"Festival gibi Vizyon" mu "İllüzyon" mu?


      Kasım ayının üçüncü haftasında çekilen Alkazar Sineması'nın girişindeki film afişlerinin fotoğrafı, vizyonun tarihi bir dönemini gözler önüne seriyor ve enteresan bir 'kayıt' olma özelliği taşıyor. Geride bıraktığımız ay, Türkiye'deki sinema salonlarına dünyanın çeşitli ülkelerinden filmler konuk oldu. Geçici bir süre için Hollywood'un vizyondaki egemenliği sekteye uğradı bile diyebiliriz. Filistin, İsrail, Danimarka, İngiltere, İrlanda, İspanya, Fransa, Türkiye yapımı filmler vizyonu neredeyse uluslararası bir festival görünümüne büründürdü. Bu, dağıtımcıların bilinçli bir uygulaması olmaktan ziyade daha çok rastlantılar sonucu oluşan bir tabloydu kuşkusuz. Fakat diğer yandan da önemli bir gerçeği açığa çıkarıyordu: yeni ve küçük çaplı dağıtımcı şirketlerinin çoğalması sonucu az kopyalı alternatif filmler vizyonda kendilerine yer buluyorlardı. Yeni oluşumlar beraberinde çeşitlilik getiriyordu.

      Bu çeşitliliğin en güzel tarafı, vizyon seyircisini farklı sinemasal tatlar ile buluşturması. Hollywood, kuşkusuz büyük ölçüde kaliteli filmler üreten bir endüstri ve zaman zaman bu filmler arasında hem içerik hem de anlatımsal açıdan sinemaya yeni boyutlar kazandıran filmlerle karşılaşıyoruz (Bununla birlikte her iyi filmin yeni bir şeyler ortaya koyması gerektiği gibi bir koşul da yok). Fakat Hollywood dışında da sinema üretilmeye devam ediyor ve bu filmlerin vizyona girmesi çok önemli çünkü sinema diğer sanat dallarından farklı bir özellik taşıyor. Sinema dışındaki sanat dallarında "tüketici"nin daha büyük bir seçim özgürlüğü var. Mesela müzik dinleyicisi, istediği CD'yi ya da kaseti satın alma özgürlüğüne sahip. Popüler olmayan CD'lerin peşinde ise, kendine hitap edecek çeşitli alternatif ve alt-kültür ürünlerinin satıldığı dükkanlar bulması hiç de zor değil. İnternet üzerinden alışverişin gelişmesi ve MP3 formatının gelişmesi ile birlikte müzik dinleyicisi her istediği ürüne ulaşma olanağına sahip hale geldi. Oysa sinemada durum farklı. Çünkü eğer sinemanın sinemada izlenmesi gerektiğine inanıyorsanız (ki vcd ve dvd piyasalarının büyüme oranlarının artmasına rağmen halen böyle bir kaygının paylaşıldığını söyleyebiliriz, sonuç olarak 'film'in eğer bir aurası varsa, bu aurayı hissedebileceğiniz mekân sinema salonu) seçim şansınız vizyondaki filmler ve çeşitli kurumlarda yapılan alternatif gösterimler ile sınırlı.

      Geçtiğimiz ay sinemaseverin seçim özgürlüğü maksimize edildi diyebiliriz. Filmlerin iyi ya da kötü olduğu tartışılır fakat ortada bir çeşitlilik vardı. Sinemasever, Hollywood'un kendisine sunduğu imgelem ve düş gücünün dışındaki diyarları da ziyaret etme imkanına sahip oldu. Kedma'da İsrail devletinin doğduğu günleri ziyaret etti, Yahudilerin yaşadığı aidiyet problemi ile yüz yüze geldi. Kanlı Pazar'da İrlanda'da bir günde yaşananları belgesel üslubu ile izledi, IRA'nin kuvvetlenişinin ardındaki nedenler hakkında düşünme imkanına sahip oldu. Konuş Onunla'da bolca düşündüren bir Almodovar ile karşılaştı; iletişimsizlik, bencillik, gündelik hayatta iktidar ilişkileri gibi konulara kaya yordu. Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca'da festival dışında 'dogma' ile ilk kez tanıştı, insan ilişkilerini doğal bir üslupta gözlemledi. Kutsal Direniş'te her şeye rağmen Filistin'de de sinema üretildiğini gördü, Filistin-İsrail arasındaki sorunlara ve halklar arasındaki iletişimsizliğe tanık oldu. Taraf Tutmak'da ikinci dünya savaşının sonrasını ziyaret etti ve taraf tutmayan bir filmde sanatçı-politika arasındaki ilişkiler hakkında düşünme imkanına sahip oldu. Hergün Başka Bir Bela'da oldukça marjinal bir konuya, cinsel ilişki sırasında şiddete eğilimli hale gelen insanların acılarına, toplumla uyuşma çabalarına tanıklık etti. Ve en önemlisi, 9'da kendi ülkesindeki gündelik hayattaki iktidar ilişkileri ile karşı karşıya geldi, işlenen bir suçta toplumun kendi iç mekanizmalarının payını gördü. Ve... diğer yandan her şeye rağmen Hollywood tercihini yapmakta da özgürdü, çünkü sonuçta az kopyalı tüm bu filmler vizyondaki Hollywood film sayısını azaltmamıştı. Ve unutmamalı ki, bu maksimize edilmiş özgürlük ne yazık ki yolu Beyoğlu'na düşmeyenler için birşey ifade etmiyor. Umarız, bu filmler İstanbul dışında diğer kentleri de dolaşma şansı bularak ülkemizdeki sinema kültürünün gelişmesine katkıda bulunur.

      Alkazar Sineması'nı ve vizyonu hep böyle görmek dileğiyle...

      Fırat Yücel


Gelecek sayıda Altyazı'da:

Tom Tykwer ile özel söyleşi
Pitof ile özel söyleşi
François Ozon portre
Ken Loach Portre
Patrice Leconte Portre
Selanik Film Festivali
!F 2.AFM Bağımsız Film Festivali
Bir kısa film senaryosu yazmak üzerine
Cin Aynası Sevin Okyay
Tez Evet/Hayır
Uzak Sanal Tartışma

      Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Aralık 2002 sayısının Altyazı'dan bölümünden alınmıştır.

 

Sinema yazarlarının verdikleri yıldızları önemsiyormusunuz?

 Önemsiyorum
 Takip ediyorum,       dikkate almıyorum
 Takip etmiyorum


Sinema rehberiniz