Altın Portakal’a Sahip Çıkmak

Paylaş

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…

2014 yılında Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… belgeselinin, festival komitesi tarafından programdan çıkarılmasıyla başlayan sürecin sonunda, Altın Portakal’ın 53 yıllık geleneği olan ulusal yarışma festivalden kaldırıldı. Eğer bir gün Altın Portakal sinema sektörünü tüm unsurlarıyla bir araya getiren bir platform olarak devam ettirilecekse, bu ancak, 53 yıllık tarihi asıl var edenlerin yanında durmakla mümkün olacak.

Fırat Yücel

“Günümüzde kılıcın ve tüfeğin yerini dil almıştır ama maalesef salonlarda kullanılan dil, mermi gibi kullanılan sözler, sokakta gerçek mermiye, gerçek bıçağa dönüşmektedir. (…) Sinemada film mesaj vermeli, filmin içine gizlenmiş ideolojiler değil.”

Bunlar Menderes Türel’in 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ödül töreninde yaptığı konuşmadan bazı ifadeler. Tarih 19 Ekim 2014. 6-7 Ekim Kobanê eylemlerinden iki hafta sonrası. Sokaklarda mermi sıkılmasının nedeni olarak “salonlarda kullanılan dil”e işaret ediyor Türel. Suçu sanatın ve üreticilerinin üzerine atarak siyasi iktidarın sorumluluğunu sıfırlayan bu söylemin amacı belli. Muhalefetin sesini kitlelere duyurabildiği, siyasi iktidarın mutlak kontrolünde olmayan her alanı suç ve kaosun kaynağı olarak göstermek ve ortadan kaldırmak. Varsın bu alan, yarım asırlık belleğiyle Türkiye’nin en köklü uzun metraj film yarışması olsun.

Türel’in bu konuşmayı yaptığı 2014 ödül törenini, Altın Portakal’ın sona erdiği tarih olarak not düşebiliriz. Eğer bir belediye başkanı, sanatsal üretimi açıkça suç unsuruna dönüştürüyorsa, bununla da kalmayıp “filmlerin içine gizlenmiş ideolojiler”den dem vurup salondaki sinemacılara sanatın nasıl olması gerektiği konusunda ders veriyorsa ve sinema sektöründen buna karşı toplu bir itiraz yükselmiyorsa, o belediye başkanına festivalin geleceği konusunda her türlü ehliyet ve yetki verilmiş demektir. İlerleyen yıllarda sinema sektörü, Altın Portakal’ın adım adım yok edilmesini seyretmekle yetindi: Önce ulusal belgesel ve kısa film yarışmalarına son verildi, ardından ulusal yarışma para ödülleri ciddi oranda azaltıldı, festivalin isminden Altın Portakal çıkarıldı ve nihayet ulusal yarışma ortadan kaldırıldı. Bugün Altın Portakal’ın sona erdirilmesi, esasında Türel ve ekibi kadar, tüm bu gelişmeleri ancak cılız tepkiler göstererek izleyen, kendi söz hakkı alanını giderek daraltan sinema sektörünün de eseri.

Menderes Türel, daha 2014’te, Altın Portakal’a ilişkin hedefini açıklamıştı esasında. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… belgeselinin, festival komitesi tarafından programdan çıkartıldığı haberi1 kamuoyuna yansıdıktan sonra gerçekleştirilen festival tanıtım töreninde, sanatın dilinin “evrensel”, siyasetin dilininse “yerel ve güncel” olduğunu söyleyecek ve ekleyecekti: “Altın Portakal gibi bir festivali yerel sınırlar içine hapsedersek, hem Türkiye sinemasına, hem de bunca yıllık festivale haksızlık etmiş oluruz.” Ülkenin toplumsal sorunları üzerine söz üreten sinemayı sanattan saymayan bir mantığın Altın Portakal’ı nasıl bir yere taşıması beklenebilir ki?

