Ceyda Torun ile söyleşi: Kedinin Gözünden

Paylaş
ceyda_torun_04

İstanbul’un sokak kedilerini anlatan Kedi geçtiğimiz yıl !f İstanbul’da gösterilmişti. Yönetmenliğini Ceyda Torun’un yaptığı belgesel, ABD’de elde ettiği gişe başarısının ardından Türkiye’de geçen hafta vizyona girdi.

Söyleşi: Ayça Çiftçi

Sayısız mite, efsaneye konu olmuş kedilerin farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda iyi şans getirdiklerine de inanıldı, cadılarla ilişkili oldukları düşünülüp canlı canlı yakıldıkları da oldu, tanrısal statüye yerleştirildikleri de. O veya bu şekilde bilinmez âlemlerle ilişkili oldukları düşünülmüş kediler, şimdi sanal âlemi fethetmiş durumda. Youtube’da izlenme rekorları kıran kedi videolarının neden bu kadar popüler olduğu bilimsel araştırmaların konusu da oldu, kedi videolarını sergileyen festivaller de düzenlendi, sanat müzelerinde kedilerin interneti ele geçirmesine odaklanan sergiler de açıldı. Son zamanlarda adından çok söz ettiren ve dünyanın çeşitli yerlerinde gösterime giren Kedi belgeselini, zamanımızın bu kültürel fenomeniyle bir arada düşünmek kaçınılmaz. Filmin İstanbul doğumlu yönetmeni Ceyda Torun küçük yaşta Türkiye’den ayrılmış ve şu anda ABD’de yaşıyor. Kediler kadar İstanbul’a ve İstanbullulara da odaklanan Kedi’nin nasıl ortaya çıktığını anlatan Torun, belgeselinin başarısını da izleyicilerin yorumlarından yola çıkarak değerlendiriyor.

Kedi belgeselini çekmeye nasıl karar verdiniz? Proje nasıl gelişti?
Projeye ilk başladığımızda tam olarak nasıl bir film olacağını bilmiyorduk. March of the Penguins (La Marche de L’empereur, 2005) ya da BBC yapımı Planet Earth tarzında bir film çekemeyeceğimizi hemen anladık. O kadar büyük bir bütçemiz olamayacaktı. Kedilerin hikâyelerini araştırırken tanıştığımız, konuştuğumuz İstanbulluların, belgeselin kediler ve şehrin kendisi kadar önemli bir parçası olmaları gerektiğini anladık. Araştırma ve çekimler sırasında bir sürü düşünür, profesör ve sanatçıyla da oturup konuştum; hem kedileri, hem insanlığı, hem de İstanbul’u. Çektiğimiz yedi kedinin hikâyelerini nasıl sıralayacağımı, nasıl bir duygu yakalamamız gerektiğini o konuşmalar sonucunda tasarladım.

Filmin kurgu sürecinden bahseder misiniz? Filmin anlatı yapısına kurgu aşamasında mı karar verdiniz, yoksa yapacağınız çekimleri belirleyen belli bir yapı var mıydı aklınızda?
Montaja 180 saatlik bir görüntüyle oturduk, montaj ve post-prodüksiyon yaklaşık 12 ay sürdü. Kedilerin hikâyeleri çekim sürecinde belirlenmişti aklımda ama o hikâyelerin sıralaması ve onları birbirlerine bağlayacak bölümlerin kurgusu bu dönemde belli oldu.

Çekimler sırasında görüntü yönetmeninizle nasıl çalıştınız? Kedileri doğal hâllerinde yakalamak ve İstanbul sokaklarını onların bakış açısından vermek için nasıl yöntemler izlediniz?

Çekimden evvel seçeneklerimizi uzun uzun konuştuk, kedileri başrole koyabilmek için çekimleri onların seviyesinden yapmaya karar verdik. Görüntü yönetmenlerimiz Charlie Wuppermann ve Alp Korfalı iki ana kamerayı yere en yakın şekilde tutabilmelerini ve kontrol edebilmelerini sağlayan birer kamera donanımı yarattılar, onlarla kedilerin yanında dolaşarak istediğimiz görüntüleri elde ettik.
Hareketle kayda başlayan Infrared kamerayla da mesela Kandilli’deki kedinin gece fare avlama sahnelerini yakalayabildik. İstanbul kedileri insanlara alışık oldukları için aslında pek zorluk yaşamadık. Eğer bir kediye yaklaştığımızda kaçarsa, bize çekim izni vermediğine karar vererek onun peşinden gitmedik, böylelikle filmdeki kediler bize izin veren kediler olmuş oldu. Bir de şehrin üzerinden, martıların seviyesinden İstanbul’un genişliğini yakalayıp, filmde hikâyeler arasında hem biraz düşünme vakti hem de nerede olduğumuzu görme şansı yakaladık.

Belgeseli hangi dönemde çektiniz? Çekimler ne kadar sürdü?
Filmin nasıl bir film olacağına dair fikir edinebilmek için ilk olarak 2013 yazında kısa bir çekim yaptık. Sonra, üç aylık bir araştırmanın ardından 2014 baharında iki buçuk ay boyunca (her gün, uyanık olduğumuz her saat!) çekim yaptık.

