The Handmaid’s Tale

Paylaş
1200

Margaret Atwood’un kült romanından bugünün Amerika’sına uyarlanan dizi, arzu ve hazzın yasak olduğu bir distopya.

Ayça Çiftçi

Margaret Atwood’un 1985 yılında Berlin’de yazdığı ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ romanından Hulu için uyarlanan The Handmaid’s Tale, son dönemin en çok takip edilen dizilerinden biri oldu. Haziran ayında birinci sezonunu tamamlayan dizi, oyuncu performanslarından sinematografisine kadar her şeyiyle bu ilgiyi hak etse de, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçildiği dönemde ortaya çıkmış olması da dizinin etki gücünü artıran bir etken. En azından, Trump dönemi Amerika’sının nasıl bir gelecek vaat ettiğini tartışmak isteyenlere dolu dolu, kapkaranlık bir malzeme verdiği kesin. Ekolojik krizin bir sonucu olarak doğurgan insan sayısının ve doğum oranlarının aşırı derecede düştüğü bir dönemde silahlı güçle iktidarı ele geçiren radikal sağcı bir grubun teokratik bir diktatörlük ilan etmesiyle kurulan yeni düzenin öyküsü diziye uyarlanırken günümüz Amerika’sına taşınınca, The Handmaid’s Tale’le ilgili yorumlar da sağ muhafazakârlığın yükselişinden duyulan korkuların dışavurumuna dönüşüyor.

Gilead Cumhuriyeti, düpedüz bir tecavüz düzeni. Doğurgan kadınlar, çocuk sahibi olamayan evli komutanların evlerine zorla damızlık olarak veriyor ve sistematik olarak tecavüze uğruyorlar. Damızlık kadınların kendi isimlerini kullanmaları yasaklanıyor; kimin mülkü olduklarını tanımlayan yeni isimler veriliyor onlara. Hepsinin adı ‘Of’la başlıyor; filmin ana karakteri June’un adı da Offred oluyor, yani Fred’e ait olan. İktidarı elinde tutanın dili ve dil üzerinden toplumsal kültürü nasıl şekillendirdiğini görüyoruz. Meşru, hukuki, hatta kutsal bir yere yerleştirilen tecavüzün de adı artık tecavüz değil: Komutanların eşlerinin de katıldığı, belli kurallarla ve önceden tanımlanmış tek bir pozisyonda gerçekleşen tecavüze ‘seremoni’ adı veriliyor. Cinselliğin tek yaşanma biçiminin üreme amaçlı tecavüz olduğu bu düzende arzu ve haz yasak. Diğer tüm yasaklar da özünde bu yasağa dayanıyor. Tüm başkaldırı ve isyan kırıntıları da arzu ve hazdan doğuyor, arzu ve hazza yöneliyor.

Dizi boyunca yer yer araya girip geçmişi gösteren fragmanlarla hem Offred olmadan önceki June’u tanıyoruz hem de Gilead rejimine nasıl varıldığına dair fikir ediniyoruz. Özellikle ‘Late’ adlı üçüncü bölüm, nasıl olup da durumun bu noktaya vardığını gösteriyor. Bu bölümde Offred’in anlatıcı sesi, önceleri uykuda olduklarını, o yüzden bu noktaya geldiklerini söylüyor. Meclisi etkisiz kıldıklarında, teröristleri bahane ederek anayasayı askıya aldıklarında uyanmadıklarını, bunların geçici uygulamalar olduğu söylediğinde inandıklarını anlatıyor. “Hiçbir şey birdenbire değişmez. Yavaş yavaş ısınan bir küvetin içinde, hiç farkına varmadan haşlanıp ölüverirsiniz” diyor. Yaşadıkları radikal dönüşümün nasıl yavaş yavaş, göstere göstere gerçekleştiğini anlatıyor yani. Ama Gilead rejiminin gelmekte olduğunun açık ve net sinyalleri geçmişe bakınca görülse de, ‘Gilead devrimi’ gerçekleştiğinde, tüm toplumsal yapının değişmesi ‘birdenbire’ oluyor. Gileadcıların iktidarı ele geçirişinin hemen öncesindeki birkaç günü gösteren flashback’lerde June ve en yakın arkadaşı Moira, şortları ve askılı tişörtleriyle koşu sonrası bir kafeye gidip kahve almaya çalışıyorlar, banka kartları bir türlü çalışmayınca uzayan diyalogda kafe çalışanı adam “sürtükler” deyip kafeden kovuluyor onları. Afallamış hâlde eve gittiklerinde tüm kadınların banka hesaplarının iptal edildiğini öğreniyorlar, ertesi gün işe gittiklerinde kovulduklarını öğreniyorlar, kadın çalışanların hepsi işyerlerinden silah zoruyla çıkarılıyor. Hemen bir protesto yürüyüşü düzenlemeye kalktıklarında üzerlerine ateş açılıyor (Bölümün adının da söylediği gibi: Çok geç!). Bu derece radikal bir değişim, bu kadar âni bir şekilde, bir sabah uyandıklarında gerçekleşivermiş oluyor. Tüm bunları kimin neden yaptığını ya da bundan sonra neler olacağını bile öğrenemeden boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Nasıl oldu da Gilead iktidarı kuruldu sorusuna verilen “yavaş yavaş, göstere göstere” cevabıyla “birdenbire” cevapları arasındaki denge, bildiği dünyanın geceden sabaha yok olabileceği fikriyle birlikte dehşet duygusu veriyor izleyicisine.