Sanat ile siyaseti birbirinden bu kadar katı sınırlarla ayırmak, “şimdiye ve geleceğe dair tek sözü siyasi iktidara bırakın” demekle eşanlamlı. Bu totaliter yönetim anlayışı, toplumun (yani iktidarın tam kontrolü altında olmayan çoğul sesler bütününün) üreteceği sözlerin işitilebileceği her türlü kültürel alanı bir tehdit unsuru olarak görür ve yok etmeye çalışır. Bugün Altın Portakal’ın “uluslararası bir festivale” dönüştürülmesi kisvesi altında yapılan da bu.

Meseleyi İçeride Çözmek
Hatırlanacağı üzere 2014’te Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… belgeselinin Altın Portakal programından çıkarılmasının ardından, belgesele bir suç nesnesi gibi yaklaşıldığı, işin içine avukatların dahil edildiği bir süreç yaşandı. Sinema sektörü, festival komitesinin yaptığı şeyi sansür olarak niteleyenler ve nitelemeyenler olarak ikiye bölünüp tartışadururken, asıl sorun büyük oranda görmezden gelinecekti: Belgesele adli bir vaka olarak yaklaşılması ve festival komitesi tarafından yönetmeninin sanatsal ifade özgürlüğüne koşulsuz sahip çıkılan tek bir açıklamanın dahi yapılmaması.

Festival komitesinden böyle bir açıklamayı talep edenler, festival ekibinden ve sinema sektöründen birçok kişi tarafından, ulusal yarışmanın sonunu getirecek “bozguncular” olarak yaftalandı. Sansüre karşı kamusal açıklama yapmak, yani jüri üyelerinin ellerindeki tek demokratik aracı kullanması bile, birçoğuna göre ucuz kahramanlık peşinde olmak anlamına geliyordu. Sanki festival “hep birlikte” düzenleniyormuş gibi, herkes organizatörmüş gibi, sinemacıların birbirlerini arayıp kendi içlerinde “meseleyi çözmeleri” gerektiğine dair bir hava estirildi. İşte bu kavgalı süreci iyi değerlendiren Türel, sinema sektörünü, festivali “sabote etmeye çalışanlara” karşı Altın Portakal’a sahip çıkmaya davet edecek; tipik bir AKP söylemiyle bu kişilerin “sanki bir merkezden yönetilmiş gibi” olduklarını da ekleyecekti.

Boykotu tercih eden kurum ve kişiler olsa da, sinema sektörünün, söz konusu dönemde, tam da Altın Portakal ulusal yarışmasını kaybetmemek adına Türel’in bu davetine icabet ettiğini söyleyebiliriz. Ancak mesele belki de zaten ulusal yarışmanın bu kadar merkeze konulmasıydı. Meslek birlikleri, tam da sansür dönemindeki mantıkla hareket ederek, “ulusal yarışma kalsın da ne olursa olsun” diye düşünerek belgesel ve kısa film yarışmalarının kaldırılmasına karşı ciddi bir itiraz sergilemediler. Bu konuda ortak bir açıklama yapmadılar. Üstelik sektörün, yine bu üç yıllık süreçte, daha önceki yönetimlerden esirgemediği eleştiri oklarını Türel’e çok daha az yönelttiğini de söylemek mümkün. Türel, öncüllerinin karşılaştığı “festival siyasallaşıyor” minvalindeki eleştirilere bile maruz kalmadı. Hiçbir belediye başkanının (bir önceki döneminde kendi dahil) yapmadığını yaparak festival başkanı sıfatını üzerine geçirmesine, festivale ilişkin her soruya bizzat cevap vermesine, çok satan gazetelerde boy boy söyleşiler yayımlatıp sinemacıları hizaya çekmesine ve bol bol siyaset yapmasına rağmen.

Bugün gelinen noktada, sektör öyle yaman bir çelişkiyle karşı karşıya ki, ya 53 yıllık geleneğin yok edilmesini kabul edecek ya da bu kez bir bütün olarak kendini “bozguncu” konumunda bulacak. Zira Türel, ulusal yarışmanın kaldırılmasına karşı ortak açıklama yapan sinema meslek birliklerine şöyle sesleniyor: “Küçük zihniyetler içerisinde hapsolmak suretiyle festivali boykot etmeye çalışırlarsa, bir süre sonra uluslararası film festivalimizin geldiği iyi noktaları gördüklerinde üzülürler.”2

