Kaybolmayın Çocuklar

Paylaş

Mayıs ayında Tuzla’daki Ermeni yetimhanesi Kamp Armen’e yıkım ekiplerinin girmesiyle yeni bir direniş süreci başladı. Kampın toplumsal hafızamızdaki yerini gözler önüne seren Kaybolmayın Çocuklar’ı yönetmeni Gülengül Altıntaş anlatıyor.

Söyleşi: Dilek Aydın

Kaybolmayın Çocuklar Kamp Armen’in maruz kaldığı gasp edilme ve kimliksizleştirilme sürecini gözler önüne seriyor. Filmi yapma sürecinizde tanıklardan dinlediklerinizi ve filmdeki karakterlerin nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız?
Filmdeki karakterler Kamp Armen’in çocuklarının birinci tekil şahıs yaşam anlatılarına dayanarak oluşturulmuş, kolektif karakterler. Kimiyle görüşerek, kimiyle yazışarak (çünkü artık çoğu Türkiye’de yaşamıyor) yaklaşık kırk kişiyle yaptığımız görüşmeleri derledik. Hatta diyalogların birçoğu doğrudan o görüşmelerin kaydından alındı. Bu görüşmeler, filmin senaryosu kadar dramatik tonunu da belirledi; film sinematografik olarak da onların diliyle konuşsun istedik. Ne kadar anlatılırsa anlatılsın kampın orada büyüyen insanlar için anlamını kavramamız çok zor. Ermenilerin anlatılarında kayıpların yarattığı, hiç dillendirilemese de kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir boşluk duygusu var. Öyle bir boşluk ki, insana dolması mümkün değilmiş gibi geliyor. Bu nedenle filmde, boşluk duygusunu, otuz yıldan uzun süredir atıl bırakılmış kampın terk edilmiş mekânı üzerinden kurmaya çalıştık.

Yola çıktığımızda benim niyetim bir belgesel yapmaktı ama kampın çocukları kurmaca bir film istediler. İzleyenler etkilensin, ağlasın, acılarına ortak olsun istiyorlardı. Kurmaca bir filmin daha fazla insana, daha etkili bir şekilde ulaşacağını düşünüyorlardı. Kampın geri alınmasını mümkün görmüyorlardı. Hayat hikâyeleri kazanımlarla değil kayıplarla örüldüğü için belki, sanki bu film vesilesiyle kampla vedalaşmak istiyorlardı. Yıkıldıktan sonra çocuklarına izletip “bakın biz bunu kaybettik” diyebilmeyi istiyorlardı. Sanırım bu his, senaryodaki ifadesini Filor’un “anladım ki kaybetmekten daha ağır olan, kaybını unutmak, unuttuğunu yitirmekmiş” cümlesinde buldu. Sadece bu cümle o kadar çok insana dokundu, o kadar farklı insandan bu cümleyi tekrar tekrar duydum ki…

Ermenilerin kökleri soykırımla bu topraklardan kazınmış ama mesele orada bitmemiş, sonrasında da tekrar kök tutmasınlar diye tutundukları her yerden sökülüp atılmaya devam etmişler. Mülksüzleştirilmiş, kimliksizleştirilmiş, yoksullaştırılmış doğulu Ermeni ailelerin yetimlerinin köklenmeye çalıştıkları, yuva kurup serpilmeye çalıştıkları Kamp Armen’den atılmaları gibi. Filmin araştırma sürecinde dinlediğim, beni çok etkileyen bir hikâye vardı. Şöyle anlatmıştı birisi bana: “Büyüdüğüm evde Ermenice sadece camlar sıkı sıkıya kapalıyken ve sadece dua edileceği zaman kullanılırdı. Sonra kampa geldiğim ilk gün baktım çocuklar Ermenice koşup oynuyorlar. Ermenice topu at, iti tut, diyorlar! O zaman şaşırarak fark etmiştim ki Ermenice sadece dua edilen bir dil değil. Ermenice oyun da oynanabiliyor!” Kamp Armen bu yüzden çok kıymetliydi. Çünkü sokağın, çünkü oyunun da Ermenice olabildiği yegâne yerdi. Kendi elleriyle kurdukları kayıp Atlantis’ti.

Filmdeki iki kardeşin hikâyesinden de anladığımız gibi, Türkiye Ermeni cemaatinde çok önemli bir rolü var Kamp Armen’in. Diğer yandan, toplumsal hafızamızda hak ettiği yere sahip olmayan, unutulmuş bir yer gibi…
Kampın hikâyesini Garabet’ten (Orunöz) ilk dinlediğimde, önce gidip kendi başıma bulayım, göreyim istemiştim. Saatlerce dolaştım Tuzla’da, sormadığım insan kalmadı. Kimse duymamıştı; bazılarının tehditkârlığa varan “yok burada öyle bir yer” deyişi beni çok öfkelendirmişti. Çünkü sorduğum insanların bir kısmı Tuzlalıydı ve kampı bilmiyor olmaları pek mümkün değildi. Benim o günkü deneyimim filmin açılış sahnesi oldu… Kampı ziyaret etmek isteyen birçok insanın benzer deneyimler yaşadığını biliyorum. Kampın yolunu görünmez kılan, aynı zamanda gasp edilmesine de neden olan inkâr duvarıydı. Bu durum, çekimler sırasında setin güvenliğinin nasıl sağlanacağı konusunda endişelendiriyordu beni.