Dizinin senaryo ekibinde de yer alan Margaret Atwood, romanı yazarken tamamen hayal ürünü olan hiçbir şeyi öyküye dahil etmeme kararı aldığını anlatıyor. Kurguladığı karanlık geleceğin tüm öğelerinin tarihteki bir zamanda, bir yerde gerçekten var olmuş şeyler olmasını istediğini söylüyor. Bu anlamda, malzemesini geçmişte bulan bir gelecek kurgusu, yaratıcılığını gerçeklikten alan bir fantezi bu. Atwood’un hayal ettiği dünyayı görselleştirirken dizinin başarılarından biri, zamanı görselleştirme biçimi. Mizansenden sinematografiye tüm öğeler, bu distopik geleceği geçmiş hissiyle boyamak üzere kullanılıyor dizide. Kullandığı renk paletiyle; yağlı boya çizim gibi duran, pencereden sızan küçük ışık huzmelerinin kısmi olarak aydınlattığı puslu, karanlık ve sessiz iç mekânlarla; komutan eşlerinin giymek zorunda olduğu püriten tasarımlı mavi elbiseler, damızlık kadınların kırmızı renkli rahibe elbiseleri gibi kostüm tasarımlarıyla, bir dönem filmi atmosferi var dizide. Ama yönetmenlerden Reed Morano, bu geçmiş zaman hissini, onu kıracak öğelerle yan yana getirmeye özen gösterdiklerini anlatıyor. Mesela, damızlık kadınların toplu olarak alışverişe çıktıkları sahnelerde pazar yeri gibi bir mekâna değil de floresan ışıklı devasa bir süpermarkete gitmelerinin önemli olduğunu, çelişkili zamansal kodların buluşmasının daha rahatsız edici olacağını düşündüklerini anlatıyor. Dış mekân çekimlerinde, hepsi birörnek giyinmiş damızlık kadınları geniş planda gösteren, tektipleşmenin kasvetini grafik olarak ileten kadrajların ilettiği huzursuz hisse de Kubrick’ten esinlenerek vardıklarını anlatıyor. Flashback’lerdeyse bambaşka bir estetik dil kullanıyor. Gerçekçi bir üslupla verilen geçmiş fragmanları, Gilead dünyasının ölüm gibi soğuk, soluk, karanlık, statik görüntüsüne tezat bir şekilde canlı, hareketli, renkli ve aydınlık.

The Handmaid’s Tale, son derece sınırlı mekân kullanımıyla distopik bir yeni dünya kurmayı başarıyor. Öykünün Boston civarlarında geçtiğini bilsek de, bu baskıcı düzenin damızlık kadınların özgürce dolaşmasını yasaklaması, ayrıca bilgi akışına da izin vermemesi, June’un yaşam alanıyla sınırlandırıyor filmin mekânsal haritasını. Bu sayede, dar bir alanda yeni bir dünya portresi çizebiliyor dizi. Hatta bu sayede, bilinmezden duyulan korkuya yaslanarak distopik hissini güçlendirebiliyor. Bu ekonomik mêkan kullanımında June’un hapsedildiği o ölümüne kasvetli ev bir Gilead mikrokozmosu olarak işlev görüyor. Ve Gilead’ın karanlığını kusan bu ev, bu düzenin sahiplerinin evi sonuçta. Onlar da orada yaşamak, aynı kasvetle boğulmak, aynı sessizliği solumak zorundalar. Flashback’lerde gülen, eğlenen, sevişen, mutlu bir çift olarak gördüğümüz komutan Fred ve karısı Serena da bizzat kendilerinin inşa ettiği dünyada arzusuz ve hazsız bir hayatın içinde solup gidiyorlar. Tabii bu mizojen iktidar ikisini aynı şekilde ve derecede boğmuyor. Gilead’ın teorisyenlerinden, entelektüel ve güçlü bir kadın olan Serena, devrimin hemen ardından iktidar mekanizmasından uzaklaştırılıyor; tecavüzüne ortak olduğu damızlık kadının dolayımıyla anne olmaktan başka bir
rol biçilmiyor kendisine.
İktidar hiyerarşisinin en üst basamağını temsil eden Fred
ise kendi kurup yönettiği sisteminin kurallarının bile
dışına çıkma şansına sahip (Fred ve onun seviyesindeki erkeklerin, haz ve arzu yasağını gizlice delebildiklerini öğreniyoruz bir noktada).

Cinsiyet ve sınıf ilişkilerini veri alarak bu distopyanın farklı toplumsal kesimler 
için ne karşılığı olduğunu katman katman ele almaya özen gösteriyor The Handmaid’s Tale (Damızlık kadınlardan biri eskiden 
aç olduğunu, evsiz olduğunu, Gilead rejimini tercih ettiğini söylüyor mesela). Bir yandan Gilead rejiminin ölümcül karanlığından elitler de dahil hiç kimsenin muaf olmadığını ortaya koyuyor, ama bir yandan da kimsenin birebir aynı karanlıkta yaşamadığını.

Paylaş