|
"KOLEKSİYONCULUK SAPIKLIKTIR" erhan kayaalp Altyazı'nın bu bölümünde, sinema dünyasının içinde yer alan ya da yer almayan ama muhakkak sinema tutkunu olan kişilerle yapılacak söyleşilere yer vereceğiz. Bu söyleşileri konuğumuz için özel olarak seçtiğimiz filmlerden ona çeşitli bölümler izleterek gerçekleştireceğiz. Böylece filmler konuşulacak, sinema tarihinin içinde minik gezintiler yapılacak, ünlü oyuncular ve yönetmenlerden söz açılacak. Bu sayede konuğumuzun sinemayla kurduğu ilişkiye bir parça ayna tutmuş olacağız ve onu daha yakından tanıma olanağı bulacağız. Elinizdeki tanıtım sayımızda, gelecek ayki sayıda tamamı yer alacak Erhan Kayaalp söyleşisinin bir bölümüne yer veriyoruz. ERHAN KAYAALP'İN YAŞAMINDAN KESİTLER 1960 İstanbul'da dünyaya gelir. 1968 Sünnet hediyesi olarak ilk film makinesini (8 mm. normal editör) halasından alır. O günden itibaren ailesine zorla film göstermeye başlar. 1975 Galatasaray Lisesi'nde 8. sınıfı tamamladığı yıl, yatılı kalmasına karşılık babası rüşvet olarak 16 mm. film makinesi alır. Bundan sonra Kayaalp'in izleyici kitlesi hızla genişleyecektir. 1979 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne girer. 1983 Yeni teknolojiye karşı koyamayarak ilk videosunu alır. Böylece 8 ve 16 mm.'lik film koleksiyonuna video kaset koleksiyonu da eklenir. 1986 Manajans'ta reklam ajansı prodüktörlüğü. 1988-89 Reji asistanlığı ve çizgi film kameramanlığı yapar. Sinemanın mutfak kısmında çalışmaktan pek tatmin olmaz. Bu sırada çeşitli yerlerde yazıları çıkar. 1989 Çıtayı iyice yükseltir ve evine 35 mm. film makinesi kurar. Film avcılığı, bundan sonra çok daha profesyonel hale gelir Kayaalp için. 1989 Boğaziçi Üniversitesi'nde Fransızca dersleri vermeye başlar. Ev Sineması'nın izleyici kitlesi öğrencilerini kapsayacak şekilde genişler. Erhan Kayaalp halen dostlarından ve öğrencilerinden oluşan bir kitleye her Cuma gecesi sinema büyüsü yaşatmaya devam ediyor. ![]() [Birlikte Hoşgörüsüzlük'ün (Intolarence) başındaki jeneriği izliyoruz. Biraz inceliyor görüntüyü ve hemen hangi film olduğunu biliyor.] Bu kadar çabuk hatırlamanız ilginç; ne zaman görmüştünüz filmi ? - Aslında görmedim. Ne, nasıl yani ? - Oyuncularını ve köşedeki Griffith imzasını gördüm. Yılını tahmin ettim görüntüden. O yıllarda sorabileceğiniz birkaç şey var zaten. Bir Ulusun Doğuşu'nun (Birth of a Nation) oyuncuları değil. Broken Blossoms konu olarak çok daha spesifik, tutup da onu sormazsınız diye düşündüm. Hearts of the World de benzer şekilde. Geriye bir tek şey kalıyor zaten. Peki sinemanın sanat olarak belirginleşmeye başladığı o yıllar için ne düşünüyorsunuz ? Klasik bir "Sovyet sineması mı Amerikan sineması mı" tartışması vardır o yıllara dair. - Amerika teknik açıdan bariz şekilde üstün. Potemkin Zırhlısı 1926, bu filmse 1916 ve filmde balonla yapılmış hava çekimleri filan vardır. İşlenen konu olarak da biraz daha ilginç sanki Amerikan filmleri, tabii her zaman tartışmaya açık olan bir konu bu. [Sinema tarihinin köşe taşı filmlerinden Yurttaş Kane'in meşhur giriş sahnesini gösteriyoruz Erhan Bey'e. C. Foster Kane'in elinde tuttuğu cam küreyi görür görmez, "Rosebud" sözcüğünün ağzından çıkmasına izin vermeden tanıyor filmi.] - Bu film çok önemlidir; o kadar önemlidir