 |
 |
|
SÖYLEŞİ / ETHEM ÖZGÜVEN
"BELGESEL ZAMANINI DOLDURDU, ŞİMDİ REKLAM VAR"
Uluslararası İstanbul Kısa Film Günleri'nde adına düzenlenen retrospektifle çalışmalarına biraz daha aşina olduğumuz, 7 Haziran'a kadar Beyoğlu'nda Karşı Sanat'ta Sesler/Voices sergisinde çalışmalarından örnekler izleyebileceğimiz Ethem Özgüven'le hepsini bu sayfalara yansıtamadığımız, kısa film, belgesel, video, reklam ve sinemasal dilyetisi üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Söyleşi : Gürhan Özçiftçi, Yamaç Okur
- Lokantamızda az pilav-kuru servisi yapılmamaktadır.
- Mamullerimizde kesinlikle domuz eti ve yağı yoktur. (*)
Birkaç ay önce Borusan Sanat Merkezi'nde izlediğim, Türk Siyasi Tarihi'ne ve iktidarın ideolojisine müthiş ironik yaklaşımıyla ve yine ironik bir meydan okumayı belgeleyen metniyle de beni cezbeden kurmaca-belgesel Yarın Asla Ölmez'e (Tomorrow Never Dies) ve bu tavra hayran olmuş, hatta bazı zamansal sorunlar olmasa bunu sizlere yazmayı düşünmüştüm.
Ethem Özgüven'le sohbetimiz sırasında Yarın Asla Ölmez'in bambaşka anlamlar için yapıldığını ve o metnin de kurmaca olduğunu öğrenmek garip bir duygu yarattı bende. Ama ne yapalım, bu disiplinler böylesine süprizleri yapıları gereği içlerinde barındırıyorlar. Diğer taraftan kurmaca bir gerçeğe bu tarz bir kurmaca yaklaşım ve bu yaratıcılık ayrı bir tat veriyor insana.
(G.Ö.)
Bilgi Üniversitesi'nde dersler dışında ne tip projelerle uğraşıyorsunuz ?
- Verdiğim dersler yanında benim öncülüğümde başlayan "sorunlu bölgelerdeki grupların eğitilmesi" üzerine bir programla ilgileniyorum.
Biraz açar mısınız bu programı ?
- Bu çalışma ileride GAP' ta ya da başka bir bölgede de olabilir. Mesela, şu an deprem bölgesinde on kadını belgesel üzerine eğitiyoruz. Bu projenin iki amacı var: birincisi, birilerinin başkalarının acılarını, renklerini, fonlar alıp Venedik'te ya da başka bir yerde temsil etmesine tahammül edemiyorum. Bir şeyler yapılacaksa, o insanların kendilerinin üretmesi ve belgeselin böyle yapılması gerektiğine inanıyorum. İkincisi, bu projede kadınları mesleki olarak yetiştiriyoruz. Yani yaşadıkları yöreye döndükleri zaman orada bir televizyonda kameranın önü dışında herhangi bir teknik birimde çalışabilecekleri yetkinliğe ulaşmalarını sağlayan bir eğitim veriyoruz. O bölgelerde insanları sadece video ya da belgesel alanında eğitmenin etik yönü dışında tekniği de çok önemsiyorum, tekniksiz olmuyor. Sanırım bu uygulamayı yapan ilk üniversiteyiz ve bu projeyi bir model olarak geliştirmeyi düşünüyoruz.
Benzer şekilde bir de atölye çalışmanız vardı; FIMA. Devam ediyor mu hâlâ ?
- On iki yıldır hiç kesintiye uğramadan devam ediyor. Gelen öğrencilere on beş gün boyunca her türlü imkânı veriyoruz. Bu sürede kendi öykülerini oluşturup, çekip kurguluyorlar. FIMA'nın kapıları herkese açık.
Nasıl bir ekip var FIMA'nın arkasında ?
- Proje, eşim Petra Holzer ve benden çıktı. Paraları da ikimiz bulmaya çalışıyoruz, ama FIMA'da ben, Petra, Tül Akbal (Süalp), Nazmi Ulutak gibi çekirdek bir grup var. Güre Belediye Başkanı Kamil Saka on iki yıldır müthiş bir şekilde sürekli destekliyor bizi. Birçok sıkıntıyı aştık; ama her sene de bir hayal kırıklığı yaşıyoruz FIMA'da.
