İSTANBUL FİLM FESTİVALİ / SÖYLEŞİ / ALİ SÖNMEZ

"EN FAZLA İZLENEN FİLMLER LİSTESİNE BAKTIĞIM ZAMAN BİRAZ ŞAŞIRIYORUM!"

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından bu sene 22.si gerçekleştirilen Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne 15 yıldır yönetmen yardımcısı olarak emek veren Ali Sönmez'le geride bıraktığımız festivali değerlendirdik.

Söyleşi : Yamaç Okur


22. İstanbul Film Festivali'nin genel değerlendirmesi ile başlayalım.

- İstanbul Film Festivali adını aldığı günden itibaren bu etkinlikte görev yapıyorum. Sinema Günleri dönemini Amerika'da olduğum için izleyici olarak uzaktan izledim. 80'li yıllarda Türkiye'de müthiş bir filmsizlik vardı. O dönemlerde Sinema Günleri büyük bir açlığı doyuran tek etkinlik olarak hızla yükseldi. Program kapsamında sadece 40 film oynatılırken bile 100 bin seyirciye yaklaşan bilet satışı varmış o dönemlerde. Benim ilk girdiğim sene olan 1988'de 140 bin biletli seyirci vardı. Şimdiye kadar gördüğüm en yüksek seyirci sayısı. Benim çalıştığım dönemde ilk beş yılda sevgili Vecdi Sayar program yönetmeniydi. Vecdi film sayısını her yıl biraz daha arttırdı, bir ara 183'e kadar çıktı. Festivalin esas programındaki birçok yeniliği Vecdi getirmişti. Onun mirasını devam ettiriyoruz biz. Programda yer alan bölümlerin yarısı belki o günden beri, yani 15 yıldır devam ediyordu. Dünya Festivallerinden, Bir Ülke - Bir Sinema, Edebiyattan Beyazperdeye, Ustalara Saygı bu bölümlerin başlıcalarıydı. Bu yıl ilk defa o yapıyı kırdık. Çünkü artık çok monotonlaşmaya başlamıştı.

İFF yurtdışında önemli festivallerde oynayan iyi filmlerin seçkisinden oluşan bir festival. Programlama için hangi festivalleri takip ediyorsunuz ?

- İstersen önce programın oluşturulması hakkında genel bilgi vereyim. Yurtdışında sürekli festivalleri takip eden temsilcilerimiz var: uluslararası sinema dergilerine muhabirlik yapan Edna Fainaru (ve kocası Dan Fainaru), Umberto Rossi ve Aruna Vasudev gibi. Onlar bir yıl boyunca neredeyse her hafta bir başka festivali izliyor ve bize tavsiye listeleri yolluyorlar. Bizim danışma kurulumuzda yer alan isimlerden Atilla Dorsay bir duayen olarak festivalleri iyi takip eden ve bize en fazla katkıda bulunan sinema eleştirmenimiz. Ayrıca yine danışma kurulumuzda bulunan Alin Taşçıyan ile Sevin Okyay'ı da bu listeye dahil etmeliyiz. Maalesef Alin ve Sevin'in çalıştıkları gazeteler onları yurtdışı festivallerine yolla(ya)mıyor. Esasında bu olumsuz durum Türkiye'deki bütün film eleştirmenleri açısından geçerli. Elbette festival yönetmenimiz Hülya Uçansu, ben ve bu yıl yönetmen yardımcısı olan genç arkadaşımız Azize Tan, üçümüz de aramızda paylaştığımız festivallere gidiyoruz. Geçen sene ben üç festivali izledim: Edinburgh, San Sebastian ve Londra. Daha çok bizim festivalin yapısına uygun programları olan festivalleri yeğliyorum; Londra ve Toronto gibi. Bu iki festival de, İFF gibi, diğer festivallerin en iyi filmlerini ("Best of the Fest") programına alıyor. Beş senedir hemen hemen her yıl gittiğim San Sebastian ise benim favori A-kategorisi festivalim (bilgi için: FIAPF'ın A-kategorisindeki diğer film festivalleri Cannes, Berlin, Venedik ve Karlovy Vary'dir); hem zengin programı, hem de insanı zorlamayan kusursuz organizasyonu açısından. Dikkat edersiniz, son iki-üç yıldır bizim festivalde Latin Amerika sineması çok ağırlıklı olarak yer alıyor ve ilgi görüyor. Bu, biraz da San Sebastian sayesinde. Hatta bu yıl San Sebastian, resmi bölümünden tamamen ayrı, yarışmalı bir Latin Amerika bölümü başlatıyor. Londra Film Festivali de özellikle Uzakdoğu filmlerinin seçimi açısından çok yararlı oldu. Son yıllarda Uzakdoğu ve Latin Amerika sineması çok güncel ve popüler. Ayrıca bu yıl ilk defa gidip izleyeceğim Karlovy Vary Festivali de eski Doğu Bloku ülkelerinin filmlerine ağırlık veren programıyla festivalimiz için verimli bir kaynak oluşturacak diye ümit ediyorum.

Festival programı nasıl oluşturuluyor ?

- Temsilci ve danışmanlarımız gördükleri filmlerle ilgili olarak kendi öneri listelerini yolluyorlar. Bu listeleri bir araya getirerek büyük bir havuz oluşturuyoruz. Bunu genellikle Eylül ayından itibaren yapıyoruz. Bu havuzda en fazla ilgi toplayan, en fazla kişi tarafından önerilen filmlerden başlayarak filmleri davet ediyoruz. Böylece program yavaş yavaş imece usulü ortaya çıkıyor. Yani festival programının ana gövdesi yedi-sekiz kişinin ortak zevkiyle oluşuyor; tabii başka birisinin izlememiş olduğu kişisel favoriler de programa ekleniyor. Ayrıca kişisel önerileri de değerlendiriyoruz. Başka festivallerde fazla şans bulamamış filmlerin bize yollanan video kasetlerini de izliyor ve bunlardan bazılarını da programa alabiliyoruz. Daha sonra programda, bölümler arasında son rötuşlar yapılıyor. Örneğin, "Aile Kutsaldır" bölümü, geçen yıl izlediğim filmlerde gözlemlediğim ortak bir tema nedeniyle son anlarda çıktı ortaya. Elimizdeki listeden, diyelim ki 250 filmden oluşuyor, en fazla 8-10 tanesini istedik de alamadık. Yani o filmleri göstermek istedik, fakat bir şekilde kopyaları sağlanamadı. Bunun dışında programımız için düşündüğümüz beş filmi İF Bağımsız Filmler Festivali'ne verdik. Verdik diyorum, çünkü biz Türkiye'deki diğer festivallere göre "abi" pozisyonunda olduğumuz için bir film için ortak bir talep varsa yurtdışından önce bizim fikrimiz soruluyor.

