DAĞITIMCI ARANIYOR
DARREN ARONOFSKY'DEN DÜŞLERE AĞIT


İlk filmi Pi ile dikkatleri üzerine çeken Darren Aronofsky, ikinci filmi Requiem for a Dream ile başarısının tesadüfi olmadığını kanıtladı. Pi ülkemizde de gösterime girmiş ve hatırı sayılır sayıda izleyici filmi gördükten sonra Aronofsky'nin yeni işlerini merakla bekler olmuştu. Usta oyuncu Ellen Burstyn'ın filmdeki performansıyla en iyi kadın oyuncu Oscar'ına aday gösterildiğini hatırlatalım. Requiem for a Dream, yönetmenin stiliyle damgasını vurduğu, kabaca bir 'Amerikan rüyasının çöküşü' filmi.


Balık gözü objektifler, hızlandırılmış kareler, yavaş çekim, ikiye bölünen ekran, üst üste binen görüntüler, ters açılar ve her türlü kamera hareketi. Öyle gözüküyor ki, Darren Aronofsky'nin film anlatımında tek bir prensibi var: karakterlerin içinde olduğu ruh hali ile örtüşen her türlü stili kullanmak. Bazıları iğneleyici bir dille bunu MTV tarzı olarak niteliyor. Bazıları ise tüm bu karmaşık yapının arkasında öyküsünü de anlatmayı beceren yönetmeni alkışlıyor. Aronofsky'nin stilini sadece 'videoklip estetiği' olarak nitelemek yanlış olur; kategori, tanım ve kod tanımayan, estetik ötesi bir estetik bu. Aronofsky'nin sineması, ilk kez lego oynayan bir çocuğun yaratıcılığını barındırıyor sanki. Kendisine yapıştırılan tüm damgaları ve sınırlayıcı kategorileri görmezden gelip bildiğini okuyor Aronofsky.

İlk Pi ile çıktı karşımıza. Pi, 60.000 dolar maliyetle, New York sokaklarında "gerilla" tarzı çekilmiş bir film. Siyah-beyaz, 16 mm, bol grenli bir görüntü... Deliliğin ve zekanın sınırlarını araştıran, matematik ve felsefe içeren bir senaryo... Orbital, Clint Mansell, Aphex Twin, Gus Gus, Spacetime Continuum gibi grupların şarkılarından oluşan çarpıcı bir soundtrack... Kısa plan ve tekrarları kullanarak bir spiral gibi döngüsel bir yapı oluşturan, kurguyu ön plana çıkaran bir anlatım... Sonuç olarak Darren Aronofsky Pi ile, 1997 Sundance Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü aldı. Pi gecikmeli de olsa geçtiğimiz yıl ülkemizde de vizyona girdi ve bağımsız sinemayı takip eden küçük bir kitleyi etkilemeyi başardı. Dünyada ve ülkemizde para sıkıntısı çeken pek çok sinemacı için bir örnek oluşturarak, bir nevi "kült" film haline geldi.

Aronofsky, Pi'den sonra Requiem for A Dream ile çıktı karşımıza. 2000 tarihli film şu ana kadar ülkemizde vizyon görme şansı bulamadı. Fakat Pi'den etkilenerek Aronofsky'nin adını bir köşeye yazmış bir kesim sinemasever onu DVD aracılığıyla takip etmeye devam ediyor. Requiem for a Dream, Hubert Selby Jr.'ın aynı adlı romanından, Selby ve Aronofsky tarafından ortaklaşa senaryolaştırılmış. Filmin başrollerinde, geçen yıl Şeytan'da (Exorcist) yaklaşık otuz yıl önceki halinde izlediğimiz tecrübeli aktris Ellen Burstyn'in yanı sıra, Dövüş Kulübü'ndeki (Fight Club) kısa rolüyle tanınan Jared Leto ve Dark City ile parlayan Jennifer Connely yer alıyor.