Neden ?
- Çok meyvasız olduğu için. Suluyoruz, gübre döküyoruz, ama hemen hemen hiçbir şey olmuyor. On iki yıl önce bu çalışmayı başlatırken yedi-sekiz yıl sonra çocuklar bu işi elimizden alırlar, biz de ilişkilerimizi onlara devrederiz, daha az ders veririz, misafir gibi gideriz oraya, dalarız, denize gireriz diye düşünüyorduk. Bunlar da, o hayal ettiğimiz dayanışma da olmuyor.
Bundan dolayı kafamızda imkânlarımızı, Filistin'de, Irak'ta ya da Türkiye'nin başka yerlerinde ekonomik nedenlerle kamera gibi pahalı şeyleri hayal bile etmeyen ama kendi öykülerini anlatmalarını önemsediğimiz gruplara yönlendirme fikri oluşmaya başladı.
FIMA'ya nasıl başvuruluyor? Bu çalışmanın amacı nedir ?
- İnternet sayfamızdan herkes başvurabilir. Ya da çekirdek gruptaki kişilere direkt başvurular da yapılabiliyor. FIMA, öğrencilerimiz ve onların işleri dolayısıyla artık birçok ülkede de biliniyor. Mesela Ozan Adam diye ileriden sıkça adını duyacağınız genç bir yönetmen arkadaşımız var. Geçmişte o da bizim çalışmalarımıza katılmıştı, şimdi o başkalarını yönlendiriyor.
Amacımıza ya da isteğimize gelince, şuna çok sinirleniyorum: bir sürü kişinin konuları veya konseptleri var, benim hiç sevmediğim bir laf, ama iyi niyetleri de mevcut ve böyle parantez içinde sanatsal bir şeyler yapıyorlar, fakat teknik olarak çok zayıflar. Tekniği çok önemsiyorum, aletler çok gelişti, artık sanatçıyla sanatsever çok sık karışıyor. Mesela kamerayı alıyorsun, kafana bağlıyorsun koşuyorsun ilginç bir şey çıkıyor, ama bunlar çok kişisel şeyler. Bu aşamaya gelmeden önce temelde teknik bir bilgi birikimi arayan bir insanım, önce bir şeylere hâkim olman gerekiyor. Katılan öğrencilerimizi bu yetkinliğe ulaştırmak istiyoruz. Kameranın objektiflerinin, kullandığın manyetik yada dijital bandın, o ekrandaki ışıklı görüntünün, klasik sinemanın özelliklerini, kurguyu, ses kullanımını bilmek, bunlarla ilgili deneyler yapmış olmak gerekiyor.
Bir de öngörüldüğünün tersine video aslında demokratik değil, onu da birileri almış ele. Beyoğlu'nun iki tarafı, ya da Ankara'nın üç semti gibi bir yerlerde takılıp kalmış.
Ne istiyorum biliyor musunuz, çok açık söyleyeyim, iki yıl sonra Venedik veya X yerdeki bir festivale üç Malatyalı, beş Trabzonlu, ya da bilmem nereli beş kız doğru düzgün bir iş yapıp, böyle kafaya kamera bağlayarak fındık bahçesine girerek değil de bir içeriği olan bir çalışmayla katılabilirlerse ben mutlu olacağım. Çünkü varolan tekelleşmeden çok sıkıldım.
Irak Savaşı'nda da sergiledikleri tavırdan dolayı bir kez daha Avrupa'nın ahlâkını da sorgulamaya başladım, açıkçası birçok zorluklarla bir araya getirdiğiniz bu imkânları mesela Belçikalı bir kontun oğluna sunmakta tereddütlüyüm.
Bir de yeni bir şeyler yapmak konusunda ben yüzümü Doğu'ya dönemiyorum, ama Batı'ya da dönemiyorum. Anadolu'daki birikimden yararlanamıyoruz, eleştirisini de yaparak buralardan, bu kültürden bir şeyler bulmaya çalışmak istiyorum.
FIMA için seçimi nasıl yapıyorsunuz ? Orada da bir iktidar var aslında...