Bu yıl festivale yeni bölümler katarak bir anlamda klasik yapıyı değiştirdiniz.

- Evet, festivalimizin her yıl ufak tefek değişikliklerle zenginleştirdiğimiz belirli bir şablonu vardı. Bu yıl ise epeyce yenilik içeren bir program hazırladık. Biz bu standart bölümleri yıllar önce, festivallerde henüz bölüm kavramı ortada yokken oluşturmuştuk. Buna, daha kolay ve daha fazla sponsor bulma düşüncesiyle başlamıştık; filmleri belli başlıklar altında toplayınca hem izleyiciye kolaylık sağlamış olduk, hem de bunları ayrı ayrı sponsorlara satabilme şansımız doğdu. Arkamızdan başka pek çok festival bunu uygulamaya başladı. Bu yılki konuklarımızdan Londra Film Festivali'nin sanat yönetmeni Sandra Hebron'ın bize ilettiğine göre, onlar da bazı şeyleri bizden esinlenerek uygulamışlar. Yani karşılıklı bir iletişim ve fikir alışverişi de oluyor gidip izlediğiniz festivaller arasında. Biz de mesela "gala filmleri" kavramını Toronto ve Londra'dan aldık. Sonuçta uluslararası festivallerin yapısı ve programları hep birbirine benzemeye başladı. Bu biraz da festival piyasasında dolaşan film sayısının her yıl azalmasından kaynaklanıyor. Kimi festivallerde bazı bölümlerin programlarının ayrı küratörler tarafından yapıldığını görüyoruz. Toronto'nun her yıl 300 filmi aşan zengin programı yedi-sekiz kişilik bir ekip çalışmasının ürünü. Örneğin programlarında Latin Amerika sinemasının ayrı bir küratörü var; sadece Latin Amerika filmlerini seyrediyor. Onların arasından seçimini yapıyor ve o bölümden sorumlu oluyor. Bence biz de ileride bu tip uygulamalar yapabiliriz. Bu yıl festival programındaki iki yeni bölümden "Aile Kutsaldır" temasal bir ortaklık içeren filmleri, "Mayınlı Bölge" ise özellikle sinefillere belli öncü özelliği olan filmleri vurgulama kaygısından kaynaklandı.

Bu yılki program son yılların en iyi seçkilerinden biriydi. Ama yine de festival olarak eleştiriler aldınız.

- Gözlemlediğim kadarıyla, bilinçli seyirci kitlesi bu yılki programdan çok memnundu; seçkiyi festival tarihindeki en zengin programlardan biri olarak değerlendirdiler. Bazı izleyiciler çok fazla film olmasından şikayetçiydiler. Ama tabii ki her yıl olduğu gibi, hâlâ programın zayıf olduğundan, "odak noktası bulunmadığından" söz edenler de var. Sanıyorum, bellibaşlı festivalleri uzaktan da olsa takip edenlerin de onaylayacağı gibi, bu yılki programımız, nitelikli çeşitliliğiyle olabileceğinin en iyisiydi bence. Daha önce de belirttiğim gibi, isteyip te alamadığımız, veya programımızda olduğu halde İF Bağımsız Filmler Festivali'nin gösterdiği film sayısı 10-15'i geçmez. Ama genel olarak eski festivallerdeki filmlerin daha etkileyici olduğuna dair bir görüş de dile getiriliyor. Artık dünyada eskisi kadar güzel ve çarpıcı filmler yapılmıyor olabilir. Programı nasıl oluşturduğumuzu düşünürseniz, var olanın içinden en iyilerini seçtiğimizi kabul etmek gerekir.

"Mayınlı Bölge" oldukça hoş bir fikirdi. Seyirci rakamları nasıl oldu bu bölümün ?

- Verilere bakınca, en çok seyredilen filmler listesinde daha çok, bu yılın bir başka yeniliği olan "Turkcell Galaları" filmlerini görüyoruz. En az izlenen gala filmi bile seyirci listesinde 26. sırada. "Mayınlı Bölge"de en fazla izlenen film ilginç bir şekilde Rus Hazine Sandığı oldu; ama o ismiyle ve yönetmeniyle prim yaptı aslında, "Mayınlı Bölge" içinde yer alıyor olmasından değil. Katliam, Japonya ve Hıçkırık da ilk kırk film arasında yer aldı. Dikkat edersen "Mayınlı Bölge"den çok fazla film yok listede. Aslında bunlardan üç-dört tanesinin bile en fazla izlenen filmlerin arasına girmiş olması çok sevinilecek bir şey tabii.

Seyirci mesajı aldı herhalde ?

- Sanırım aldı. Bölümün adında zaten net bir mesaj var. Diyoruz ki, "bu filmlere dikkat edin, tehlikeli!". Yani, "gözün yiyorsa, gel" anlamında. Festivalde gösterdiğimiz 190 film içinde herkese hitap eden film var. Bizim festivalin amacı da o zaten. Geniş bir yelpaze oluşturmaya çalışıyoruz. Belli birşeye odaklanmıyoruz. Bu kadar çok film gösterirseniz odak noktası bulamazsınız. 40 film gösteren İF Bağımsız Filmler Festivali'nin bile odak noktası yok bana göre. Dünya üzerinde spesifik, belli bir temaya, belli bir türe adanmış festivaller de var. Ama İstanbul Film Festivali başından beri söylediğimiz gibi, festivaller festivali olarak planladığımız bir festival. Onun için programımıza mümkün olduğu kadar her zevke hitap edecek türden filmler koymaya çalışıyoruz.

