Çağrılmayan Yakup

Paylaş

Edip Cansever’in şiirini yedi sekiz dakikalık bir filme, birkaç imgeye sığdırmak mümkün müdür?

Abbas Bozkurt

Ezgi Kaplan’ın Tuzla tersanesinde iş cinayetlerine kurban giden emekçilere adadığı Çağrılmayan Yakup’u izlediğinizde, Edip Cansever’in meşhur Yakup’uyla ne ilgisi olduğu sorusu aklınıza gelebilir pekâlâ, hatta gelmelidir. Bir nehir gibi çağlayıp hem tek bir rahatsız ruhun titreşimlerini hem de koca bir toplumun iştiyakını yankılayan, satırların birikmesiyle giderek üzerinize doğru yüksek debiyle akan, buz gibi bir suda sizi yüzdürüp hem dinçleştiren hem de çarpan bu kallavi şiiri yedi sekiz dakikalık bir filme sığdırmak mümkün müdür bir kere? Cansever’in imgeleminin farklı titreşimlerini birkaç imgeye sığdırmak tehlikeli değil midir? Ezgi Kaplan, filmin ismini Cansever’e bağlayarak, kimsenin altından kalkamayacağı ağır bir yükü omuzluyor. O yükün altında ezilip sesini tümden kaybetmemeyi, hem anlatısal hem de görsel boşluklara verdiği kıymetle, kadraja girmesine izin verdiklerinin duruluğuyla sağlıyor.

İki üç cümleyle özetlenebilecek bir görsel dünya yaratıyor Kaplan. Ölenin ardından yas evinde kapı eşiğine bırakılan bir ayakkabı var odakta. Daha doğrusu, eşiğe bırakılan onlarca, yüzlerce ayakkabı… O ayakkabıları sırtındaki çuvalda taşıyan adam (Yakup?) denizin eşiğine doğru gidip boşluğa bakıyor birkaç kez. “Kurbağalara bakmaktan” gelen o belki. O ayakkabıları yüklenirken, Tuzla’da ekmeği peşinde yitip giden onlarcasını da yükleniyor sırtında. O ağır yükle denize bakan adam, yahut Yakup, “Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği/Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup”, sermayenin göz göre göre ölüme sürüklediklerine bakıyor ya da onların bakışını cisimleştirip suyun sonsuzluğuna doğru dikiyor gözlerini. Çağrılmayan, adı olmayan Yakup’a sabitliyor bizi burada Kaplan’ın kamerası. Yakup’un olası titreşimlerinden birkaçına odaklanmayı, o çağıldayan nehirden, genişledikçe genişleyen satırların arasından yüzeye çıkan bir dubaya yapışmamızı sağlıyor.

Kaplan bir yandan da, Cansever’in taşlara çarptıkça yankılanıp genişleyerek ruhumuzu saran, her yanımızı ele geçirebilecek denli çoğalan sesini, Yakup’un baktığı denizin boşluğu üzerine bindirmemize olanak tanıyor. O suyun üzerine ne istersek bindirebiliyoruz bundan sonra. Yakup… ya da Yusuf, “Telaşlı, aç gözlü kurbağalara” bakmaktan geliyor belki. “Ben sanki Yusuf/Ve Yusuf değil/Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum/Ve durmuyorum. Ben işte Yakup/Yok artık karıştırmıyorum”.

Denize bakan adamı, Yakup ya da Yusuf’u yalnızca bir kez tersaneye doğru yol alırken, yorgun adımların aşındırdığı patikanın üzerinde bir gri caddeyi geçerken görür gibi oluyoruz. Ama cinayet mahalline, tersanenin içine hiçbir zaman girmiyoruz. Tuzla’ya suyun karşı yakasından, denizin ötesinden bakıyoruz. Aradaki suya her türlü duyguyu, yası, kederi, umudu sıkıştırmak mümkün. Aradaki suda, Yakup’un çuvalında biriktirip sonra topluca salıverdiği ayakkabılar yüzüyor. Eşikte bırakılanlar…

Ezgi Kaplan kimdir?
Bilgi Üniversitesi’nde Sinema-TV yüksek lisans programını bitirdi. İrmik Helvası filmiyle (2009) çeşitli festivallere katıldı. 2010’da NISI MASA’nın organize ettiği İstanbulexpress projesi kapsamında çektiği Kov Kovi/Yan Yana belgeseli Cannes’da, Eleştirmenlerin Haftası’nda gösterildi. Çağrılmayan Yakup (2010) yüksek lisans bitirme projesidir.

Paylaş