- Tabii ki. Indepaper (www.indepaper.org) adlı sitemizin, Türkçe açılımı SAAKA (Sanal Alternatif Antidemokratik Kamusal Alan). Hep bir iktidar oluyor, zaten biz demokratik olma iddiasında da değiliz, çok hızlı karar alıyoruz, mutlaka içinde hataları da barındıran bir seçim bu. Ama bundan sonraki seçimlerimizde tırnak içinde 'Beyaz Adam'ı daha dışlayacağız.
Yaptığınız çalışmalar, kapaklarındaki metinler ve özellikle belgesellerinizde, sosyal bir takım sorumluluklar hisseden bir birey olduğunuz izlenimi çıkıyor. Son dönemde belgesellerden videoya ve sosyal reklamlara doğru bir yöneliminiz var.
- Yanlış hissediyorsunuz. Hayatım boyunca hep zevk aldığım işleri yaptım. Ders verirken de öğrencilerime hiç misyondan bahsetmiyorum, çünkü ben böyle bir adam değilim, benim hiçbir misyonum yok. Mesela Işık İnsanları'nın çekimleri için Bergama'ya gittiğimizde; İstanbul'dan uzak müthiş bir doğa, koskoca bir şirkete direnen müthiş insanlar, güç veriyor bunlar bana. Zevk alıyorum. Üretim süreci çok zevkli olmasına rağmen belgeselden uzaklaşmamın nedeni sonrasında bir şey olmaması; belgeseller dağıtılmıyor, izlenmiyor.
Mesela Işık İnsanları Macaristan'da bir festivalde üçüncü oldu. Ne olacak yani, 60-70 kişi oluyor salonda.
Belgeseli de taraflı ve kurmaca bir format olarak algılıyorum. Raf tasnif etmek gibi sorunum olmadığı için, temelde bir tane belgesel var benim için: "Propaganda Belgeseli". Belgesel doğası gereği propaganda ya da anti-propaganda yapar, ideolojiktir yani.
Belgesel zamanını doldurdu, şimdi reklam var. Bunu onaylamıyorum ama bunu, bu nerdeyse korkunç gerçeği bilmekte yarar var; bilmezsen ilerleyemezsin. Reklam da bir propaganda filmi ve bunu belgeselden çok daha fazla izletebiliyorsun. Kısa, daha basit, ritüeli andırıyor, çok daha yetkin adamlara yaptırıyorsun ve mamul satmaktan daha başka bir amacı var artık. Zamanı ve mekanı dönüştürüyor, gerçekliği yeniden kurguluyorsun. Bu yönleriyle belgeseller reklamlarla yer ve işlev değiştirdi. İddia ediyorum, bir gün birileri büyük firmaların reklamlarını incelerse, görecekler ki artık sadece mamul satmakla uğraşılmıyor. Tarihi, geçmişi, zamanı dönüştürüp, yarını da manipüle ediyorlar. Reklamlar çağımızın belgeselleri.
Karşı ideolojik anlamda bir şey vermek istiyorsan, reklamı çok çabuk bir şekilde kavraman gerekli. Bu son zamanlarda yöneldiğim alanlardan biri olan ve Kısa Film Günleri'nde örnekleri gösterilen Sosyal Reklam'ları da biraz açıklıyor. Bu koşullar altında belgesel artık çok mastürbatik bir faaliyete dönüştü.
Sosyal reklam iki üç sene sonra çok önemli olacak. Bu konuyla reklamcılar değil üniversitelerdeki hocalar ve öğrenciler uğraşsın. Çünkü sosyal reklamlar ciddi bilimsel bir çalışma gerektiren bir alan. Umuyorum ki Bilgi Üniversitesi'nde bunun temellerini kuracağız.
Deneysel ve video çalışmaları bulunan bir yönetmen olarak Türkiye'de yapılan işler konusunda ne düşünüyorsunuz ?
- Ulusal festivalleri çok takip edebildiğimi söyleyemem. Zaten kısa film, deneysel, video gibi alanların nerede tam olarak ayrıldıklarına açıkçası emin değilim, daha doğrusu çok da umursamıyorum. Daha çok iyi iş, kötü iş diye bakıyorum.
İstanbul Kısa Film Günleri kitapçığına yazdığınız önsözde festivallerden kaçındığınızı belirtiyorsunuz.