Eleştirilerden birisi de film sayısının çokluğu.

- O da enteresan bir konu tabii. Ben de yıllardan beri, kişisel olarak İstanbul Film Festivali'nde fazla film gösterildiğini düşünüyorum. Tabii bunu söylerken hesap kitap adamı kimliğim, endüstri mühendisi yanım ağır basıyor. Ancak karşı tarafın, bu nitelikte bir festivalde en az 150-160 film oynar düşüncesini, yani yıllar boyunca kazandığımız imajı bozmama anlayışını da anlayabiliyorum. Festivalde çalıştığım 15 yıllık dönem içinde, bir tek Körfez Krizi olduğu dönemde film sayısında müthiş bir düşüş yaşadık. Sanırım o yıl 110 filmle festival yapmıştık. Çünkü film bulamıyorduk, kimse film vermiyordu; yani isteğimizin dışında bir daralma, küçülme olmuştu. Şimdi gerçekçi olmak gerekirse, seyirci açısından da bakarsak, 16 günde, 5 seastan toplam 80 seans eder. Bir kişi festivalde her seansta film seyretmeye kalkışsa ve geceyarısı sinemalarının da hepsine gitse en fazla 90 tane film izleyebilir. Bu tabii ki fiziki olarak mümkün ama o filmleri nasıl izlediğiniz tartışılır. Bunun üstüne %50 bir marj payı koyalım. 135 film civarında bir rakam esasında "16 gün / 5 seans / 4 sinema salonu" parametrelerinde orta boy bir festival için idealdir. Bunlardan 15 tanesinin Türk filmi olduğunu düşünürsek geriye 120 film kalır. Artık yavaş yavaş eski filmlerden de kaçmamız gerekiyor. Çünkü bu seneki rakamlara bakınca anlaşılıyor ki maalesef eski filmler, ne kadar kaliteli olurlarsa olsunlar, artık çok az seyirci çekiyor. 20 kadar da eski film gösterirsek, 100 tane yeni filmle festival programını kapatırız. Ama 100 tane filmle bu programı kapattığımız zaman, yani film sayısını bugünkünün 2/3'üne düşürdüğümüz zaman, örneğin Slovenya'dan gelen bir filmi kolay kolay gösteremeyiz. Uzakdoğu'dan diyelim ki normalde programda 15 film yer alıyorsa bu 5-6 filme iner. Doğal olarak festivalde keşif filmleri, öncü çalışmalar azalır. Festivali düzenleyen, yönetim kadrosunda görev aldığımız İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) kâr amacı gütmeyen bir üçüncü sektör kurumu, ama buna karşılık da etkinliklerini sürdürebilmek için ayakta durmak zorunda. Bir vakıf olmasına rağmen, kuruma sürekli gelir sağlayan bir vakfiyesi yok, ne yazık ki. Her yıl sıfır bütçeyle (bazen geride kalan yılın performansına göre eksi bütçeyle) işe başlanıyor, etkinlikler planlanıyor, bunlara sponsor aranıyor, bilet satışı yapılıyor ve bu gelirlerle senenin sonu getirilmeye çalışılıyor. İKSV'nin yıl boyunca değişik etkinlikleri var; beş tane sürekli ana etkinlik yapılıyor, bunlardan biri de İstanbul Film Festivali. Bizim festivalimiz performans olarak Vakfın bütün festivaller arasında belki en iyi ve en sürekli performansı sergileyen festival. Biz geçen seneye kadar, benim çalıştığım dönemde hiç zarar etmedik. Ama kârlarımız da öyle yüksek miktarlar değildi. Son dönemde, her yıl festival bütçesi bir milyon dolar ile dokuz yüz bin dolar arasında değişiyor. Geçen sene ilk defa on iki bin dolar zarar ettik. Buna karşılık kârlarımız da hiçbir yıl elli bin doları geçmemiştir. Demek ki yüzde beş gibi bir kâr oranımız var. Bu sene festivalden yirmi bin dolar civarında bir kâr bekliyoruz, rakamlar henüz kesin değil.

Film sayısını azaltmak festivalin maliyetinin düşürür mü ?

- Hayır, çünkü sponsor geliri de düşüyor o zaman. Bir de şu var: filmler ne kadar fazla sinemada gösterim yaparsa, aslında insanlara o kadar fazla esneklik sağlıyorsunuz.Bir de unutmamak gerekir ki sinemaları sponsorluk olarak satıyorsun. Bazen de film bölümlerine sponsor buluyorsun. Yani film ve bunla bağlı olarak sinema salonu sayısının artması bize artı sponsor kaynağı olarak geri dönüyor.

Film seansları attırılabiliyor mu? Zaten genelde seyirciler filmlere yetişememekten şikayet ediyor.

- Ne yazık ki bir filmi festival süresince üç seanstan fazla göstermek mümkün değil. Biz FIAPF'a bağlıyız (bilgi için: FIAPF = Federation International des Associatons de Producteurs du Film / Uluslararası Film Yapımcıları Dernekleri Federasyonu; önemli festivallerin koordinasyonunu sağlayan ve bunları denetleyen kuruluş), FIAPF'ın dünya çapında tanıdığı kırk festivalden biriyiz. FIAPF'ın kurallarına göre bir filmi üç kereden fazla gösteremiyoruz. Yani ciddi bir festival olduğun zaman olaya ticari olarak bakamazsın. Çoğunlukla film şirketleri filmlerini festivallere verirken iki gösterimle sınırlar. Çünkü yine uluslararası festivallerin çoğunda üç gösterim bile fazladır. Genelde her film iki kez gösterilir, hatta bazıları tek gösterim yapar. Bu sınırlamalar olduğu için filmleri daha fazla gösterebilme şansına sahip değiliz. Aynı şekilde yine FIAPF kurallarına göre festivalin süresini uzatma şansına da sahip değiliz. 16 gün FIAPF'ın tanıdığı maksimum süredir.

