Adalet İçin Tarafım, Pınar Selek’in Yanındayım

Paylaş

Aykut Atasay, Türkiye’de hukuksuzluğun simgesi haline gelen Pınar Selek davasını konu alan belgeselini anlatıyor.

SÖYLEŞİ: DİLEK AYDIN

Sizi Bursa’daki homofobik futbol taraftarlarını konu alan Yürüyoruz’la (2006) ve ardından yaptığınız sahte belgesel Travestiler (2007) ile tanıdık. Belgeselle aktivizm arasındaki bağdan bahseder misiniz? Sizin için hangisi önce geliyor?
2006’da yaptığım Travesti Terörü ile ardından gelen Yürüyoruz, Travestiler ve Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme (2009) belgeselleri, Eryaman’daki travestilerin yaşadığı kırımla ilgili videom hep lgbt hareketiyle aramdaki organik bağdan çıkan işler oldu. Adalet için Tarafım, Pınar Selek’in Yanındayım belgeseli de ‘Hâlâ Tanığız Platformu’yla olan bağımın bir sonucuydu. Cinsel yönelim/cinsiyet kimliği konularında ya da Pınar’ın davasında, sosyal adalet arayışında olan, hakim söylemin ötesine geçerek kendi varoluşsal gerçekliklerini ortaya koymak isteyen ve kendi sızıntı alanlarını yaratmaya çalışan oluşumların bir parçasıydım. Bu yüzden ortaya çıkan işler kaçınılmaz olarak aktivist işler oldu ve lgbt hareketiyle ya da ‘Hâlâ Tanığız Platformu’yla birlikte yürüyüp gittiler. Bu süreçte sadece, belgesel sinema dersinde bitirme projesi olarak hazırladığım -Luis Buñuel’in Ekmeksiz Toprak (Las Hurdes, 1933) belgeselinden etkilenerek çektiğim- Travestiler’i bağlam dışında tutabilirim.

Pınar Selek filmi nasıl gelişti, projeye neresinden dahil oldunuz? Bir kolektifle iş yapmak nasıl bir tecrübeydi? Ne tür yöntemler kullandınız, arşiv görüntülerine ulaşmakta zorlandınız mı? Dava süreci yüzünden herhangi bir kısıtlama ya da oto-sansür yaşandı mı?
Pınar homofobi, transfobi, toplumsal cinsiyet rolleri, militarizm üzerine araştırmalar yapan bir barış aktivisti ve sokaklarda var olan bir sosyal bilimci olmasının dışında, canım kadar sevdiğim ve bana birçok konuda ilham veren birisi. Travesti Terörü ve Yürüyoruz belgesellerinde yer almıştı ve bu vesileyle daha da yakınlaşmıştık. Başına örülen bu trajikomik oyunda ona destek olmak, bağımsız ve özgür bir akademi, yaşam, alan isteyenlerin bir araya gelip kurduğu ‘Hâlâ Tanığız Platformu’nun çekirdek çalışma grubu zaten tanıdığım insanlardan oluşuyordu.

Bir toplantıya katılıp böyle bir belgesel çeksek nasıl olur diye ortaya attığımda herkes çok heyecanlanmıştı. Lambdaistanbullu eşcinsel/biseksüel kadınlarla da Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme’de kolektif bir iş çıkarmıştık, keza bu belgeselin yapılma süreci de öyle gelişti. Küçük bir ekiple iş üretmekten elbette farklı çoğul olmak; bazen süreci hızlandırırken bazen de yavaşlatıyor. İhtiyaçlara ulaşmak konusunda, yaratıcı olmak konusunda bulunmaz bir fırsatken, ortaklaşmak, uzlaşmak ve netleşmek için bir diğer toplantıyı beklemek de süreci yavaşlatabiliyor. Ama benim için sorun olmadı çünkü tüm beklemeler projenin demlenmesine ve evrilmesine sebep oldu. İki kolektif belgesel de, kâğıt üstündeki hallerinden bambaşka hallere dönüştüler. Bu grup çalışmaları da yönetmen sıfatımla kontrol delisi ve dediğim dedik olma hallerimle karşılaşmamı sağladı tabii bir taraftan. Ve, evet, dava sürdüğü için kullanılan her kelimeye çok özen gösterildi, bu konuda özellikle Pınar’ın avukatları çok yardımcı oldular.

Filmin gösterimleri nasıl yapılıyor, bu konuda nasıl bir strateji uyguluyorsunuz? Filmin nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz?
Aktivist bir oluşumun içinde üretilen bir iş olunca, dalgaların boyutları ve ulaştıkları yerler çok daha büyük ve bilinemez oluyor. Normalde bir ya da iki kişi sorumluyken bir filmin dağıtımı konusunda, bu sefer hemen herkes çok önemsediği ve kendisini projenin bir parçası hissettiği için mümkün olan her fırsatı kullanmaya çalışıyorlar. Basın toplantılarına, tiyatro gösterimlerine, seminerlere, üniversitede derslere eklemlenen bir iş oluveriyor. Elimizde sadece on dakikalık bir filmimiz olmasına rağmen gösteriminin ardından bir buçuk saatlik bir söyleşi yapılabiliyor. Eşcinsel olmayan biri homofobiyle ilgili bir belgeselin önemini hem toplumsal hem kişisel olarak içselleştirdiğinde; Pınar’ın davasının kendi özgürlüğüyle ilişkisini gördüğünde birileri, o zaman bağımsız olarak çekilmiş belgeseli sırtlamış birkaç kişi değil, hiç tanışmadığın insanlar da taşımaya başlıyor filmi. Benim değil bizim filmimiz, birinin davası değil, bizim meselemiz oluveriyor bir anda. Filmin ya da mevzunun etkili olduğunu bu gösteriyor sanırım, sadece izlemekle kalmak değil, sırtlamak da filmi, süreci. Belgesel(ler) de buna davet zaten; temas kurdurmak, dokunmak, hatırlatmak sevgiyi ve dayanışmayı, sadece bu.

Üzerinde çalıştığınız başka projeler var mı?
Şu an önümde gördüğüm bir film projem yok, ama emin olduğum tek şey var, daha az konuşkan işler üretmek istiyorum.

Aykut Atasay Kimdir?
1982’de İstanbul’da doğdu. Siyaset Bilimi, Film Çalışmaları, Modern Türkiye Tarihi ve Kadın Çalışmaları üzerine çeşitli üniversitelerde öğrenim gördü. 2004 yılından itibaren kısa filmler ve belgeseller çekti. Şu an bir yoga okulunda çalışıyor ve aynı zamanda yoga hocalığı yapıyor.

ALTYAZI.NET periyodik olarak seçtiği bir kısa metraj filmi ‘Ayın Kısası’ bölümünde yayınlıyor. Eğer kısa filminiz dijital ortamda izlenebiliyorsa, altyazi@altyazi.net‘e ‘Ayın Kısası’ başlıklı bir e-posta yollayıp filminizin izlenebileceği linki bize iletebilirsiniz.

Paylaş