıyla karışıyor. At kişnemelerine çan sesleri karışıyor, patlamış mısırın çekingenliği, firigonun masumiyeti, alaskanın kıskanç duruşu bile engelleyemiyor cinayeti... Bir filmde iki cinayet, büyük bir arbede seyirciler bağırarak kaçışıyor ve film, makinistin istem dışı bir hareketiyle yanmaya başlıyor, sahnede yanan bir film: 'Umutsuzlar.' Salonda kaçışan insanlar ve sinema salonunun sahibinin cesedi ve kaçışan seyircinin yok olan hayalleri 'Umutsuzlar'. Aradan bir yıl geçiyor eski yazlık sinema canbazhane oluyor, tel üstünde yürüyüp aynı telin üzerinde koyun kesen akrobatları ilk orada görüyorum. Alev yutan adam yanındaki arkadaşının kulağından alevi tekrar çıkartıyor. Kalın zincirleri gövdesine geçirmiş adam bir göğüs hareketiyle zincirleri parçalıyor. Sokaklarda "Venseramos venseramos kıralım zincirlerimizi" diye bağıran kalabalık bir grup geçiyor, siren sesleri köpek havlamalarına karışıyor. Çocuğum, daha küçücüğüm, Maksim Gorki tarzı kıyafetim ve ayakkabılarım var. Haplı gibiyim, hareketsizim, küçük bir taburede oturmuş seyrediyorum. Kalyoncukulluk yokuşundaki platolardan çıkan oyuncular; Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Eşref Kolçak "Hişşşt hayalet, hayal-et kendine gel" diye beni uyarıyorlar. Uyanıyorum, ki bu defa yıllar geçmiş ben aynı sokakta yazdığım romanın senaryosunu yazıyorum. Bir daha uyanıyorum. Senaryo film oluyor, makaralar o görüntülerle doluyor. Filmin en dramatik yerinde yeni bir çocuk gülümsüyor: O sensin, o benim, o ikimizin kurduğu bir düş. Umutsuzların hepyeki düşeş oluyor. |