Bilet fiyatları bu yıl her yıl olduğundan daha çok tepki topladı? Gelecek yıl bu konuda bir adım atmayı düşünüyor musunuz? Festival bütçesinin ne kadarı sponsorlardan karşılanıyor ?

- Bizim düzeyimizdeki festivallerin belli standartları var. Bu standartlar içinde dünya üzerinde gerçekleştirilen önemli festivallerle aynı masrafları yapıyoruz. Örneğin, bir filmin kirası olarak Londra'dan bin dolar isteniyorsa, bizden de bin dolar isteniyor. Yurtdışındaki dağıtımcı, "sen bin dolar vermezsen ben de filmimi aynı dönemde yapılan (bilgi için: Hong Kong, Singapur, San Francisco film festivalleri) başka bir festivale veririm" diyor. Yani festivalin yapıldığı ülkenin insanlarının satın alma gücünün zayıf olması, yurtdışındaki bir film yapımcısı veya dağıtımcısı için bir şey ifade etmiyor. Festivalin bütçesi filmi göstermeye yetiyorsa ne ala! Bütçemizin %50'sinden fazlasını sponsorlar karşılıyor. Hiçbir yıl %40'ı aşmıyor bilet gelirimiz. Bu sponsorları bulamazsak, bu filmleri en azından şu ankinin iki misli fiyata oynatmak zorunda kalırdık. Zaten o zaman da şu andaki seyirci sayısını ve bütçe dengelerini bulamazdık ve festival de tarihe karışırdı! Ayrıca bizdeki sponsorluk olayı da çok enteresan; dünya üzerindeki film festivallerinde bizim kadar özel sponsor destiği olan bir başka festival yok. Genelde ya devlet, ya şehir, ya da yerel belediyeler destekliyor festivalleri. Örneğin Londra Film Festivali'ni British Film Enstitüsü (BFI) destekler. Bizim arkamızda İKSV var, ama İKSV'nin kendi finansal bir gücü yok. Her yıl yeni baştan çevirmek durumundayız bütçeyi. Böyle olunca gerçekçi olmak zorundasınız. Programınızın düzeyiyle hem sponsorlarınızı tatmin edeceksiniz, hem de izleyicinizi. Bilet fiyatlarına gelince, festival programındaki yeni filmlerin bilet fiyatları aslında hiç pahalı değil. Buna samimi olarak inanıyor ve bu düşüncenin arkasında duruyoruz. Bilet fiyatlarımızı yurt dışındaki festivallerle karşılaştırırsanız bizim biletlerimizin yarı yarıya ucuz olduğunu görürsünüz. Diyelim ki, bu karşılaştırma adil değil; o zaman bize dönelim. Geçen sene bizim tam bilet fiyatlarımız 7 milyon liraydı, bu sene 9 milyon oldu. Kimse ülkedeki %30'luk enflasyona itiraz etmiyor, ama bizim festival olarak tam bilet ücretinde yaptığımız %28'lik artış niye fahiş görülüyor, ben bunu anlamış değilim. Öğrenci biletleri ise %20'lik bir artışla 5 milyon liradan 6 milyona çıktı. Görülüyor ki, bilet fiyatlarında, festival yönetimi olarak fahiş bir artış yapmadık. Önce bunda anlaşmamız lazım. Aksine, öğrenciler bu yıl haftasonu günleri de gündüz seanslarına indirimli biletlerle girebildiler. Rezervasyonda ise bilet fiyatlarımız, aynı geçen seneki gibi 5 milyon ve 7 milyondu! Gelecek seneyle ilgili planlarımıza gelince; ne yazık ki yeni filmleri bu fiyatlardan daha ucuza göstermemize imkan yok. Ama eski filmlerde, klasiklerde birşeyler yapabiliriz. Çözümlerden biri, daha az ilgi çekeceğini düşündüğümüz filmlerin fiyatlarını düşürmek olabilir. Yani bir tür arz-talep dengesine dayandırılacak bilet fiyatı. Bunu şimdilik sadece eski filmler için uygulamayı düşünüyoruz. Ama belki de daha ziyade sinefillere hitap eden filmlerde de, örneğin "Mayınlı Bölge"dekiler için de, bu düşünülebilir. Ama bunun belli bir kesimden gelen tepkileri azaltacağına inanmıyorum; çünkü tepkileri bu tür filmlere yönelik değil. Bilet fiyatlarına itiraz eden izleyiciler, yeni ve "parlak" filmleri, örneğin Hollywoodvari Bir Son'u veya Aşk Sarhoşu'nu bir haftasonu gecesi 21:30 seansında 5 milyon liraya seyretmek istiyorlar. Ama işte bu, bizim standardımızda bir festival için imkansız bir şey. İyi filmin maliyeti de yüksek; fazla ilgi görmeyen filmi bedavaya da verirler size. Amerikalı dağıtımcıların yıl boyunca maliyeti zaten yüz kere çıkarılmış filmleri piyasada festivalden daha yüksek fiyatlara oynatılırken herkes bunlara gidiyor; kimse sesini çıkarmıyor. İtirazların "Mayınlı Bölge"deki filmlere değil de Turkcell Galalarındaki filmlere yapılması manidar. Bilet fiyatlarında filmlere göre oynamalar yapmayı bu yüzden düşünüyoruz. İKSV'nin diğer etkinlikleri arasında bulunan İstanbul Caz Festivali'deki ya da İstanbul Müzik Festivali'ndeki konserlerin bilet fiyatları da zaten birbirinden farklıdır.

Film festivallleri için dünya üzerinde böyle örnekler var mı ?

