Gerçek Ölüm

Paylaş

hrant_dink_anisinaHrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden tam on yıl geçti, adalet hâlâ sağlanmadı. Şubat 2007 tarihli 59. sayımızda Altyazı ekibi olarak kaleme aldığımız sunuş yazısının satırlarına sinen acı, bugün hâlâ tazeliğini koruyor.

Biz bir sinema dergisiyiz. Türkiye’de her alanda yazı yazan, yazdıklarını basan, dergi ve gazete çıkaran o ‘basın’ denilen gruba dahiliz. Her birimiz bir sinema dergisine yazmanın ve derginin kurumsal kimliğinin bir parçası olmanın ötesinde, yazan, düşünen, düşündüklerini ifade eden kişileriz. Kültürel alanın politik olduğuna, dolayısıyla kültürün bir parçası olarak sinemanın politik alanla ayrılmaz bir ilişkisi olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, önceki sayılarımızda gerek Altyazı olarak, gerek kişisel yazılarımız aracılığıyla sansür tartışmalarından Ararat filminin yasaklanmasına, cinsel kimlik politikalarını tartışmaya açan filmlerin algılanış biçimlerinden genel anlamda siyaset kültür ilişkisine dair sözümüzü söylemeye çalıştık. Bu ülkede yazı yazmak, birbirine göbekten bağlı politik ve kültürel meseleleri de yazmak, yazarken tartışmak, sesli düşünmek demek; neticede ‘ses’ demek. Hrant Dink’in ölümüyle, akrabamız olan harfleri ve satırları, akrabamız olan bir ‘sesi’ kaybetmenin acısı içimize çökerken, zamanın korkma ve susma zamanı olmadığını bir kez daha en gerçek haliyle görüyoruz.

Bir ülkenin tarihinde tekrar eden, toplumda yara açan olaylar çoğunlukla bir arada değerlendirilme eğilimiyle karşılaşır. Basında bu ülkenin tarihinde yaşanan faili meçhul cinayetlerden, şimdiye dek öldürülen gazetecilerden, gizli bir özneden bahsediliyor. Hrant Dink öldürüldükten sonra “Bu kurşun Türkiye’ye sıkıldı,” diye yazıldı pek çok mecrada. Bu cümledeki özne eksikliğini hissetmişsinizdir. İşin aslı o ‘özne’, basınımızda ve politikacılarımızın üslubunda uzun zamandır eksik. Ve işin aslı insanların sürekli birbirini vatan haini ilan ettiği, her yapılanın yabancı güçlerin oyunu olarak nitelendirildiği, her politik zeminin milliyetçilik yarışına dönüştüğü bir ülkede o özneler hep eksik kalacaktır. Pek çok kişi önceki utançları, Dink’in öldürülmesinin uyandırdığı utançla bağdaştırıyor. “Bir gazeteci daha öldürüldü,” deniyor. Sanki devam eden, edecek olan bir anlatıdan bahsedermiş gibi. Oysa tam bu noktada bizim “hayır, bu kurşun Hrant Dink’e sıkıldı!” dememiz gerekiyor. Dink’in ölümünün gerçekliğini kavrayabilmek için, her ölümü birbirine bağlayarak onları bu ülkenin kaçınılmaz kaderiymiş gibi düşünmeyi reddetmemiz gerekiyor. Her bir cinayeti hazırlayan koşulları ve toplumsal düzlemde bu cinayetleri mümkün kılan her şeyi didik didik etmemiz, bu kader anlatısını yırtmamız gerekiyor.

Elbette, Dink’in infazını hazırlayan koşulların farkında olmalıyız. Hrant Dink, öldürüldükten sonra ‘özgür düşünceye kurşun sıktılar’ dediler, peki 301. maddeyi çıkaran, Dink’i ve daha pek çoklarını yargılayan, hapse mahkûm eden bu devlet değil miydi? Peki biz basın olarak yayın organlarımızda 301’e ne kadar karşı çıktık? Sürecin bu noktaya geleceğini göremedik mi? Milli birlik ve beraberliğimizi tehdit ediyorlar söyleminin kendisinin birlikte yaşayabilme özgürlüğümüzü ve onurumuzu yok edeceğini göremedik mi? Aynı milliyetçi söylemle herkesin birbirini bıçakladığını göremedik mi? Bu soruları sormak ve bulduğumuz cevapları gizli öznelerden arındırmak büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Ancak eğer bu ülkenin düşünen, yazan ve tartışma zeminlerini diri tutmaya inanan insanları olarak bu ölümün tekilliğini anlayamazsak, bundan sonra Hrant Dink’in ‘sesinin’ yerini alacak mücadelenin ve gerekliliğinin nedenlerini de anlayamayacağız. Eğer bu ülkenin damarlarına sirayet etmeye çalışan sessizliği, gerçek ölümü istemiyorsak, yaşadığımız acıyı, duyduğumuz öfkeyi taze tutmak, ve bir arada durarak bu ülkenin daha iyi bir yer olabileceğine dair duyduğumuz inancı ‘neresinden yakalayabiliyorsak’ orasından tutarak her gün yeniden yazmak boynumuzun borcu olmalı.

ALTYAZI Yayın Kurulu

Paylaş