 |
 |
|
ANLATIMDA YENİ UFUKLAR Matrix'ten Önce, Matrix'ten Sonra

İnsanın yaşadıklarının bir kurgudan ya da hayalden ibaret olacabileceği ihtimalini çıkış noktası olarak alan filmlerin 80'li yıllardan itibaren özellikle popüler sinemanın önemli bir tematik eksenini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu tip filmlerin büyük çoğunluğunda, bir simülasyon dünyasının, yani içinde yaşadığımız gerçek dünyanın birileri tarafından tasarlanmış bir benzerinin ya da kopyasının varlığından söz edebiliriz. (Bu yazıda simülasyonu Baudrillard'ın teorilerinde geçen anlamı ile değil, kelime anlamı ile kullandığımı belirtmek isterim. Baudrillard'ın simülasyon kuramıyla sinema ilişkisi üzerine, Oğuz Adanır tarafından kaleme alınmış kapsamlı bir incelemeyi, dergimizin bu sayısında okuyabilirsiniz.)
Sinemada gerçek dünyanın dışında konumlanan bir simülasyon diyarının varlığından söz eden ilk filmlerden biri John Frankenheimer'ın 1966 yapımı bilimkurgu filmi, Seconds'dır. Bu filmde gizli bir yeraltı şirketi, dünyadaki hayatlarından memnun olmayan insanlara tek bir imza ve para karşılığında yepyeni bir vücut, yüz ve kimlik vererek, onları tamamen kendilerinin tasarladığı bir simülasyon diyarına yollar. Gerçek dünyada muhasebeci olan biri, bu simülasyon diyarındaki yeni hayatına bir ressam olarak başlayabilmektedir. Fakat eğer bu yapay kimlikleri kuşanmış bireylerden biri -ana karakterimiz- yeni hayatındaki kimliğinden de memnun kalmazsa ne olur?
Bir simülasyon diyarı barındırmasa da, simülasyon fikrinden izler taşıyan bir başka eski tarihli film ise Truffaut'nun Ray Bradbury'nin efsanevi romanından uyarladığı Fahrenheit 451 (1966). Bu filmde, kahramanımız kitapların yakıldığı distopik bir gelecek dünyasından kaçar ve kitap adamların yaşadığı ormanda konumlanmış bir yerleşim bölgesine sığınır. Medya ise televizyondan, fiziken bir benzerini kullanarak kahramanımızın yakalandığını gösteren bir yayın yapar. Kahramanımız ormana kaçabilmiştir, fakat medya bu simülasyon görüntüleriyle gerçekliği çarpıtarak insanların onun yakalandığını düşünmelerini sağlar. Bu açıdan filmin, bugünün medyasının gerçekliği kurgulama ve böylelikle ona değişik bir görünüm kazandırma mekanizmalarının küçük bir modelini sunduğu iddia edilebilir.
80'ler ve nihayet 90'lara gelindiğinde ise sinemada simülasyon ve kurgusallık temalarının etkisi iyice belirginleşmeye başladı. Bıçak Sırtı'nda (Blade Runner, 1982) bireyin geçmişinin ve hatıralarının kurgusal olabileceği fikri ile karşılaştık. Bellek gerçek olmayabilirdi. Çocukluk fotoğrafları, varolmayan bir geçmişin kanıt niyetine tasarlanmış sahte suretleri olabilirdi. Gerçeğe Çağrı (Totall Recall, 1990), yine Philip K. Dick'in kısa bir öyküsünden yola çıkarak kurgusal bellek temasını, tatil niyetine sanal anıların satıldığı bir dünya inşa ederek genişletti. Tuhaf Günler'de (Strange Days, 1995) teknolojik aletler ile, hatıraların tekrardan hissedilebildiği bir dünyaya tanık olduk. Artık gerçek dediğimiz şey, gözümüzle gördüğümüzden çok daha fazlası ya da çok daha azı olabilirdi. Gizemli Şehir'de (Dark City, 1998) gerçeklik, insanların beynine şırıngalanıyordu. Aç Gözünü'de (Open Your Eyes, 1997) ana karakterin gördüğü gerçeklik, satın alınan bir rüyadan (lucid dream) başka bir şey değildi. Truman Show'da (1998) bir adamın dünyası, bir TV programı setinden, koskocaman bir simülasyon diyarından ibaretti. Yaşamın Renkleri'nde (Pleasentville, 1998) ise iki genç ile birlikte bir TV dizisinin içinde bulduk kendimizi.
90'lardan itibaren simülasyon ve kurgusal dünya fikirlerinin tezahürlerini, bilimkurgu ile alakası olmayan gerilim ve casusluk filmlerinde de görmeye başladık. Oyun (The Game, 1997), ana karakterin tüm yaşadıklarının bir oyundan ibaret olabileceği ihtimali üzerine kuruluydu. Çaylak (Recruit, 2003) ise simülasyon fikrini CIA dünyasına taşıyor, CIA'in casus adaylarına uyguladığı testler ile gerçek maceraları iç içe sokarak, seyircinin gerçek ve kurgusal olan arasında bir yerde kaybolmasına neden oluyordu.
Şimdi ise Matrix Reloaded (2003) ile birlikte, ilk Matrix (1999) filminde gerçek olarak algıladıklarımızın bile gerçek olmayabileceği ihtimali ile yüz yüze gelmiş bulunmaktayız. Bir film düşünün ki önce size bir gerçeklik sunsun (ki o bile çok karmaşık bir gerçeklikti), sonra ikinci film ile bu gerçekliği yerle bir etsin. İşte böyle bir taktik ile Matrix serisi, seyircinin de ekranda gördüğü gerçekliği sorgulayabileceği 'interaktif' bir süreç başlattı. Artık seyirci, geçmişinden şüphe duyan Blade Runner'daki Deckard'ın, TV dizisinden kaçış yolu arayan Truman'ın, beyaz tavşanı izleyen Neo'nun pozisyonundaydı. Seyirci Neo'yu izlemeyi bırakıp bizzat Neo oldu, onun gerçeklikten duyduğu şüpheyi, filmin kendisine sunduğu gerçeklikten kuşku duyarak kendisi de yaşadı; beyaz tavşanı izledi, Morpheus'a ve kehanete inandı, Neo'yu seçilmiş kişi yani özdeşleşeceği asıl kahraman olarak belledi, bu inançla ikinci filmi beklemeye koyuldu ve o beklenen gün geldiğinde iki elle sarıldığı tüm gerçekler elllerinin arasından kaydı, düştü: Her şey, Zion bile bir programdı. Seyirci Neo'nun ilk film ile ikinci filmin birlikte oluşturduğu süreç içerisinde, Neo'nun ilk filmde yaşadığı gerçeklerle (ya da gerçek olmayanlarla mı demeliyiz?) yüzleşme sürecini tekrar etti. Ve belki de sinema tarihinde ilk kez interaktif bir sükût-u hayal, kolektif bir yanılsama gerçekleşti. Simülasyon görevi başarıyla tamamlandı. Artık ekranda gördüğümüz değil içinde yaşadığımız dünyadaki simülasyonlara geri dönsek?...
Fırat Yücel
GELECEK SAYIDA ALTYAZI'DA
- Ömer Kavur ile son filmi Karşılaşma üzerine...
- Terminatör 3
- Cannes Film Festivali
- Tanrıkent filminin yönetmeni Fernando Mereilles ile söyleşi
- Lukas Moodysson
- Magdalena Rahibeleri
- Fatih Akın
- Leyla Özalp ile söyleşi
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Haziran 2003 sayısının Altyazı'dan bölümünden alınmıştır.
|
|
|
|