Claude Barras ile ‘Kabakçığın Hayatı’ üzerine

Paylaş

 

25808720

Açılışını Cannes Film Festivali’nde yapan Fransız-İsviçre ortak yapımı stop-motion animasyon Kabakçığın Hayatı, En İyi Animasyon Oscar’ının en güçlü adaylarından. Yönetmen Claude Barras her yaştan izleyiciye hitap eden, sevimli olduğu kadar da melankolik filmini anlatıyor.

Söyleşi: Engin Ertan

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde Yönetmenlerin 15 Günü bölümündeki ilk gösteriminden bu yana giderek artan bir ilgiyle karşılaşıyor Kabakçığın Hayatı (Ma Vie de Courgette). İsviçreli animasyon yönetmeni Claude Barras’ın bu ilk uzun metrajlı filmi, Fransız yazar Gilles Paris’in ‘Autobiographie d’une Courgette’ isimli romanından uyarlama. Courgette (Kabak) takma adlı, dokuz yaşındaki Icare’ın annesinin ölümünden sonra bir yetimhaneye bırakılması ve burada yaşıtı diğer çocuklarla kurduğu dostluğu konu alıyor Kabakçığın Hayatı. Fakat alışıldık anlamda tozpembe bir çocuk filmi değil bu animasyon. Görsel yapısındaki naifliğe rağmen pek çok karanlık ve sert temayı da işliyor ve bu zıtlığı bir avantaja dönüştürmeyi başarıyor. Senarist ve yönetmen Barras ile Oscar adaylarının açıklanmasından bir hafta önce, Unifrance’ın Paris’te düzenlediği Fransız Sinemasıyla Randevu etkinliğinde buluştuk ve hem filmin yapım süreci hem de bu hikâyenin günümüz seyircisini hangi sebeple etkiliyor olabileceği üzerine konuştuk.

Kabakçığın Hayatı’nın uyarlandığı roman İsviçre ya da Fransa’da ne kadar popüler?
Aslına bakarsanız kendi ülkesi Fransa’da oldukça iyi biliniyor. Yanılmıyorsam yaklaşık 200 bin satmıştı. Almanca ve İtalyanca başta olmak üzere birkaç dile de çevrilmişti. Dolayısıyla İsviçre ve Almanya’da da biliniyordu. Tabii Fransa’daki popülaritesinde bu romanın müfredatın bir parçası olmasının da etkisi var, on beş yaş civarındaki çocuklar okulda derste okuyorlar.

Romanın okul müfredatının bir parçası olması size nasıl bir avantaj sağladı?
On beş yaş grubunu sinemaya getirmek, onların ilgisini çekmek hiç kolay değildir. Bu bağlamda o yaş grubundaki seyirciyi kazanmak açısından önemli bir avantajımız vardı. Aslında kitabın hedef kitlesi daha ziyade ergenler ve yetişkinler. Roman, filmde gördüğünüzden çok daha sert, grafik unsurlar içeriyor. Fakat biz senaryoyu yazarken içeriği biraz daha yumuşattık, çünkü esas hedef kitlemiz 8-12 yaş arasındaki çocuklardı.

Peki, farklı yaş gruplarından ne gibi tepkiler geldi?
Bazı okullar öğrencileri dersin bir parçası olarak Kabakçığın Hayatı’nı izlemek için sinemaya götürüyormuş. Duyduğum kadarıyla, ilk bakışta çoğuna çocuk filmi gibi geliyor ve oflaya puflaya gidiyorlarmış. Fakat her ne kadar film romana oranla daha naif olsa da, anlatılan hikâye ergenlere de hitap ediyor ve bu yaş grubundan da çok güzel tepkiler alıyoruz. Filmden çok etkilendiğini söyleyen pek çok gence rastladım.

Uyarlama sırasında içeriği yumuşattığınızdan bahsettiniz. Karakterlerin yaşları anlamında bir değişiklik var mı?
Hayır, roman daha ziyade ergenleri hedefliyor olsa da karakterler yine çocuktu. Kabak romanda da filmde olduğu gibi dokuz yaşındaydı ve anlatıcı yine oydu. Fakat roman ile film arasındaki önemli farklardan birisi olarak şunu söyleyebilirim; örneğin romanda Kabak annesini bir silahla vurarak öldürüyor. Yani romanda şiddet daha grafik ve doğrudan bir şekilde yer alıyor. Biz ise senaryoyu yazarken bu gibi şiddet içeren anları daha naif imgelerle çocuksu bir dünyaya uyarlamaya çalıştık.