Requiem For a Dream, bazı özellikleri ile Pi'ye benzese de, bazı özellikleri ile de ondan fazlasıyla uzaklaşıyor. Bunların başında siyah beyazdan renkliye yapılan geçiş geliyor. Aronofsky, renk kullanımını anlatımının önemli bir öğesi haline getiriyor. Yaz mevsiminden kışa doğru ilerleyen bir öykü anlatan Aronofsky, kullandığı renklerin tonlarını mevsimler ile bağlantılı olarak değiştiriyor. İlk başta fazla gösterişli hatta yavan gibi gözüken bu anlatım, Aronofsky'nin imgeleminin ulaştığı uç noktalara şahit olduktan sonra oldukça özgün bir hal alıyor. Film sadece yazdan kışa, sıcaktan soğuğa değil, gerçekten rüyaya doğru yol alıyor; rüya benzeri atmosferi yaratmak için renkler ve ışıklandırma Aronofsky'nin en önemli araçlarına dönüşüyor.


Pi'deki grenli görüntüler Requiem For a Dream'de yerini parlak ve pürüzsüz bir görüntüye bırakıyor. Siyah beyaz arasında gidip gelen aşırı kontrastlı ışık ve renk skalası da, çok renkli ve çok boyutlu bir görselliğe dönüşüyor. Fakat Requiem for a Dream'i Pi'den ayıran sadece bu tip biçimsel özellikler değil. Pi'de tek bir kişinin psikolojik dünyasını yansıtan Aronofsky, Requiem for a Dream'de çok karakterli bir öykü anlatıyor. Aslında öykü demek yanlış olur; çünkü Requiem for a Dream başlangıcı bitişi olan bir öykü anlatmaktan ziyade dört kişinin hayatındaki bir yılı alıyor ve bu zaman sürecini öyküleştiriyor. Tüm film bu dört karakter arasında gidip gelen paralel kurgu aracılığı ile anlatılıyor. Bir başka deyişle film, kırılma noktalarını ve dramatik anlarını, farklı insanların çürüyüşe doğru ilerleyen hayat çizgilerini paralel bir şekilde aktaran anlatım biçimi sayesinde yaratıyor. Son zamanlarin bildik, klişe, çok karakterli filmlerinin tersine, karakterlerin kaderleri kesişmiyor, zamanla ayrılıyor; her biri farklı bitiş noktalarında dekadansı yaşıyor.

Requiem for a Dream aslında kabaca bir "Amerikan Rüyasının Çöküşü" filmi. Ve bu açıdan bakıldığında bazıları tarafından oldukça klişe ya da yavan da bulunabilir. Bağımsız Amerikan sinemasının son dönemlerde işlediği tüm motifler Requiem for a Dream'de de mevcut: İngilizce'de "disfunctional family" olarak adlandırılan işlevini yitirmiş bir aile portresi, suburban (banliyö) çevresi ve bunaltıcı atmosferi, televizyonun hayatımızda kapladığı yer ve medya eleştirisi... Tüm bunlar Requiem for a Dream'de mevcut. Fakat ben şahsen Aronofsky'nin konuya farklı bir bakış getirdiğini düşünüyorum. Bunu da konuya tek bir taraftan değil farklı açılardan yaklaşarak yapıyor Aronofsky. Requiem for a Dream'de "bağımlılık" temasının ön plana çıktığını ve diğer tüm alt-metinlerin bu temaya ilişkili olarak filmde yer aldığını görüyoruz. Bu da Aronofsky'ye aynı kavramın farklı yüzlerini göstermek için bir alan oluşturuyor.