Ama endişelerim yersiz çıktı. Çekimler sırasında aynı insanlar çekim için bize mekânlarını açtılar, hatta gelip filmde oynadılar. O tehditkâr hava dağılıp gitmişti. Çünkü bu sefer karşılarında ilkokulda aynı sıralarda okudukları, birlikte top oynadıkları arkadaşları vardı. Garabet o insanlarla bağını hiçbir zaman koparmamıştı. O zaman anladım ki kendini tehdit altında hisseden sadece inkâr edilenler değil, bir kısmı da inkâr etmek zorunda hissedenler. Bir yandan umut verici bir şey bu, kimlik talebinin haklılığın ötesinde gerekliliğini, birbirimizi tanıyarak bir arada var olmanın önemini de hatırlatıyor.

Senaryo üzerinde çalışırken konuştuğum Ermenilerin birçoğu bana, önceden Türk isimleri kullandıklarını, Hrant Dink öldükten sonra Ermeni isimlerini açıkça kullanmaya başladıklarını anlattı. Hrant Dink’in katledilmesinin yarattığı bir tepkiydi bu, bir meydan okumaydı. Ama bu meydan okumayı mümkün kılan da Hrant Dink öldükten sonra yollara dökülüp “Hepimiz Ermeniyiz” diyen binlerce insanın dayanışmasıydı. Keşke bu dayanışma Hrant Dink’in ölümüyle değil, eserlerinde hayatı boyunca dillendirdiği çağrıyla gerçekleşebilseydi. Tanışmak ve karşılaşmak çok önemli. Soykırım üzerine konuşulurken yüzleşmeden bahsediliyor. Bence yüzleşmenin çok uzağındayız; önce karşılaşmamız, tanışmamız lazım. Garabet’le ilk tanıştığımızda kendisini en çok yaralayan şeylerden birinin “Ben Ermeni’yim” dediğinde insanların “Aaa, ben ilk defa bir Ermeni görüyorum” şeklinde karşılık vermesi olduğunu söylemişti. Ben Ankara’da Cumhuriyetçi bir çevrede büyüdüm. Hayatımda tanıdığım ilk Ermeni Garabet’ti. Utandım, söyleyemedim. Oysa ki Garo benim hemşerim. Bir taraftan Malatyalı, bir taraftan Arapgirliyim. Hepimizin anlaması gereken bir şey var. Kökensizleşen sadece asimile olan halklar değil, biz kendimiz de kökensizleşiyoruz, ellerimizle kendimizi köksüzleştiriyoruz ve kaybımız çok büyük.

Filmde, özellikle Ahmet’in tecrübelerinden anladığımız kadarıyla, kampın başına gelenlerde Tuzla’daki kentsel dönüşüm rantının da etkisi var. Bugünkü durumla kampın daha önce başına gelenler arasında nasıl bir bağ var sizce?
Bu çok önemli bir nokta. Kampın gasp edilme hikâyesi hukuki olarak karışık bir süreç ama bir yanıyla da hiç karışık değil! 1975’ten sonra Tuzla’da hızlı bir rantsal dönüşüm başlıyor. Milyon dolarlık villalar, siteler yapılıyor. Bu villalara yerleşenler yanı başlarında bir Ermeni yetimhanesi istemiyorlar. David Harvey’nin sık sık anlattığı üzere, 1970’lerde bütün dünyada emlağın yatırım aracı olmaya başlamasının kentin demografisi üzerinde yarattığı değişimle çokça ilgili bütün bunlar. Emlağın yatırım aracı olmaya başlamasıyla birlikte farklı kimliklerin, farklı sınıfların birlikte yaşayabildiği mahalle dokusu da bozuluyor. Semt sakinlerinin kimlikleri ve ait oldukları sosyo-ekonomik sınıf, emlağın yatırım değerini belirleyen bir etkene dönüşünce mutenalaşma başlıyor. Kampın gaspını tetikleyen etkenlerden biri de bu. Rantsal dönüşümün bir ucu da Tuzla’da gölün karşı yakasına tersanelerin yine 1980’lerin başında kurulması. Kamp bu tersanelere bakıyor. Kampın yetimlerinin gasp edilmiş emeği ve her gün güvencesiz, iş güvenliksiz çalışan, farklı nedenlerle yurtlarından kopup gelmiş yüzlerce göçmen emekçi karşı karşıya. Filmde Garo ve Ahmet’in gölün karşı yakasına bakıp tersaneler hakkında konuştuğu sahneyi özellikle ekledik, bütün bunları hatırlamak için. Tuzla çok ilginç bir yer, İstanbul’un eşiği. Öyle çok hikâyesi var ki. Filmde Ahmet’in söylediği gibi “her mahallesi bir köy” ve bu köyde yıllardır yaşayan göçmen işçi ailelerinin birçok ferdi hayatlarında daha Pendik’ten öteye hiç geçmemişler. Yani göçmüşler ama daha yerleşememişler, köklenememişler.

Şimdi devlet, kampı iade etmek yerine önce kamulaştırıp sonra Ermeni Vakfı’na otuz yıllığına tahsis etmek istiyor. Peki ya otuz yıl sonra ne olacak? Hayır, kabul etmiyoruz. Biz kampa yerleşip Ermeni, Türk, Kürt, Süryani, hep birlikte yaşayıp köklenebileceğimiz bir Atlantis’i yeniden inşa etmek istiyoruz. Bu gerçekleşinceye kadar da mücadele etmeye devam edeceğiz.

Gülengül Altıntaş kimdir?
1979 Ankara doğumlu. İstanbul Üniversitesi, Radyo TV ve Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra eğitimine UCLA’da (University of California Los Angeles) devam etti. Kısa film yönetmenliğinin yanı sıra; sinema ve televizyonda başta yönetmen yardımcılığı olmak üzere çeşitli görevler üstlendi. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Film Televizyon Yüksek Lisans Programını bitirdi. Halen Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak senaryo dersleri veriyor, doktora çalışmalarına devam ediyor ve senaryo danışmanlığı yapıyor.

 

Paylaş