ki, filmdeki temel bir mantık hatası göz ardı edilir hep, bilmiyorum siz hiç dikkat ettiniz mi? Nedir? - Film, Kane'in öyküsünü araştıran gazetecinin insanlarla yaptığı görüşmeler aracılığıyla girdiğimiz 'flashback'lerle anlatılır ve bu gazeteci her konuştuğu kişiye Rosebud sözcüğünün anlamını sorar; çünkü bu, Kane'in son sözüdür. Ama filmin başında Kane ölürken yalnızdır ve Rosebud ağzından fısıltı şeklinde çıkar. Dışarıdan gelen hizmetçinin bu fısıltıyı duyması pek muhtemel gelmiyor bana. Öte yandan film o kadar mükemmel ki affediyoruz, aklımıza bile takılmıyor bu. Yurttaş Kane her dönem aynı keyfi verebilecek zaman dışı filmlerden. [O Lucky Man! filminin ortalarından Andy MacDowell'ın yeraldığı bir sahne izliyoruz, anında biliyor.] - O Lucky Man! abi bu, Lindsay Anderson. Lindsay Anderson ve İngiliz sineması ? - Zaten Hollywood dışında yapılan filmler düşünüldüğünde Avrupa sineması hep bir atak halinde. O atak halindeki sinemalar içinde İngiliz sineması başı çekiyor ya da biz İngiliz sinemasını daha çok izleme olanağı bulduğumuzdan böyle düşünüyoruz. Hollywood'la Avrupa sinemasını bu kadar farklı kılan nedir sizce ? - Aslında Holywood'la Avrupa sineması kadar Amerikan sineması da farklı. Holywood sineması başka bir şey. Fabrikasyon gibi, adamların bir formülü var; görülüp denenmiş ki o formülle ne çekersen çek biçim olarak eli yüzü düzgün oluyor. Onu uygulayıp gidiyorlar. Arada pastane yapımı kekle ev yapımı kek gibi bir fark var. [Vertigo'nun giriş bölümünde, çatıdaki kovalama sahnesini izliyoruz. Kanun kaçağının kendini yukarıya çekişini görür görmez biliyor filmi.] - Aaa Vertigo! Hitchcock'la aranız nasıldır ? - Çok seviyorum diyebilir miyim bilmiyorum; ama üç beş filmine gerçekten bayılırım. Vertigo bunlardan biri değil. Sapık (Sapık), Kuşlar (Birds), Rebecca, Arka Pencere (Rear Window), Aşktan da Üstün (Notorious) çok sevdiklerimden. Gizli Teşkilat'ı da (North by Northwest) ilginç bulurum. Genelde bizde korku filmleri yönetmeni olarak bilinir; ama aslında adam korku filmi yönetmeni falan değil tabii. Özellikle 30'lu 40'lı yıllarda yaptığı filmlerde az da olsa bir gerilim var; ama korku diyemeyiz herhalde. ![]() [Fellini'nin Roma filminden birkaç kare izliyoruz. Gemi Gidiyor (E La Nave Va) diyor önce; şaşırıyoruz; sonra hemen toparlıyor ve "Roma" diyor.] - Fellini olduğunu hemen anladım ama... Neden "Gemi Gidiyor" dediniz ilk anda ? - O filmde de böyle bir sahne vardır çünkü. Saniyede Gemi Gidiyor dedim, çünkü orada operacılar geminin makinistlerine aryalar söylerler. Aşağıdan bir bakış vardır balkona ve o aşağıdakiler yağ kir içindeki makinistlerdir. Çok güzel bir anlatım vardır orada da. - Fellini en sevdiğim yönetmenlerden biri aslında. Kalpazanlar Çetesi gibi bir iki filmi var, nasıl olduklarını anlayamadığım. Ya, adam karikatürist aslında. Film çekmeye başlamadan önce karikatüristmiş ve film çekmeye başladıktan sonra da karikatüristliğe devam etmiş ama kağıt kalem yerine kamera kullanarak. Filmlerindeki bütün elemanlar, bütün kişi ve karakterler karikatür gibi. Çok özel bir film dokusu var adamın; sinemayla yakın ilişkisi olmayan bir insan bile rahatlıkla tanır gibi geliyor bana Fellini filmlerini. Bazı filmleri dublajdır mesela; ben ki dublajdan çok nefret