BÜYÜK ADAM , KÜÇÜK AŞK

Yönetmen : Handan İpekçi
Senaryo : Handan İpekçi
Görüntü Yönetmeni : Erdal Kahraman
Oyuncular : Şükran Güngör, Dilan Erçetin, Füsun Demirel, Yıldız Kenter, İ.Hakkı Şen

Ülke : Türkiye       Yapım Yılı : 2001
Dil : Türkçe

Gösterime Giriş Tarihi : 19 Kasım 2001
 

Hollywood'un vazgeçemediği temalardan biri 'iki benzemez' karakteri klostrofobik bir ortamda bir araya getirip onların illa ki gelişmek durumunda kalan ilişkilerinin hikâyesini anlatmaktır. Bu birbirine benzemez karakterlerin filmlerle örneklendirilmesi gerekirse, aklımıza hemen Tuhaf İkili'de (Odd Couple) aynı evi paylaşan biri derli toplu ve titiz, diğeri dağınık ve pasaklı iki arkadaş (eşsiz ikili Jack Lemmon ve Walter Matthau); Kader Bağlayınca'da (The Defiant Ones) ayaklarından birbirine zincirle bağlanmış şekilde kaçan biri zenci diğeri beyaz iki mahkûm (Tony Curtis ve Sidney Poitier) ve Geceyarısı Avı'nda (Midnight Run) birlikte zoraki bir yolculuk yapmak zorunda kalan FBI ajanı ile tutuklu (Robert De Niro ve Charles Grodin) geliyor. Bir örnek de yakın tarihten: 1993 yapımı Kusursuz Dünya'da (Perfect World) bir suçluyu canlandıran Kevin Costner kaçırdığı küçük çocuğu (T.J.Lowther) burnunun dibinden ayırmamaya mecburdur tüm film boyunca. Bütün bu filmlerin ortak özelliği ise ister yol esnasında ister kapalı bir mekânda olsun, birbirlerinin mevcudiyetine mahkûm olan bu zıt ve uyumsuz karakterlerin beraber geçirdikleri zaman süresince, kaçınılmaz olarak birbirlerini anlamaya başlaması ve birbirlerine karşı hoşgörülerini arttırmalarıdır.

Türk sinemasında pek görmeye alışık olmadığımız bu 'iki benzemez bir arada' temasını Handan İpekçi Büyük Adam Küçük Aşk'ta kullanmış. Ama ne yazık ki, bu temayı kullanan filmlerin başarısı için gereken iki karakter arasındaki çatışmayı, gelişmeyi hiçbir şekilde kuramaması bir tarafa, karakter çözümlemesini bile doğru yapamadığı için bu beraberlik baştan itibaren inandırıcı değil. Film beş yaşındaki Kürt kızı Hejar'ın, bulunduğu eve polisin yaptığı baskından kurtulup kimse fark etmeden karşı daireye, emekli yargıç Rıfkı Bey'in evine sığınması ile başlar. Emekli yargıç bu zoraki ev misafirini polise bildirmeyi nedense düşünmez ve filmin inandırıcılığı da hemen bu noktada sorgulanmaya ihtiyaç duyar. Tüm hayatını belli kurallara, belli bir sisteme, belli bir düşünce biçimine göre şekillendirmiş olan Rıfkı Bey, nasıl olur da birdenbire tamamen tüm yaşam tarzına aykırı olarak hareket edip kızı evde tutmaya karar verir? Besbelli film yapılabilsin diye! Rıfkı Bey yaşlıdır, uzun zamandır duldur, hanım komşusunun arkadaşlık üvertürlerini reddederek tamamen yalnız bir yaşamı yeğlemektedir. Ama gelin görün ki, aniden bu düzenli yaşamının içine düşüveren Hejar'ı ne polise verir, ne de kızın üzerinde bulduğu adresle temasa geçerek onu bir yerlere teslim etmeye niyetlenir (Filmin sonlarına doğru gittiği o adrese hemen gitmesi gerekmez mi?).Yargıç, en doğal şeymiş gibi evde Hejar'la yaşamaya başlar. Peki, bir düzen içinde yaşamaya alışmış emekli yargıcın plansızlığı ve bu denli ne yapacağını bilmeden günlerini küçük kızla öylesine geçirmesi, kabul edilebilir bir öykü gelişmesi olabilir mi? Üstelik ne yargıç Kürtçe bilmektedir, ne de küçük kız Türkçe. Yargıç, Kürtçe konuştuğu için küçük kızı habire azarlamakla kalmaz, eve gelen yardımcısının kızla Kürtçe anlaşmasını da yasaklar. Diğer taraftan kızı evde tutma konusunda ısrarlıdır. Böylece katıksız Türk milliyetçisi yargıcımız, aynı lisanı konuşamadığı, ne istediğini anlamaya da lüzum görmediği beş yaşındaki bir kız çocuğu ile aynı evde süresi belli olmayan bir yaşam kurmayı çok normal karşılamaktadır. Pes doğrusu! Ben bir emekli yargıç olsam 'yargıçları nasıl bu kadar mantıksız olabilen bireyler olarak çiziyorsunuz' diye Handan İpekçi'ye sorgu sual ederdim. Hani bu inandırıcılıktan nasibini almamış birlikteliği yutalım; bari karakterler arasında gelişen bir çatışma kurabilseymiş yönetmen. Ne yazık ki bu da becerilememiş. Tüm çatışma Yargıç Bey'in "Niye Türkçe konuşmuyorsun?" diye söylenip durması ve küçük kızın surat asmasından ibaret. Bir buçuk saat boyunca, bitmez tükenmez bir keçi boynuzu şeklinde bunu izliyoruz. Filmin dörtte üçü bittiğinde "eh, artık zamanı geldi" dercesine yönetmen, Rıfkı Bey'in tavrını birdenbire değiştiriyor. Bu da Altyazı okuru Fatih Kızılgök'ün dergiye yazdığı eleştiride belirttiği gibi, "Yargıç Bey televizyonda ard arda gelen üç görüntü izledi" diye oluyor. Üç görüntü ve şipşak; hoşgörü uzmanı, gülücükler saçan, anlayış abidesi yepyeni bir yargıç karşınızda. Dahası (herhalde vahiy indiğinden) Kürtçe "ağlama" diyen ve küçük kıza olan sevgisinden (?) kendi ağlayan bir yargıç. Buna karşılık somurtkan küçük kızımız da birden munis bakışlı oluvermiştir. Ve tahmin edilebileceği gibi yargıç 'doğru yolu bulmuştur'; ama küçük kız (film artık nasılsa iki saatini doldurduğu için) büyükbabasına teslim edilir. Bir 'iki benzemez' hikâyesindeki ilişkinin bu denli tekdüze işlendiği, karakter çözümlemesinin bu kadar beceriksiz olduğu bir başka film hatırlamıyorum. Böylesine yavan bir senaryonun Antalya'da en iyi senaryo dalında Altın Portakal alması ise şaka herhalde.

