Kirli Tatlı Vizyon


      Eylül ayı vizyon açısından oldukça kısırdı. Yeni sezon çok da iyi başlamadı açıkçası. Bizi büyüleyen, üzerinde yazı yazmaya teşvik eden film sayısı oldukça azdı. Ekim vizyonu da çok parlak değil. Tarantino'nun yıllardır merakla beklediğimiz yeni filmi Kill Bill, gelecek aylara ertelendi. Matrix, Yüzüklerin Efendisi gibi üçlemelerin merakla beklenen son halkaları ve Ridley Scott'ın, Coen Kardeşler'in, Zeki Demirkubuz'un, Denys Arcand'ın, Lars von Trier'in, Robert Rodriguez'in, Ferzan Özpetek'in son filmleri Kasım ve Aralık aylarında vizyona girecek. O zamana kadar da, vizyondaki üç beş iyi örnekle yetineceğiz. Fakat vizyonun sönük olması, bazen bir avantaja da dönüşebiliyor. Özellikle bu dönem içerisinde filmekimi ve Gezici Festival gibi iki önemli etkinlik gerçekleştiriliyorsa. Bu festivallerde sonradan vizyon görme şansı olmayan kayda değer filmleri keşfetme olanağına sahip olacağız. Ve kim bilir belki bu filmler ileride bir dağıtımcının dikkatini çekecek ve ilerleyen aylarda daha renkli bir vizyon tablosu ile karşılaşacağız.

      Vizyonun sönük olmasının ikinci ve belki de en önemli avantajı ise bize sinema üzerine düşünmek için boş zaman bırakması. Üst üste yüzlerce film izlemek, bir yandan günceli yakalamaya bir yandan da klasikleri tamamlamaya çalışmak bizi yorgun düşürüyor. Biraz soluklanıp, sinema üzerine beyin jimnastiği yapmakta fayda var. Dediğimiz gibi sinemalarda çok da etkileyici filmler gösterilmiyor şu sıralar. Fakat bu filmlerin bile günümüz sinemasındaki değişik eğilimleri deşifre edebilmek için önemli bir kaynak oluşturduğunu söyleyebiliriz. Mesela Stephen Frears'ın Kirli Tatlı Şeyler'inin (Dirty Pretty Things, 2002) aslında İngiliz sinemasının bugünü ve dünya sinemasında ivme kazanan bir gelenek hakkında çok şey söylediğini iddia etmek hiç de güç değil. Ulusal sinemaların bir özelliği, "ulus'u bilinir, organik ve homojen bir bütün" olarak sunmaya yeltenmeleridir. Bu durum 60'lar ile yavaş yavaş değişmeye yüz tutmuş; kimi örneklerde ulusla ilgili kesinlikler ortadan kalkmaya, ulus gerçeği homojen değil de parçalı bir yapı olarak sunulmaya başlamıştır. İngiltere'de 80'lerde, Stephen Frears'ın Hanif Kureishi ile birlikte imza attığı Benim Güzel Çamaşırhanem (My Beautiful Laundrette, 1985) ve Sammy ve Rosie İşi Pişirdi (Sammy and Rosie Get Laid, 1987) gibi yapımlarda daha çoğulcu bir yaklaşım sergilenmiş; bölgesel ve etnik kimliklerin ifadesine sık yer verilmiştir. "Ulus", homojen bir bütün olarak değil de; göçmenleriyle, mültecileriyle, diasporasıyla, farklı etnik kimlikleriyle, bölgesel gerçekleriyle yansıtılmaya başlanmıştır. John Hill'in deyişiyle "kararlı bir şekilde İskoç diliyle konuşan" Trainspotting de bu yolda önemli bir örnek teşkil eder. İşte Kirli Tatlı Şeyler, göçmenleri, bir otelin her türden kirli işlerini temizleyen çalışanlarını hikâyesinin esas aktörlerine dönüştüren yapısıyla, Londra'nın Buckhingham sarayı veya Bloomsbury çevresini değil de, sokak aralarını, pazar yerlerini görünür kılan arka planı ile tam da böyle bir geleneğin uzantısı. Hem de bu alternatif yaklaşımı, yer yer anaakım sinemanın diliyle konuşarak, tanınmış oyuncular kullanarak popüler alana taşımaya çalışan bir film.

      Türkiye sinemasında ise özellikle 90'lı yıllarla beraber ulusal bütünlük idealinin imgesine dönüşmekten sıyrılmış örnekler görmeye başladık. Ekim ayında vizyonda olacak Derviş Zaim'in Çamur'u bunlardan biri. Türk sinemasında pek az rastlanır bir biçimde, Kıbrıslı Türklerin dilinden konuşan, Türk-Rum kesimleri arasındaki kültürel ve siyasal sınırların toplumda açtığı yaralardan bahseden ve en önemlisi bunu yaparken 'tüm farklılıklarımıza rağmen tek ve bütünlüklü bir ulus olarak davranmalıyız' mesajından uzak duran; çoğulculuktan, ötekiyle, farklı olanla uzlaşmadan yana bir film.

      Bu ayın kapak konusunu oluşturan Gizemli Nehir (Mystic River) ise daha çok tür sineması hakkında düşünmemizi sağlıyor. Yönetmeni Clint Eastwood'un iddia ettiğine göre, Gizemli Nehir, 'katil kim?' sorusunun ardında Amerikan toplumuna dair gerçeklere ışık tutan bir filmmiş. İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nin Ekim ayında Fransız sinemasındaki örneklerini göstereceği Polar, tam da Eastwood'un sözünü ettiği şeyi hedefleyen sinemacıların sıkça el attığı bir tür: Bir yandan katilin kim olduğu muamması ile seyircinin ilgisini ayakta tutarken, içten içe insan ilişkileri ve toplumsal gerçeklik hakkında cümleler sarf etmek.

      Siz vizyonun sönük olduğuna bakmayın; Eastwood, Zaim ve Frears'ın peşine takılın, filmekimi ve Gezici Festival'de de bolca film görmeye çalışın. Mutlaka size hitap eden kirli tatlı şeyler bulacaksınız.

      Fırat Yücel


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ekim 2003 sayısının Altyazı'dan bölümünden alınmıştır.

 

Hangi gazetenin sinema içeriğini takip ediyorsunuz ?

 Milliyet
 Hürriyet
 Radikal
 Sabah
 Vatan
 Cumhuriyet
 Hiçbiri


Sinema rehberiniz