Kardeşler

Paylaş

İki sevgilinin tensel yakınlıkları üzerinden bedenin, bakışın ve kameranın sınırları üzerine düşünen bir kısa film.

Aslı Özgen Tuncer

Deniz Buga’nın ödüllü kısa filmi Kardeşler (2003), yatakta uzanan iki sevgilinin çıplak bedenleriyle açılıyor. Film boyunca çok az değişen bu açılış kadrajına hapsolan iki sevgili, sınırlı alan içindeki yaratıcılığın sonsuzluğunu anlatırcasına, çeşitli bedensel oyunlar oynuyorlar. Biri yumruğunu sıkarken, diğeri onu açmaya çalışıyor örneğin. Baş başa verip uyukluyorlar bir an, bir başka an ise tıpkı kediler gibi başlarını birbirlerine sürttüklerinde saçların temasından gelen sesi bile duyabiliyoruz. Tendeki usul bir dokunuş, her tekrar ettiğinde farklı bir anlam üretiyor: Bir keresinde sevecen, sonra erotik, sonra sert ve sonra şiddetli olabiliyor.

Buga’nın kısa filmlerinde beden sık rastlanan bir tema. Ancak beden mefhumu, sanatçının işlerinde ‘sınır’ ve ‘performans’ üzerine düşünmeyi de beraberinde getiriyor. Bu nedenle Kardeşler özelinde ‘ten’den bahsetmek, bedenin sınırları üzerine düşündürmesi bakımından belki de daha doğru. Filmde tenin içerisi-dışarısı, yakınlık-uzaklık, acı-zevk, arzu-kanun eksenindeki sınırları test ediliyor. Tüm bu sınırların ortaya saçıldığı, sınandığı ve müzakere edildiği bir oyunbaz kesiti izliyoruz.

Kardeşler’de, aynı yatağı paylaşan bu ikilinin birbirleriyle ne kadar rahat olduklarını, birbirlerinden ne kadar rahatsız olduklarını ya da aynı şekilde kameranın bakışı karşısında ne kadar rahat veya rahatsız olduklarını kestirmek güç. Daha doğrusu, hem birbirleri hem de kamera karşısındaki performans kaygısı yahut rahatlık da sürekli değişiyor, dönüşüyor. Birbirlerinin tensel sınırlarını yoklayan sevgililer gibi, Buga’nın kamerası da ‘görüntünün tenini’ yokluyor. Karakterlerine temas etmenin yollarını arıyor: Onları sürekli izleyen obsesif bir bakış mı, yoksa aşırı yakın planlar mı daha etkili? Bir yanıt yok, her ikisinin de yarattığı apayrı yakınlıklar veya irkilmelerle daha çok ilgileniyor Buga. Bu nedenle Kardeşler, sadece iki karakterin mahremiyle sınırlı değil. Film, üçlü bir mahremiyet alanını keşfediyor daha ziyade. Kameranın da bir karakter olarak, filmde üçüncü bir kişi olduğunu kuvvetle hissediyoruz. Bu bakımdan film, aynı zamanda canlı kaydedilmiş bir performans. Bu ikilinin, üçüncü bir varlık karşısında nasıl davranacaklarını keşfeden bir kayıt.

Filmde kameranın spektral yani bedensiz varlığını, sevgililerin en mahrem anlarında bile yalnız olmadığını anımsatan bir unsur olarak da okumak mümkün. Bu noktada, toplumsal kimliğin edinilmesinde ‘bakış’ın ve ‘imaj’ın rolünü ayna imgesi üzerinden anlatan Jacques Lacan akla geliyor. Ancak Buga’nın kamerası, bu mahrem alanı çok katmanlı bir toplumsal bakışın nesnesi yaparak, sınırları bulanıklaştırıyor ve böylelikle Lacan’ın kurmuş olduğu modeli ‘kuir’leştiriyor. Filmin performans boyutu, toplumsal cinsiyetin bir dizi performanstan ibaret olduğunu kuramsal dünyamıza kazandıran Judith Butler’ın düşününden izler taşıyor.

Deniz Buga Kimdir?

1982 yılında İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji ve tarih bölümlerinde okudu. Üniversite bünyesindeki Mithat Alam Film Merkezi’nde film çalışmalarında bulundu. Ardından New York Üniversitesi’nde Film Yapımı yüksek lisansı 
yaptı. 2011-12 yıllarında Amsterdam Rijksakademie’de misafir sanatçı olarak bulundu. Kısa filmlerinde kişisel hikâyelere, şehir ve eşcinsellik temsillerine odaklanıyor.

Paylaş