ederim, dublaj bazı filmleri izleyemememe neden olur. Fellini olunca oturup eşek gibi izliyorum... [Blazing Saddles'ı Cleavon Little'ın (Bart) Gucci marka eğerindeki yakın plan çekimden izlemeye başlıyoruz, kamera biraz yukarı kayıyor ve hemen tanıyor filmi.] - Blazing Saddles bu. Gucci'den bilemediniz ama ? - Adamın kostümünden tanıyorum filmi. Tür sinemasıyla aranız nasıldır ? Western gibi verili göstergelerle yapılan filmlerin bir dönem gelip tarihe karışacağını düşünüyor musunuz ? - Bahsettiğiniz durum western için ve Mel Brooks tarzı komedi filmleri için geçerli bir şey. İkisi de bitti. Westerni canlandırmaya çalıştılar biraz, ama olmadı. İşte Affedilmeyen'e (Unforgiven) biraz da o türü canlandırmak için Oscar verildi diye düşünüyorum. Her ülke her türü çekebilir, ama western çok Amerikan'dır. Her ne kadar İtalyanlar'ın yaratıcı zekasıyla başlayan furyada İtalyan, İspanyol hatta Türk westernleri yapıldıysa bile western Amerikandır; onların hikâyesi çünkü. Bir şekilde bunların hepsi bitip gitti; en son eli yüzü düzgün western 1973 yılındaki Küçük Dev Adam (Little Big Man). Ondan sonra ben o çapta bir western hatırlamıyorum. Affedilmeyen'le (Unforgiven) Clint Eastwood'a Oscar verdiler, ondan sonra birkaç film çekildi yine. Kurtlarla Dans (Dances with Wolves) filan geldi. Çaplı bir film olmasına rağmen onu da pek sevemedim; Kevin Costner olduğundan herhalde. ["Adı Vasfiye"nin ortalarından bir bölüm izliyoruz, anında tanıyor filmi.] - Ooo Adı Vasfiye. Bu çok iyi filmdir ya. Atıf Yılmaz kariyerinde hiç olamadığı kadar iyidir bu filmde. Favori Türk filmleriniz ? - Adı Vasfiye. Fazla yok aslında favori Türk filmim, özellikle böyle sorulunca bir anda aklıma gelmiyor. Anayurt Oteli'ni de severim aslında, ama biraz fazla kasıyor. Yol'un da çok iyi bölümleri var, çok çok kötü bölümleri de var. Allahım neydi o; adam yavuklusuyla çarşıda dolaşırken iki tane çarşaflı kadın bunları izliyor ters bir şey yapmasınlar diye. Adam dönüyor: "Sana da öff, ona da öff" diyor, saçımı başımı yolacaktım. Madem böyle iddialı bir film çekiyorsun, oyununu tekrarlatamadın mı o adama. Peki tüm bu yönetmenlerin, Atıf Yılmaz olsun Şerif Gören veya Yılmaz Güney olsun, sinemamızın gelişimi açısından önemli bir katkı yaptığını düşünüyor musunuz? Yani şu anda bir film çekmeye kalksanız arkada şu şu isimler var, onların bıraktığı yerden üzerine bir şeyler koymalıyım der misiniz ? - Diyebilirim. Şimdi ben Türk filmlerinin bir sürü yerini eleştiriyorum; dublajını, çekimlerini, post prodüksiyonunu ve daha birçok yerini. Ama bir diyalog çekiminde hangi sahneden sonra nereye geçmiş en azından bir açıp bakma ihtiyacı duyarım. Ne bileyim, bir filmin perdede duruş kıvamı vardır, o fazla uzarsa çok sarkar Angelopoulos gibi; çok kısaysa da kısadır yani, olmaz, filmin kopyası bir yere takılmış da atlama yapmış gibi bir izlenim uyandırır. Bizde bu kıvam pek de kaçmıyor gibi. Son dönem Türk filmlerini takip ediyor musunuz ? - Birçoğunu kaçırdım, aslında pek de takip ediyorum diyemem. Ama bir atak olduğu aşikâr ve bu çok memnun edici bir şey. En azından hep şikayet ettiğim, Faruk Kenç'in sinemamıza bıraktığı dublaj olayından kurtuluyor muyuz ne. Bu keyifli söyleşinin tamamını Altyazı'nın Ekim sayısında bulabilirsiniz. |