- Benim bildiğim kadarıyla festivallerde, bizim gibi gündüz ve gece seanslarının fiyatlarının farklı olması dışında, böyle bir şey yok; çünkü bu esasında bir ayrımcılık. Özellikle yeni filmler arasında bunu yaparsanız filmleri katagorize etmiş olursunuz. Buna tek istisna Gla Filmleri; ama zaten o da pek çok festivalde yapılan bir uygulama. Onun için biz de eski ve yeni filmlerin fiyatlarını ayırmayı düşünüyoruz.

Festivaldeki beş sinemadan dördü Beyoğlu'nda. Yalnızca Kadıköy'de Rexx sineması var alternatif olarak. Seyirci rakamlarından memnun musunuz bu sinemanın ?

- Ben doğma büyüme Kadıköy'lüyüm. Çocukluğumdan beri Rexx'e her zaman sempatiyle giderim. Ayrıca Rexx, tartışmasız olarak Emek'ten sonra festivalin en güzel ikinci sineması. Hoş bir sinema, ferah lobisiyle, dev perdesiyle, eski sinema salonu anlayışıyla yapılmış hala modern bir mekan işte. Ayrıca işletimi de kusursuz. Biz yıllardan beri, geceleri ve haftasonlarında iyi filmlerin üçüncü seanslarını Rexx'te programlayarak daha geniş bir kitle tarafından izlenmelerini hedefleriz. Ancak son iki-üç yıldır Rexx sinemasının bilet satışlarında müthiş bir düşüş var. Üç sene önce Rexx sinemasında 20 bin olan toplam bilet satışımız geçen sene 14.600'e düşmüş. Bu sene bu rakam 13 bine inmiş. Yani bilet satışı devamlı geriliyor. Bu durumu değerlendirmek zorundayız. Sanıyorum Kadıköy'deki gerçek festival izleyicisi, filmleri Beyoğlu'na geçerek izliyor; çünkü burada daha fazla seçim olanağı var. Bir zamanlar, festival kapsamında yer alan Osmanbey / Şişli'deki Gazi ve Kent sinemalarında da gözlemlediğimiz gibi, Rexx te Anadolu yakasında tek başına kalıyor; tabii oranın da müdavimleri var. Ama filmleri sınırlı sayıda gösterebildiğimizi ve Beyoğlu yakasında 500 kişiye oynayabilecek parlak bir filmin Rexx'te sadece 200 kişiye oynadığındaki alternatif maliyetinizi düşününce, belki de radikal bir karar almanın zamanı da gelmiştir diyebilirsiniz. Tabii Rexx'ten vazgeçebilmek için, Beyoğlu'nda Festival boyunca en az Rexx kadar satış yapabilecek kapasitede bir salon bulabilmek şart!

İstanbul Film Festivali'nde film gösterimleri dışında sergi, panel, söyleşiler gibi etkinliklerde bir eksiklik görüyoruz. Özellikle yurtdışı festivallerle kıyasladığınız zaman bu alanlarda bir eksiklik olduğunu düşünmüyor musunuz ?

- Burada yine arz talep devreye giriyor. Yıllardır bunları devamlı denedik. Ama bakın şimdi, birisini oraya getiriyorsunuz, basın toplantısı diyorsunuz veya panel diyorsunuz. Bu adamın beklentisi var: diğer festivallerde gördüğü ilgi düzeyinde. Dışarıda böyle bir panele gittiği zaman karşısında 100-150 kişi görmekte. Biz, The Marmara'da bir odayı alıyoruz. O odanın koltuklarının sayısını ufak tutmaya çalışıyoruz, rezil olacağız diye. Sonra odada bakıyorsun 11-12 kişi var. Ve biz resmen Vakıf personelini oraya taşıyoruz kalabalık gözüksün diye. Figüran olarak orada soru sorsun diye kimilerinin eline soru verdiğimiz bile gayet iyi hatırlıyorum.

Ancak yeterli talep olmasa da sergiler düzenlemek, paneller ve söyleşiler yapmak festivalin görevi değil mi ?

- Muhakkak ama bütün bu emeğin karşısında içerde on kişiyi görünce durum komik oluyor. Bu da Türkiye'nin gerçekleri. En azından festivalden haklı olarak indirimli bilet, kart talep eden sinema okulu öğrencilerinin ünlü bir yönetmen geldiyse gidip onun söyleşisini izlemesi gerekir. Burada maalesef dünya çapında sinemacılar kimseyi ilgilendirmiyor. Ama bilet fiyatlarına gelince herkes aklına estiği gibi konuşuyor.

Eski filmleri gösteren Merkez'lerin sayısı artıyor: Boğaziçi ve Bilgi Üniversiteleri gibi. Bir de Yapı Kredi'nin Sinematek'i canlandırmakla ilgili projeler var. Yıl boyunca periyodik olarak eski filmler gösteren bir merkez olursa klasik filmleri göstermeyi bırakır mısınız ?

- Festivalin belli başlı üç misyonu, fonksiyonu var: ilki ticari sinemalarda gösterim şansı bulamayacak yeni ilginç ve kaliteli filmleri seyirciyle buluşturmak. İkincisi, uzun bir süredir ülkemizde Sinematek kurumu olmadığı için, genç kuşaklara yedinci sanatın klasiklerini 35mm kaiteli kopyalardan izlettirmek. Üçüncüsü Türk sinemasının dışarıya tanıtılması amacıyla, ulusal yarışmaya katılan filmlerin yurtdışından davet edilen eleştirmenler, festival yöneticileri veya dağıtımcılar tarafından izlenip pazarlanmasını sağlamak. Tabii ki Sinematek gibi ciddi bir kurum çalışmaya başlarsa bizim üzerimizdeki bir görev ortadan kalkar. O zaman programımızı daha yeni filmlerden oluşturabiliriz.

Bu yıl festivalde klasikler ne kadar seyirci topladı ?

