Ziba

Paylaş

Kadın bedeninin ‘bakış’la hem var olup hem de hapsolduğunu görünür kılan deneysel bir yapım.

Aslı Özgen Tuncer

Ali Farkhonde’nin Ziba’sı, bir kadına şiddet hikâyesi olarak tarif edilebilir. Birçok muğlaklığa izin veren gedikli anlatım tarzının katman katman serdiği onlarca ihtimali, varsayımı ve izahı bir kenara bırakarak, filmin fiziksel saldırıya uğrayan bir kadını odağına aldığını söyleyebiliriz. Sadece bu sınırlı okumayla bile Ziba, kurduğu gerçeküstü atmosfer ve sembol yüklü görsel dünyayla övgüyü hak ediyor. Ancak Ziba’nın gücü veya ilginçliği bununla sınırlı değil.

Bir başka düzlemde Ziba sinemada ‘bakış’ kavramı üzerine görsel bir tefekkür egzersizi olarak okunabilir. Bu bağlamda, filme adını veren ana karakterin maruz kaldığı fiziksel şiddeti, kameranın ‘bakış’ının ve kadının görsel bir nesneye dönüşmesinin şiddetiyle özdeşleştirmek mümkün. Ziba’nın altında yatan prensip, pekâlâ Samuel Beckett’ın Film (1966) yapıtının altında yatan Berkeleyci prensiple ortak: Esse est percipi. Var olmak (duyusal olarak) algılanmaktır. Bu anlamda Ziba görmek, görülmek, görünmek
ve görüntüye maruz kalmak arasındaki sınırları kurcalıyor. Filmin ilk sahnesinde flu başlayıp giderek netleşen görüntü, bizi bir görme eyleminin (bir uyanışın?), bir bedenin içine yerleştiriyor. Daha sonra, rüya mı, gerçek mi, hatıra mı olduğuna dair hiçbir ipucu vermeyen bir evrende buluyoruz kendimizi. Bir ormanda Ziba’nın yürüyüşüne, dinlenişine, doğayı dinleyişine tanıklık ediyoruz. Bir diğer sahnede Ziba’yı manzarayı izlerken seyrediyoruz, ancak manzara kadraj içinde kadrajla bir sinema perdesi gibi görünmekte. Burada Ziba, arkasını dönüp izlendiğini fark ettiği noktada, canhıraş bir hamleyle kaçmaya başlayacak. Ancak kameranın kadrajı âdeta bir ağa dönüşecek, Ziba’nın imgesi kadrajın dışına çıkamadan esir alınacak. Sinemada ‘bakış’ın her daim erkek bakışı olduğu önermesine en net burada yakınlaşıyoruz. Öyleyse kadın bedeni, sinemada, her daim bir şiddete maruz kalır. Kadın için kamera tarafından algılanmak paradoksal biçimde hem var olmak hem hapsolmak anlamına gelir. Bunun kırılması, kadının kendi bakışını yeni bir dile tercümesiyle mümkün olacaktır.

Ziba’nın son sahnesinde, ilk andaki bakış açısı çekimine geri dönüşü ve kameraya tutulan aynayı bu bağlamda anlamlandırmak mümkün olur. Siyahlar içindeki (suretsiz) kadının elindeki ayna, kuşkusuz Maya Deren’in Meshes of the Afternoon (1943) filmindeki sahne kadar Beckett’ın Film’inin son sahnesiyle de akrabadır: Algılanmak, görülmek, görünmek bir şiddete maruz kalmaktır. Öyleyse özne, nerede başlar ve nerede biter?

Ali Farkhonde kimdir?
1986’da Tahran’da doğdu. 2007’den bu yana İstanbul’da yaşıyor. Deneysel filmler yapan Farkhonde’nin işleri arasında Iron and Feelings (2010), Breaking Waves (2012), Tenakuz (2013) ve Ziba (2016) sayılabilir.

Paylaş