Orman

Paylaş

Hayatta kalmaya çalışan Suriyeli bir mülteci, üst orta sınıf bir çiftin hayatına değebilir mi?

Övgü Gökçe

Orman’ın ilk planı bize tek başına şehrin tepelerinden aşağıya doğru ‘inen’ bir adamı gösteriyor. Bildiğimiz, alışık olduğumuz manzaralara benzemiyor ama karşımızdaki bu devasa, puslu, tehditkâr şehri tanıyoruz aslında: İstanbul’dayız. Nitekim sonraki sahnede trafiğin işlek olduğu bir caddede, çok daha alışık olduğumuz bir görüntü, her gün karşı karşıya olduğumuz bir gerçek var karşımızda. Trafik ışıklarında duran arabalardan gelecek üç beş kuruşun peşindeki bu temiz, düzgün giyimli adam, buraya ailesiyle düşmüş bir Suriyeli. Yine bir başka kalabalıkta, bu kez yakaladığı küçük bir kediyi bir simsara satmaya çalışırken görüyoruz onu. Simsar kediyi almaya yanaşmıyor ve filmin gideceği yönü gösteren ürkütücü bir hareketle bir kıskaç tutuşturuyor adamın eline. Hayatta kalabilmesi için hayatı pahasına bir yılan yakalayıp getirmesi bekleniyor adamdan. Film, şehri terk ediyor yavaş yavaş ve ormana, bir anlamda ilk andan itibaren ima edilen ‘yeraltı’na iniyor başkarakteriyle birlikte. Artık şehrin koşullarından uzaklaştığımız başka bir dünyada, kendi kuralları olan doğadayız. Arayış çok da uzun sürmüyor; adam, yılanı yakalayamadan yılan onu buluyor ve sokuyor, kıpırtısız bırakıyor. Buraya kadar her şey çaresiz bir adam ve onun şehir-doğa kıskacındaki hayatta kalma mücadelesiyle ilişkiliyken, filmin işaret ettiği asıl mesele, paralel bir başka dünyayla karşılaşmamızda karşılığını buluyor. Ormana köpekleriyle koşmak için gelen üst orta sınıf bir çift, köpeklerinin ortadan kaybolmasıyla filmin yarattığı tekinsizlik hissinin taşıyıcısı olmaya başlıyorlar. Suriyeli adamın aksine fazlasıyla güvenli bir hayat alanı içinde yaşarken ufak bir şeyin ters gitmesiyle başlayan kaygıları, yerini başka bir korkuya bırakıyor. Kıpırtısız yatan ama hâlâ hayatta olan adamın yanı başında köpeklerini bulduklarında, adamın hayatını kurtaracak hiçbir şey yapmamayı seçmeleri, Orman’ın cümlesi hâline geliyor. Doğanın ya da yeraltının kanunlarının kültürde, onu temsil eden şehirde ve şehrin eteklerinde, insanlar arasında da var olduğu bilgisinden hareket ediyor Orman. Başka korkuların ve ayrımların gölgesinde insanın ne denli ‘vahşi’leşebileceğini sade bir şekilde ortaya koyuyor. Köpeğin adı olan ve onu ararken ormanda havaya defalarca haykırılan ‘Lucky’ sözcüğünün aksine bizi, şanssız bir kaderi yaşayanlarla yüzleştirirken, bu işte dahlimiz olduğunu söylüyor basitçe. Onur Saylak ve Doğu Yaşar Akal’ın birlikte yönettikleri Orman, konusunu her kareye sinmiş titiz bir yaklaşımla, acele etmeden, tane tane ele alırken, çok iyi bildiğimiz ama yine de yüzümüze çarpan sert bir gerçeği seriyor önümüze. Ve koşturmadan, büyütmeden, hafife almadan, kullandığı tüm metaforlara rağmen banalleşmeden seyirciye ta içerden dokunmayı başarıyor.

Onur Saylak kimdir?
Onur Saylak 1977’de Ankara’da doğdu. Bilkent Üniversitesi Oyunculuk Ana Sanat Dalı’nı bitirdi. Sonbahar (2008), Mavi Dalga (2013), Rüzgârın Hatıraları (2015) gibi filmlerde rol aldı. Orman’dan (2015) sonra ilk uzun metrajı Daha’yı 2017’de tamamladı.

Doğu Yaşar Akal kimdir?
1985’te Ankara’da doğdu. Bilkent Üniversitesi’nde tiyatro çalışmaları yaptı. Kadir Has Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Akal, tiyatro ve sinema yönetmenliği, ışık tasarımı, senaryo yazarlığı ve dramaturgluk yapmaktadır.

Paylaş