Meslek birlikleri yaptıkları açıklamada, ulusal yarışmanın devam ettirilmesini, 3. Milli Kültür Şûrası sonuç bildirgesinde yer alan “milli ve yerli kültür ürünlerimizin üretilmesi” yönündeki karar üzerinden savunuyorlar. Bu da ortadaki tartışmayı, Altın Portakal’ın hangi metotla muhalefetten bütünüyle arındırılacağı sorusuna indirgiyor. Ya Türel’in tertip ettiği üzere, festival “evrenselleştirilecek” ya da ulusal yarışma “yerli ve milli”leştirilerek devam edecek. Her iki seçenekte de festivalin, birtakım yıldızları ağırlayarak magazin gündemi yaratan bir etkinlik olmaktan öteye gidemeyeceği açık. Söylemeye bile gerek yok; kendi ülkesinde üretilen sinemaya sırt çeviren bir festivalin ne sinema sektörünü bir araya getiren bir platform olması mümkün, ne uluslararası bir nitelik kazanması, ne de vazifesini yapıp ortalıktan çekilen Elif Dağdeviren’in bir ara dillendirdiği gibi Avrasya-Ortadoğu sineması için bir çekim merkezi olması.

Meslek birlikleri tam olarak farkında olmayabilir ya da stratejik bir kullanıma başvurmuş olabilirler fakat ne sebeple olursa olsun, bugün “yerli ve milli” ifadesini içeren bir karara referans vermek, başlı başına sanatsal ifade özgürlüğüne karşı konumlanmaktır. Bugün bu iki sözcüğün neye tekabül ettiği ortada; gerek AKP medyasının kalemleri gerekse de muhalefet tarafından aynı biçimde tanımlanıyor bu kavramlar, yani aksi üzerinden, “yerli ve milli olmayan” üzerinden. “Yerli ve milli olmayanlar”, AKP’nin (ve ittifakının) politikalarını eleştiren her şahıs ve her tüzel kişiliği (meclis, basın, sokak, sivil toplum ve sanat alanlarının tümünde) kapsıyor. 3. Milli Kültür Şûrası’ndan referans verilen kararın, yani “milli ve yerli kültür ürünlerinin” üretiminin desteklenmesinin ise, esasında Altın Portakal’la bir ilgisi yok. Burada bahsedilen de, sadece siyasi iktidarla/devlet politikalarıyla uyumlu eserlere destek verilmesi; yani bu politikalara muhalif olanların kara listelere alınıp bakanlık desteklerinden men edilmesi olarak şimdiden zuhur etmeye başlayan uygulamaların devamı.

Bugün Altın Portakal ulusal yarışmasının kaldırılmasının sebebi, en berrak biçimde, AKP’nin on beş yıllık siyasi iktidarı boyunca kültür alanında hedeflediği hegemonya ve üretime ulaşamamasıyla açıklanabilir. Eğer ulaşmış olsaydı, ulusal yarışma sona erdirilmeyebilir, meslek birliklerinin değindiği şûra kararı o zaman hayata geçirilebilirdi.

Ne Milli Ne Evrensel
Bugünkü imha politikasının sebeplerini daha iyi anlamak için Altın Portakal’ın son on yılına, özellikle de Menderes Türel’in ikinci kez belediye başkanı olduğu 2014’ten önceki döneme bakmak lazım. 2009’da, yani ‘çözüm süreci’nin başladığı yıl, CHP Belediyesi ve AKSAV tarafından düzenlenen festivali birçok gazete ‘Altın Portakal’da Kürt Açılımı’ başlıklarıyla tanıtıyordu. Festivalin kırk altı yıllık tarihinde, ilk kez bir Kürtçe film, Min Dît (2009), Ulusal Yarışma’da yer alıyordu. Dahası Altın Portakal, ilk kez bir belgeselin, İki Dil Bir Bavul’un (2008) ulusal yarışmaya dahil edilmesiyle kurmaca-belgesel türleri arasındaki ayrımı da esnetiyordu. Yine bu dönemde, 1979-1980’de sansür ve darbe kıskaçları sebebiyle ödüllerine ulaşamayan sanatçılara iade-i itibar yapılıyor, eser işletme belgesi alamayan (bugün Kültür Bakanlığı destekli herhangi bir festivalde gösterilemeyecek) belgeseller seyirciyle buluşuyordu.