Senaryo, yargıçla küçük Kürt kızının ilişkisini veremeyince, filmin mesajı da havada kalıyor. Veya şöyle söyleyelim: "Daha anlayışlı ve hoşgörülü olalım", "Türkçe bilmeyen Kürtler de var, onlar konuşmasın mı yani" gibi (doğru) mesajlar sanki ilkokul dördüncü sınıf (hadi haksızlık etmeyelim, ileri üçüncü sınıf da olabilir) düzeyinde bir seyirci topluluğu hedeflenmişcesine basit bir şekilde verilmiş oluyor.

Filmin bir erdemini bulmak isteyip mesela görüntülere bakarsanız, durum gene vahim. Duru anlatım uğruna (Yine Fatih Kızılgök'ün yazdığı gibi) videodan çekilmişçesine düz perspektifler ve müsamere düzeyinde açılar ve kadrajlar görüyoruz film boyunca.

Oyunculara gelince; Antalya'da jüri özel ödülü alan küçük oyuncu Dilan Erçetin'in film boyunca iki biçim yüz ifadesi var sadece. Biri aksi, lanet, somurtkan; diğeri ise 'cici çocuk' ifadesi. Bu kadarı beş yaşındaki çocuğa ödül getirmek için yeterli diyorsanız, onu bilemem. Şükran Güngör gibi çok deneyimli bir oyuncu rolünde sırıtmıyor; ama bence karakterinin iyi çizilmemiş olduğunun o da farkında. Füsun Demirel (o her zaman iyi) ve İsmail Hakkı Şen'e diyecek yok da elinde hikâyeden, karakterinden ve filmden tümüyle kopuk bir fino köpeği ile dolaşan Yıldız Kenter'e ne demeli? Bu büyük oyuncu ne yer yer yama gibi duran karakterine, ne de gezdirdiği finoya ısınabilmiş sanki.

Son söz, Türk filmlerini değerlendiren belli bir eleştirmen grubuna: Kendilerinin de bazen kabul ettiği gibi 'çifte standart' uyguluyorlar ve Türk sinemasını kalkındırmak adına aşırı bir hoşgörü ile bakıyorlar başarısız bir sürü Türk filmine. İşte ben bunu Türk sinemasına bir hakaret olarak görüyorum. İş Türk filmini değerlendirmeye gelince çıtayı düşürüp, beklentiyi azaltmak ve değerlendirmeyi ona göre yapmak, 'bir Türk filmi için bu kadar yeter' tavrına girmek bir çeşit aşağılama olmuyor mu? Ben neredeyse (Ersin Pertan filmleri hariç) hiçbir Türk filmi için kötü bir eleştiri hatırlamıyorum. O zaman haksızlık olmuyor mu Masumiyet'e, Mayıs Sıkıntısı'na ve başarılı diğer Türk filmlerine. Büyük Adam Küçük Aşk, Türk-Kürt sorunsalı üzerine vermeye çalıştığı mesaj yüzünden ödül ve övgü toplamaktaysa, aynı konuda çok daha fazla doğruyu çok cesurca ve iyi bir sinema diliyle söyleyen Yeşim Ustaoğlu'nun Güneşe Yolculuk filmi niye öksüz bırakıldı peki? Yoksa söylenecek doğruların da sınırı mı var?


Mithat Alam