Bağımlılık kavramının iki ayrı yüzü, annenin ve oğlunun paralel hikayelerinde gözler önüne seriliyor. Bir tarafta annenin televizyonun tutsağı haline gelişi, diğer tarafta oğlunun uyuşturucu müptelalılığı (Daha ilk sahnede anne ve oğlu, ekranı iki parçaya bölerek ayırıyor Aronofsky ve filmin tematik yapısının orijinini oluşturuyor). Requiem for a dream, sistemin birbirinden çok farklı şekillere bürünmüş iki ayrı uç noktasını gösteriyor. Her iki bağımlılığın da çıkış noktasında, modernitenin özünü oluşturan "mutluluk" miti yatıyor. Bir tarafta annenin kapitalist düzenin kendisine sunduğu sahte rüyaların esiri olması, diğer tarafta oğlunun uyuşturucular ile kendine sahte rüyalar enjekte etmesi. Sistemin onayladığı bir mutluluk arayışının yanında sistemin tam anlamıyla zıddında yer alan bir mutluluk arayışı. Diğer bir deyişle, Amerikan kabusunun iki ayrı yüzü.

Bunları göz önüne aldığımızda Aronofsky'nin sorguladığı kavramın "mutluluk" olduğunu görüyoruz. Modernitenin doğurduğu mutluluk mitinin peşinde nasıl da çürüyüşe sürüklendiğimizi, nasıl da hiçbir zaman varolmayacak soyut bir duygunun ardından koşarak hayatımızın tümünü geçirdiğimizi anlatıyor Requiem for a Dream. Pi'deki, hiçbir zaman çözemeyeceği bir problemin cevabını arayan karakter gibi Requiem for a Dream'deki insanlar da gerçekleşmeyecek sahte bir mutluluğu arıyorlar. Güneş imgesi Pi'deki karakter için ne anlama geliyorsa, mutluluk kavramı Requiem for a Dream'deki insanlar için o anlama geliyor belki de: "Güneşe bakarsan kör olursun."

Requiem for a Dream'de kullanılan görsel efekt ve stiller özellikle filmin ilk kısımlarında biraz aşırı gibi gözüküyor, fakat film ilerledikçe Aronofsky'nin tüm bunları sadece karakterlerin içinde bulunduğu durumla örtüştüğü noktalarda kullandığının farkına varıyorsunuz. Aronofsky tutarlı bir estetik yapı oluşturmayı başarıyor. Kendisiyle yapılan bir röportajda Requiem for a Dream için "Bana yapabileceğiniz en büyük hakaret, bunun bir MTV filmi olduğunu söylemeniz olur. MTV'nin buluşlarına saygı duyuyorum -hatta bazılarını araklıyorum- ama genel olarak arkası boş stiller bunlar. Oysa biz anlatımı desteklemediği sürece stilize teknikleri kullanmıyoruz, bu bizim prensibimiz" diyen Aronofsky, önemli olanın kamerayı doğru yere koymak olduğunu ve bu konuda kendisine Kurosawa'yı örnek aldığını söylüyor. Requiem for a Dream'de Ellen Burstyn'in televizyon karşısında sallanarak yürüdüğü sahne ise yönetmenin Fellini'ye saygı duruşu. Tüm bu isimler Aronofsky'nin sinemasına çok uzak gibi gözükebilir fakat yazının başında da belirttiğim üzere kalıplara sokulamayan, sınır tanımayan, her türlü etkileşimi içinde barındıran bir tarzı var Aronofsky'nin.

Şu sıralar, Warner Bros. için çekeceği Batman serisinin beşinci filmi, Batman: Year One'ın senaryo yazımı ile uğraşan Aronofsky, kendisi için ideal kariyerin, sırayla bir Hollywood filmi, bir deneysel bağımsız film çekmek olduğunu söylüyor. Pi ve Requiem for a Dream ile bağımsız sinema çevrelerinde önemli bir yer edinen Aronofsky'nin, Batman 5 ile Hollywood serüvenine nasıl başlayacağı merak konusu. Umarız Türkiye'deki sinemaseverler Batman: Year One, 2002'nin sonlarında vizyona girmeden yönetmenin ikinci filmi Requiem For a Dream'i beyazperdede izleme şansına kavuşurlar.


Fırat Yücel