Romanın yapısında değişikliklere gittiniz mi?
Romanı biraz sadeleştirdik. Aslında roman çok sayıda çocuğun hikâyesini anlatan bir nevi günce. Toplamda yirmi tane çocuk karakter var. Dolayısıyla onlardan bazılarını seçmeye ve bazılarını dışarıda tutmaya mecburduk. Bu da epey zamanımızı aldı. Karakterleri seçtikten sonra, romandaki anlatıyı lineer bir hikâye akışına çevirmeye çalıştık ve çocuk izleyicilere rahat ulaşabilmek için basitleştirdik.

Sizce bir animasyonun senaryosunu yazmak farklı bir yaklaşım gerektiriyor mu? Bu bağlamda senaryo için Céline Sciamma ile birlikte çalışmak nasıldı? Farklı disiplinlerden iki yazar/yönetmen olarak senaryoya ne kattınız?
Projeyi geliştirdikten sonra senaryonun ilk taslağını yazdım. Bu versiyonda romandan yedi karakter seçmiş ve onların etrafında bir öykü kurmuştum ama senaryonun bir odağı yoktu ve anlatı biraz dağınıktı. Bu aşamada filmin İsviçreli yapımcıları yazar kadrosuna katılması için Céline Sciamma’yı davet etmeyi önerdiler. Bu bence müthiş bir fikirdi ve çok mutlu oldum, çünkü Tomboy’u (2011) yeni izlemiş ve çok beğenmiştim. Céline’in ortaya çıkaracağı işe tamamen güvendiğim için, istediği gibi müdahale etmesi üzere yazdığım taslağı ona teslim ettim. O da yazdıklarımın yaklaşık yarısını tutmaya, diğer yarısını ise yeniden yazmaya karar verdi. Onun katkısı sonrasında senaryo daha odaklı ve doğrusal bir akışa sahip hâle geldi. Céline, karakterlerin her birisinde işlenecek ve öne çıkartılacak önemli bir özellik buldu ve bu da senaryoyu çok güçlendirdi.

Kabakçığın Hayatı öncesinde çektiğiniz kısa filmleriniz de stop-motion animasyon tarzında. Bu tarzı sizin için ilginç veya vazgeçilmez kılan nedir?
Bu tarzda çalışırken, sahnelerin kurulumunda son derece özgür kalıyoruz. Örneğin Kabakçığın Hayatı’na başlarken oyuncularla yaptığımız otuz saatlik bir ses kaydı vardı ve buna göre geri dönüp bazı sahneleri yeniden filme alabiliyorduk. Tıpkı canlı oyuncularla çalıştığınız bir filmde tekrar alma imkânı olduğu gibi. Sahneleri çekerken ise storyboard üzerinden gidip, hedefe yönelik çalışsak bile maketlerle yapabileceklerimiz konusunda yaratıcılık için hep bir alan kalıyor.
Bilgisayarla yapılan animasyonlar programlarla geliştirilmiş kusursuz bir hesaplama sistemiyle çalışma imkânı ve böylece imgelerde daha fazla detaya yönelme fırsatı tanıyor olabilir ama ben maketler ve karakterlerle sette olmayı, onları her çekim arasında değiştirip geliştirebilmeyi seviyorum. Bu bağlamda stop-motion bir anlamda animasyon ve gerçek mekânlarda canlı oyuncularla çalıştığınız filmler arasında bir yerde duruyor. Ben de tam bu yönünü seviyorum.

Kabakçığın Hayatı Cannes’daki ilk gösteriminden bu yana giderek büyüyen bir ilgiyle karşılaştı ve ödül sezonunda en öne çıkan filmlerinden birisine dönüştü. Filminizin dünyanın dört bir yanında gördüğü ilginin nedeni sizce nedir?
Şiddetin çok baskın olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bence Kabakçığın Hayatı’nın toplumda uyandırdığı yankı bununla çok ilgili. Filmde bu sahneleri göstermiyoruz ama çocuk karakterlerin hepsinin farklı şekillerde şiddete maruz kaldığı, anlatıda dile getiriliyor. Örneğin Simon karakteri aracılığıyla şiddete maruz kalan çocukların davranışlarının bundan nasıl etkilenebileceğini de anlatıyor, şiddetin şiddeti çağırdığına dikkat çekiyoruz. Ne yazık ki bu durum bugün dünyanın pek çok yerinde gündelik bir gerçek. Bu nedenle Kabakçığın Hayatı, içinde kaldığımız şiddet ortamı hakkında seyircilerle iletişim kuruyor. Diğer yandan, farklı çocukların hikâyeleri günümüz toplumunda şiddet dışındaki başka sorunları; ekonomik problemleri ya da ayrımcılığı da ele almamızı sağladı. Fakat en nihayetinde birbirimizi dinleyerek, birbirimize güven duyarak, arkadaşlık ve dayanışmayla bu şiddet zincirini kırabileceğimizi de söylemeye çalıştık.

 

Paylaş