- Her geçen yıl bu tür filmlere olan ilgi azalıyor. Bu yıl "Elveda" bölümünündeki William Wyler filmlerini ortalama 118 kişi izlemiş, Ozu'ları ise 119 kişi; görüyorsun çok tutarlı gidiyoruz! "Ustalara Saygı" bölümündeki filmler, seans başına ortalama 160 kişi. Estela Bravo belgeselleri seans başına 126 kişi. Claude Chabrol Türkiye'de hâlâ popüler: 186 kişi! Genç ve modern bir usta sayılabilecek Brian de Palma'nın filmlerinde ortalama 174 kişi ve Zeki Ökten'lerde ise topu topu 25 kişi. Bu yılın keşfi olarak ilgi uyandıracağına inandığımız Edward Yang'ın filmlerinde ortalama maalesef sadece 144 kişi. Gelecek sene Edward Yang benzeri bir isme veya usta retrospektifine imkan kalmıyor bu durumda. Andy Warhol'lar ise seans başına 261 kişi.

En çok izlenen filmlere baktığımızda genelde popüler filmlerle karşılaşıyoruz. Festival seyircisi değişiyor mu ?

- Eskiden bilinçli festival izleyicisinin tutarlı bir seçki zevki vardı. Biz her yıl geniş bir yelpaze oluşturan programımıza her tür izleyicinin keyif alacagı filmleri katmayı hedefliyoruz. Bu sene izleyicinin seçimleri bakımından birşeyler karıştı gibime geliyor. Belki programda çok film vardı, onların arasından doğru filmleri seçemediler. Yani en fazla izlenen filmlerin listesine baktığım zaman biraz şaşırıyorum. Mesela Telefon Açık Kalınca adlı film bize Tanrıkent'in prodüktörleri tarafından önerildi. Seyrettik, programda bir komedi filmi de bulunsun diye aldık. Sonuçta bakıyorum, Telefon Açık Kalınca Dardenne Kardeşler'in Oğul adlı filminden daha fazla hasılat yapmış. Şimdi bu durumda, program açısından gelecek sene, mantıklı olmak gerekirse, Telefon Açık Kalınca tarzındaki filmlerin sayısını arttırmamız gerek. O anlamda hem belli bir kesim seyircide, hem de bizlerde hayal kırıklığı var. Çok seyredilen filmlerin listesine baktığınız zaman çok iyi filmlerin bu listede yer almadığını görüyorsunuz. Örneğin sizin dergi olarak da vurguladığınız, yurt dışında ses getiren pek çok film bu listede yok. Daha önce de söylediğim gibi, belki filmlerin tanıtımı gerektiği kadar iyi yapılmıyor. Ancak tanıtımının iyi yapılması sadece Vakfın elinde, insiyatifinde olan bir konu değil. 10-15 yıl öncesine göre, günlük gazetelerde veya TV kanallarında festival filmlerine artık fazla yer verilmiyor. Sektörün festivale en yakın dergisi olarak siz geniş yer ayırıyorsunuz, ama demek ki sizin okurunuz da, belki daha çok maddi nedenlerden dolayı o güzel filmlere gidemiyor. Yani bir kısırdöngü.

Daha somut bir örnek verir misiniz ?

- Örneğin Carlos Saura'nın son filmi Salome listede beş numarada, 1.562 kişi seyretmiş. Bence artık bu tür filmlerinde Saura'nın söylediği yeni bir şey yok. Neden hâlâ insanlar, özellikle festival gösterimlerinde Salome'ye gidiyorlar da, çok ilginç bir deneyim olan ve büyük bir olasılıkla bir daha görme şansı bulamayacakları Hıçkırık'a veya bence Benim Cici Silahım'dan sonra bu yılın en iyi belgeseli olan Olmak ve Sahip Olmak'a gitmiyorlar? Ben bunu anlamış değilim. Listeye baktığımız zaman, farklı şeyler söyleyen festival filmlerini hep aşağılarda bir yerlerde görüyorum: Âşık 612 kişi, Annemin Ülkesinin Şarkıları 670 kişi, Hıçkırık 679 kişi, Japonya 705 kişi, Her Gün Tanrı Dudaklarımızda Öper 706 kişi. Edward Yang'ın Bir İki gibi dünya çapında üne kavuşmuş, çok düzeyli bir filmi maalesef sadece 778 kişi tarafından izlenmiş.

Ulusal Yarışma bu yıl da sönük geçti.

- Türk sinemasının her geçen yıl kötüye gitmesinden kaynaklanan bir şey bu. Türkiye'de artık biliyorsun iki-üç tane auteur diyebileceğimiz yönetmen var. Bunların dışında daha çok iç piyasa için tamamen ticari filmler üretiliyor. Bu yıl festivale on Türk filmini kabul ettik. Bunlardan iki tanesi düştü (birinin post-prodüksiyonu tamamlanamadı; diğeri ise sansüre takıldı maalesef), sekiz film kaldı geriye. Bu sekizi arasından yabancılar açısından elle tutulur bulunan film de çok azdı. Geri kalan filmler dolgu maddesi gibi geliyor onlar için. Bizim izleyicimiz açısından da belki bir tek, festivalde galasını yapan yeni Ömer Kavur filmi Karşılaşma ilginçti diyebilirim. Onu da sadece 158 kişi izledi; yani salonun 1/3'ü boş kaldı. Tüm ödülleri silip süpüren, Cannes'da yarışmaya seçilen Uzak bile, son gün yarışmada ödül alması nedeniyle yapılan gösteriminde sadece 60 kişi tarafından izlendi. Yıl içinde vizyon görmüş Türk filmlerinin, 190 filmin yer aldığı bir festivalde seyirci bakımından şansı olmaması normal.

Ulusal Yarışma'nın yapılabilmesi için gerekli minimum bir film sayısı var değil mi ?

- Evet altı film gerekli yarışma yapılması için. Altı bile komik bir rakam. Altı filmle yarışma olmaz normalde. O yıl başvuran ne varsa onu gösteriyoruz artık. Hatta bazen yurtdışından gelen konuklara da bunu belirtiyoruz. Ülkede çekilen filmler bunlar. Festival olarak yapabileceğimiz fazla bir şey yok.