Belgeselde insanlar ile kediler arasındaki dostluklara odaklanılıyor. İnsanlarla birlikte, sorunlarla ve çatışmalarla yüklü büyük kentte yaşamalarından dolayı İstanbul kedilerinin büyük eziyetler çekmesi Kedi’nin hiç üzerinde durmadığı bir konu. Diğer yandan hükümet politikaları ve belediyelerin sokak hayvanları konusundaki pratikleri büyük bir çatışma ve mücadele konusu. Konunun karanlık yüzünü neden belgeselinize dahil etmemeyi tercih ettiniz?
İstanbul’da kedilerinin hayatlarına, dertlerine ve yaşadıkları zorluklara baktığımız zaman, aslında bunların bizim yaşadığımız sorunlarla aynı olduğunu görebiliyoruz. Kedilerin yaşayabilecekleri yeşil alan kalmadığı için üzülüyorsak; kendimizin, çocuklarımızın da aynı şekilde olumsuz etkilendiğini görmemiz gerekiyor. Kedilerin hayatları bizimkine paralel. Benim görüşüme göre İstanbul’da kedi olmak, İstanbul’da insan olmaktan farklı değil. Kedilerin hayatlarının zorluklarını dramatikleştirmeden konu edinmek istedim. Hatta filmin bir bölümü bu yüzden ölüm, kayıp ve özlemle alakalı. Filmdeki röportajlarda kedilerin trafikte, diğer kedilerle kavgalarda, kanser ve diğer hastalıklara kapılarak öldüğünü duyuyoruz, film bu gerçekleri görmezden gelmiyor. Bu filmde derdim İstanbul’un bir kedi cenneti olduğu izlenimi vermek değildi. Kedilere duyduğumuz sevgi ve merhamet sayesinde kendimizle de daha barışık olabileceğimiz fikrini ön plana almak istedim.

Kedi, kediler üzerinden İstanbul’u anlatan birkent belgeseli olarak da görülebilir mi? Nasıl bir izleyici profili için nasıl bir İstanbul portresi çizmek vardı aklınızda?
İstanbul’u kendi gözümden göstermek istedim bu filmle. Haberlerde gördüğümüz ya da yurtdışında hep öne çıkan görüntülerle yetinmeyerek… İstanbul’un her köşesine gittik, çektik. Keşke daha uzun çekim yapabilseydik, bütün mahallelerden kedi hikâyeleri ekleyebilseydik. Bu filmle İstanbul’u daha samimi bir gözle sergilemek istedim, Kandilli sahilinden Samatya’ya, Moda’dan Nişantaşı’na, İstanbul’un farklılığını, karmaşık ama kendine özgü ruhunu yakalamak istedim. Hem yurtdışında İstanbul’u hiç bilmeyen seyirciler için, hem de İstanbul’da yaşayan seyirciler için.

Belgeselin çekimleri için kullanılan semtlere nasıl karar verdiniz? Filmin İstanbul haritasını nasıl bir yaklaşımla çıkardınız?
Resmen her mahalleye, her semte giderek. Girip çıkmadığımız yer kalmadı İstanbul’da. Fakat elbette her ortamda yeterince malzeme yakalayamadık, mesela çocukluğumun Caddebostan’ında bir hikâye elde edemedim bu kısa çekim süresinde. Umarım bu belgeselin devamı gelir, hikâyelerin sonu yok çünkü.

İstanbul’da yaşanan politik kutuplaşma ve sert toplumsal çatışma ortamı belgeselinizde kadraj dışında kalıyor. Böyle bir dönemde bu türden aydınlık bir İstanbul portresi çizmeyi özellikle mi tercih ettiniz?
Bu filmle hem İstanbul’un, hem de kentin kedilerinin ve insanlarının değişmeyen ve zamansız özelliklerini yakalamak istedim. İnsan ile doğanın ilişkisi çok evrensel bir tema. Türkiye’ye özgü de değil, bütün dünyada insan sayısı arttıkça, şehirleşme arttıkça daha çok gündeme geliyor. Bir de, istedim ki insanlarımızın sevgi ve şefkat dolu olmalarını kutlayalım. Ne kadar birbirimizle anlaşmakta zorlansak bile, aslında birbirimizi tanıma şansımız olunca görüyoruz ki ortak noktalarımız tahmin ettiğimizden de çok.

Kedi videolarının son yıllarda artan popülaritesinin bu filmin yapımı için gereken finansal desteği bulmanıza katkısı oldu mu?
Kesinlikle. ‘Kedi videosu’ konsepti filmimizi gerçekleştirmemize çok yardımcı oldu. On sene evvel bu film için para bulamazdık! İnternet üzerinden yaşanan kedi rönesansı sayesinde kedilerin ne kadar sevildiğini ve ne kadar izlenmek istenildiğini örnek verebildik yatırımcılarımıza.

Belgesel filmlerin vizyona girme şanslarının ne kadar sınırlı olduğunu da düşününce, Kedi’nin hem ABD’de hem Türkiye’de vizyona girmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Belgeselinizin ABD’deki gişe başarısını neye bağlıyorsunuz?
Gerçekten çok mutluyuz ve aynı zamanda da şaşkınız. Her sinemacı, fikrinin başarılı olacağına inanır, yoksa senelerce o proje üzerinde çalışması mümkün olamaz. Biz de kedinin cazibesinin evrensel olduğuna inanarak filmin başarılı olacağını ümit ediyorduk ama ilk başta başvurduğumuz festivallerden ve satış şirketlerinden olumsuz tepki aldık. Amerika’da Seattle Film Festivali’nin bizi kabul etmesi ve o festivaldeki gösterimlerin dolup taşması, Amerikan dağıtımcıların dikkatini çekti. Şimdi Amerika’da yaklaşık 300 şehirde, çok yakında Türkiye’de ve belli başlı Avrupa ülkelerinde, Güney Asya ve Japonya’da gösterime girecek. Gösterim yapılan yerlerdeki seyircilerden aldığımız tepkilere ve yorumlara göre Kedi’nin bu kadar başarılı olmasının nedeni, olumlu bir bakış açısı sunan, insanlığa olan ümitlerini güçlendiren, çok değer verdikleri bir canlıya odaklanan ve bu sevgiyi paylaştıkları insanlarla yan yana gelme şansı veren bir film olması.

Paylaş