Bugün AKP belediyesi işte böyle bir “ulusal yarışma”yı, yani belki de yarım asırlık tarihinde, yeni yeni demokratik bir nitelik kazanmaya ve çoğulluk ilkesini sahiplenmeye başlayan bir platformu yok ediyor. Türel ve ekibi, devletle Kürt siyaseti arasındaki dengelerin radikal bir dönüşüme uğradığı ve ülkenin çatışmalı bir sürece gireceğinin ufukta görünür olduğu 2014 yılında başa geldi ve aslında yaptıkları da böylesi dönemlerde gösterilen devlet reflekslerinin, yani kültürel üretim ve sanatsal ifadeyi baskılamaya yönelik uygulamaların (eser işletme belgesi zorunluluğu, barış akademisyenlerine destek veren sinemacılara yönelik soruşturmalar, kara listeler, kısa filmlerin dahi sahnelerinin sansüre tabi tutulması vb.) Altın Portakal’a uyarlanmasından ibaret.

Şurası açık, AKP iktidarı 2014 öncesi sürecin siyasi dengeleri içinde oluşmasına “izin verdiği” özgürlük alanlarıyla bugün baş edemiyor. Yapılacak en yanlış şey, bu özgürlük alanlarına ve kültür hayatındaki karşılıklarına, AKP’nin topluma lütfedip verdiği zeminler olarak bakmak. Bu özgürlük alanlarının, toplum denen o çoğul özneler bütünü tarafından muhalif düşünce ve hayal gücüyle dolduruldukları için bugünün iktidarını korkuttuğunu unutmamalı. AKP’nin ipler elinden kaçtıkça, kültürel alanı giderek daha da katılaşan regülasyon ve baskılara tabi tutacağını öngörebiliriz. Bu iktidar krizi döneminde, Altın Portakal için yama niyetine geliştirilen o ya da bu formülün arkasında durmak zorunda değiliz. “Yerli ve milli” ile “evrensellik” arasında bir yer daha var: Eğer bir gün Altın Portakal sinema sektörünü tüm unsurlarıyla bir araya getiren bir platform olarak devam ettirilecekse, bu ancak, 53 yıllık tarihi asıl var edenlerin yanında durmakla mümkün olur; yani ilk kez bugün değil, her olağanüstü hâl ve sıkıyönetim döneminde devlet sansürünün hedefi olmuş, her zaman baskı ve itibarsızlaştırma politikalarıyla yıldırılmaya, “millileştirilmeye” çalışılmış kültür üreticilerinin tarafında. Bu nedenle bugün, hedef gösterilen muhalif sanatçıların ve filmlerinin yanında durmak, tüm baskılara karşın bu filmlere yer vermeye devam eden bağımsız film festivallerine, sanatsal ifade özgürlüğüne ve her türlü protesto biçimine (boykot dahil) sahip çıkmak, belki her zamankinden daha değerli.

Notlar
1  Bu sansür vakasının, esasında festival komitesinin ‘kraldan çok kralcılığından’, daha doğru ifade edersek, henüz ‘kral’ olmayan krala kral demesinden kaynaklandığını vurgulamalı. Zira, festival komitesi tarafından Ekim 2014’te yayımlanan açıklamada Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…’in programdan çıkarılmasının nedenlerinden biri olarak “TCK’nin 299. maddesine aykırı içerik ihtiva etmesi” gösterilecekti; oysa ki filmin programdan çıkarıldığı Temmuz ayında Recep Tayyip Erdoğan henüz cumhurbaşkanı seçilmemişti. Seçimler 10 Ağustos’ta yapıldı. Yani, komite önce infaz yaptı, ardından kılıf uydurdu -bu öyle yıkıcı bir kılıftı ki ardından gelecek birçok hakaret davasına ‘emsal’ oluşturacaktı.
2  “Menderes Türel: Festivali boykot etmeye çalışırlarsa üzülürler,” Cumhuriyet, 2 Ağustos 2017, erişim 19 Ağustos 2017, <goo.gl/TZ9oQe>.

Paylaş