Yurtdışında yaşayan Türk yönetmenlerin filmleri de Ulusal Yarışma'ya alınabilir belki. Ulusal Yarışma'ya katılım kriterleri neler ?

- En azından filmin bir yapımcısının Türk olması lazım. Yönetmelikte yapımcının milliyeti önemli. En İyi Film ödülünü de yapımcı alıyor zaten. Festivalin bu seneki yeni bölümlerinden biri de "Yurtdışındaki Genç Türkler"di. Yine gerçekçi olalım, bu bölümdeki filmler ulusal filmlerden daha enteresan geldi izleyicimize. Yabancı konukların çoğu da seyretti bu filmleri. Tekrar ediyorum, Ulusal Yarışma konusun bizim yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok. Yani Türkiye'de sinemanın içinde bulunduğu durumla ilgili bir sorun bu. 10-15 yıl önce ülkede üretilen film sayısı çok daha fazla olduğu için Ulusal Yarışma'da bir ön eleme vardı. Şimdi öyle bir lüksümüz yok; yoksa yarışma için gerekli minimum film sayısını bile tutturamayız.

Uluslararası Yarışma tam tersine her yıl daha olgunlaşıyor. Ama yine de yarışma filmlerinin niteliği festivalin genelindeki kalite çizgisinden daha düşük.

- Bağlı olduğumuz FIAPF bizim festivali tanırken, "özel temalı yarışmalı festival" olarak kabul etti. FIAPF'ın festival kategorizasyonuna göre A kategorisindeki festivaller (Cannes, Berlin, Venedik, San Sebastian ve Karlovy Vary) yarışmalarında istedikleri filmleri gösterebiliyorlar. Tek kural filmlerin ilk kez o festivalde gösterilecek olması. Yani daha önce uluslararası herhangi bir festivalde yarışmış bir film bu festivallerde yarışamıyor. FIAPF da yarışma kavramının dejenere olmaması için festivallerde özel konulu yarışma diye bir şeye olanak sağlıyor. Bir de yarışmasız festivaller var. Yani FIAPF'ın tanıdığı 40 festival için üç katagori var. Biz B kategorisindeyiz; özel temalı yarışmamız var. İlk başvurumuzda İKSV'nin misyonu gereği sanat temasını seçmiş olduğumuz için sınırlamaya tabiiyiz yarışmaya seçeceğimiz filmlerde. Ancak son dönemlerde dünyada sanat temalı kurmaca film sayısı azaldığı için uluslararası yarışmaya belli bir kalitenin üstünde film bulmak çok zorlaştı. Onun için geçmişte bir dönemde yarışma filmleri festivalin en zayıf filmleri oluyordu. Bunun üzerine üç yıl önce temanın kısıtlayıcılığından yakınarak FIAPF'a başvurduk. Hatta başvurumuza geçtiğimiz senelerden birinde FIPRESCI jürisinin yarışma filmlerinin kalitesinin düşüklüğüne yönelik ihtarını da ekledik. Bunun üzerine yarışma filmlerinin temasını sanat dışında edebiyat uyarlamalarıyla genişletme şansımız oldu. Yarışma filmlerindeki kalitenin artmasının nedeni son birkaç yılda bunlardan çoğunun uyarlama olması. Ama tabii festivalin diğer bölümlerinde böyle bir kısıtlama söz konusu olmadığı için daha kaliteli filmlerin yarışma dışında olması aslında normal.

Peki uluslararası yarışma için film seçimi nasıl oluyor ?

- Uluslararası Yarışma için de seçim kriterleri ve prosedürü aynı, diğer filmlerden hiçbir farkı yok. Sadece orada daha bir özen gösteriliyor. Hepimiz festivallere gittiğimiz zaman öncelikle yarışmaya film arıyoruz. Yani diyelim programda o anda görebileceğiniz üç film var. Filmlerin konusuna bakıyorsunuz; herhangi bir şekilde sanat teması var mı, veya uyarlama mı diye. Bu tür filmleri görmeye gayret gösteriyorsunuz. Piyasada olanları, içlerindeki en iyileri almaya çalışıyorsunuz. Tabii bir de bizim yarışma temamız bilindiği için, yarışma için kaset yollayarak başvuranlar daha fazla oluyor.

Sinema yazarlarının festivale olan ilgisi nasıl? Yazıları ve öneri listeleriyle tanıtıma yeterli katkıda bulunuyorlar mı sizce ?

- Türkiye'de sinema yazarı kimliği taşıyan, SİYAD üyesi olan 30-40 kişi var diyelim; bunlardan 10-15 tanesi aktif, geri kalanlar zaten medyamızın bilinen koşulları içinde bir şey yap(a)mıyorlar. Maalesef çalıştıkları basın-yayın kuruluşunun sağladığı olanaklar ve kazandıkları paralar sınırlı olduğu için, kendi imkanlarıyla yurtdışında festival izleme imkanları da olmuyor. Aralarından bir tek Atilla Dorsay sürekli festivalleri izleyebiliyor; o da SİYAD'ın başkanı ve uzun yıllardır Türkiye'nin en tanınmış eleştirmeni konumuyla festivallerde ve gazetesinde belli bir güce sahip olduğundan. Bizim festivalin kurucularından Vecdi Sayar da ne yazık ki artık eskisi kadar dış festivallere gidemiyor bildiğim kadarıyla. Gençlerden Alin Taşçıyan biraz olsun takip etmeye çalışıyor. Esin Küçüktepepınar da ha keza. Çabasını çok takdir ettigim Necati Sönmez tamamen kendi imkanlarıyla ve büyük fedakarlıklarla festivalleri dolaşıyor, ama izlenimlerini, eleştirilerini yansıtacağı bir yayın organı bulamıyor. Türkiye'nin en sevilen sinema yazarlarından biri olan Sevin Okyay yurt dışında yılda tek bir festival bile izleyemiyor mesela. Bu durumda, Festival öncesi eleştirmenlerden alınan öneri listeleri de, hemen herkesin bildiği 20-30 film etrafında dönüyor ve gerçekten ilginç filmler maalesef izleyiciye ulaşamıyor. Baktık başka çıkış yolu yok; danışma kurulu üyemiz oldukları için, bu yıl festival olarak, gerek Alin'i, gerekse Sevin'i, biz birer Avrupa festivalini izlemeye yolluyoruz. Festival filmlerinin tanıtımının en az birkaç ay önceden gazetelerde, dergilerde eleştiri yazılarıyla, TV'lerdeki sinema programlarında tartışmalarla başlaması ve eleştirmenlerimizin de bunlar hakkkında söyleyecek farklı bir sözü olması lazım. Bunu biraz olsun sağlamak için, festival filmlerinin kasetlerini çok önceden sinema yazarlarımıza sunuyoruz; ama köşelerini, herhalde şartlar gereği, daha çok güncel, ticari filmlere ayırıyorlar. Galiba bu da bir tür arz-talep dengesi!

Festival sinemaları yıl boyunca aslında major dağıtımcıların tekelinde. Aslında bu sinemalar neredeyse sadece festival zamanında bu tip filmlere evsahipliği yapıyorlar. Bu bir problem yaratmıyor mu ?

- Pek çok festival için geçerli olan bir sorun bu aslında. Eğer festivalin kendi sineması veya bir merkezi yoksa, bu sorun dünyanın her yerinde yaşanıyor. Geçen sene gittiğim festivallerden örnekler vermek gerekirse; Edinburgh'taki gösterim salonlarının sadece ikisi yıl boyunca sanat filmeri gösteren küçük sinemalar, geri kalan gösterimler multiplexlerde yapılıyor. San Sebastian'ın yeni çok güzel bir sanat merkezi var, orada iki tane büyük salonları var. Bir de tarihi sinemaları var; bizim Emek'ten daha eski ve küçük; balkonlu, localı bir sanat sineması. Filmlerin basın ön gösterimlerinin çoğu orada yapılıyor. Ayrıca kentin farklı köşelerindeki on sinemayla anlaşmışlar, bunların hepsinde yıl boyunca ticari filmler gösteriliyor. Londra Film Festivali'nin BFI aracılığıyla sahip olduğu kendi iki orta boy salonu var. Daha küçük, gerçek anlamıyla art house sayılan ve yıl boyunca çok enteresan retrospektifler düzenleyen bir sinemada da en "uçuk" filmleri gösteriyorlar. Geri kalan gösterimlerin hepsi multiplex salonlarda gerçekleştiriliyor. Yani artık dünyanın her yerinde (belki Paris hariç) 60'larda ve 70'lerde olduğu gibi, yıl boyu sanat filmleri gösteren salonların sayısı azalmış durumda. Bunlardan ayakta kalanlar da küçük salonlar olduğu için festivaller buralarda en avangard filmleri programlıyor; geniş izleyici çekeceğini düşündükleri filmleri ise büyük salonlarda gösteriyorlar. Sinemaların niteliği ve programlama biçimi açısından bizim festivalin yurt dışındaki festivallerden pek farkı yok aslında.

Maslak/Ayazağa'daki kültür merkezi projesi ne durumda ?

- İKSV'nin Ayazağa'daki kültür merkezi projesinin içinde iki tane 200 kişilik modern sinema salonu var. Merkez'de kaba inşaatı tamamlanmış, ama üstü henüz kapatılmamış iki tane de büyük salon var; 3.000 ve 1.000 kişilik. Bunlarda film de gösterilebilecek. Aslında bu ikisi çok işlevli konser ve kongre salonu olarak düşünüldü, ama sinema düzeneği kurulması da planlandı. Bir de her gün klasik filmler gösterecek videotek planlandı; 75-80 kişilik. Yani orada beş sinemalık müthiş bir mekan var. Ama maalesef devlet desteğini çektiği için kültür merkezi projesi şu anda kaba inşaat olarak, yarım kalmış vaziyette duruyor. İstanbulluların biraz olsun bu merkeze sahip çıkması için Temmuz ayında İstanbul Caz Festivali kapsamında inşaat alanında bir etkinlik düzenlenecek ve nasıl bir kültürel servetin heba olduğu gözler önüne serilecek. Tabii ne netice çıkar, orasını hep birlikte göreceğiz.


ALİ SÖNMEZ KİMDİR?

1955'te İstanbul'da doğdu. Sinemayla tanışması, 6 yaşındayken anneannesiyle beraber Kadıköy'deki yazlık sinemalarda gördüğü Türk filmleri aracılığıyla oldu. Ortaokul ve lise yıllarında haftada 5-6 film izlerdi. 70'li yıllarda Sinematek üyesi olarak sanat sinemasıyla tanıştı. Saint Joseph Lisesi'nden ve Boğaziçi Üniversitesi'nin Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. ABD'de Georgia Tech'te Endüstri ve Sistem Mühendisliği'nde master yaptı. Aynı okulda doktora çalışmalarını sürdürürken, Atlanta'nın "art-house"larında sinema, kulüplerinde caz tutkusunu geliştirdi. 8 yıllık ABD serüveninin ardından, 1988'de İKSV'ye girdi ve İstanbul Film Festivali Yönetmen Yardımcısı olarak bugüne kadar süregelen görevine başladı. 10 yıldır TRT Radyo 3'te yayınlanan "Şu Caz Dedikleri" programının yapımcısı, ve Jazz dergisindeki aynı adlı sürekli köşenin yazarıdır. TÜRSAK'ın kurucu üyelerindendir. İstanbul Caz Festivali'nin Danışma Kurulu üyesidir. Sinema ve caz üzerine makaleleri çeşitli basın organlarında yayınlanmıştır.


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Haziran 2003 sayısında bu söyleşinin kısa bir versiyonu yayımlanmıştır.

 

Altyazı'nın Temmuz ayında hangi filme ön gösterim yapmasını istersiniz ?

 Tanrıkent
 Temmuz'da
 Magdalene
      Rahibeleri
 Sınırsız Kentte


Sinema rehberiniz