- Sanatın her alanındaki faaliyetin ciddiyet ve dürüstlük içermesi gerektiğini düşünüyorum. İstesek de istemesek de, bunun Batılı bazı normları vardır. Ön elemesi şöyle olur, jürisi böyle oluşturulur, ödül yönetmeliği şöyledir, böyledir gibi. Ulusal organizasyonlarda bu ciddiyeti çok da göremiyorum, o yüzden katılmamayı tercih ediyorum. Bir de hâlâ bazı şeyleri tam bilemediğimiz için kısa film genç işi diye tanımlanıyor, biz çok yaşlandığımız için kazık kadar adam pozisyonunda kalıyoruz! Bunu da tercih etmiyorum.
Ama işlerini bildiğim ve sevdiğim insanlar var: Belmin Söylemez, İlker Canikligil, Ömer Ali Kazma. Daha önce bahsettiğin yetenekli bir genç olan Ozan Adam. Nur Akalın da ürettiği dönemde iyi işler çıkaran yönetmenlerdendi. İzlemediğim kişilere haksızlık etmek istemem, onlar beni bağışlasınlar.
Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ise uzun metrajda önemsediğim insanlar. Uzun metraj alanında bir şeyler yapılıyor, ama bir de bizim alanımıza bakın, ne kadar yeni, bu endişeler çok doğal. Zaten biz görüntü konusunda da sorunlu bir toplumuz.
Genel olarak metne, dış sese bir ağırlık veriyormuşsunuz gibi. Metin olmadan sadece görselliğin farklı anlaşılabileceğini mi düşünüyorsunuz, ya da bu özel bir tercih mi ?
- Özel bir nedeni yok, çok öyküm var galiba. Her filmi kendi içinde değerlendiriyorum, Ot filmim 13 dakika ve hiç metin yoktur mesela. Ama belki de tekrar buna benim de bakmam gerekiyor, fark etmediğim bir şeyler olabilir. Ama gittikçe sesleri bozuyorum, bir ağıt gibi, yani anlatmamanın çok sınırında bir yere doğru çekiyorum. Mesela Yarın Asla Ölmez'de metin hiçbir şey söylemez, bir kısır döngüdür. Bu sesler kendi içinde başka bir anlatıya dönüşecek galiba.
Videolarınızın kapaklarına metinleri koymamak lazım. Filmlerde seslerin, metnin hepsini anlayamıyorsunuz ama kapakta metni okuyunca algılama biçiminiz değişiyor. Bir mesaj kaygısı çıkıyor, yönlendiriyor metinler.
- Yaparken bunlara çok dikkat etmiyorum ama haklı olabilirsiniz, bir daha gözden geçirebilirim. Siz söyleyince de fark ettim.
Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, yeni projeleriniz var mı ?
- 16 veya 35 mm çalışmak istiyorum, bununla ilgili finansal sorunlarımız kırk yaşından sonra azaldı. Pelikülün estetiğini seveceğim gibi geliyor. Bir de eski resimlerden bir şeyler yapmak hoşuma gidiyor. Yarın Asla Ölmez'de olduğu gibi. Ama motivasyonum çok azaldı, filmi yapıyorsun ama kaç kişi izleyebiliyor. Dünyada çok üretilmiş çok sanat eseri var, beş-on sene bir şey üretmemek önce onları tüketmek gerekiyor belki de.
* Bu esprili ama altı kendisi tarafından doldurulmuş ibareler Ethem Özgüven'in yurtdışı festivallere gönderdiği video kasetlerin kapaklarında filmlerle ilgili metinlerin altında bulunuyor.
Not : Ethem Özgüven'in filmografisine kişisel web sitesi adresi olan (ingilizce)
www.bilgi.edu.tr/ozguven adresinden ulaşılabilir.
Ayrıca FIMA ve Özgüven ile iletişim için e-posta adresi: eozguven@bilgi.edu.tr ve posta adresi İstanbul Bilgi Üniversitesi Kuştepe Kampüsü Kuştepe İstanbul.
KENDİ DİLİNDEN ETHEM ÖZGÜVEN
Antalya'da doğup, büyüdüm. 1979 yılında AFS öğrencisi olarak Amerika'ya gittim, ama burayı çok özledim, hiç tereddüt etmeden geri döndüm. Türkiye'de ilk olarak Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü'ne girdim, fakat bölüme hiç ısınamadım ve öğrencilik yıllarımı fazlasıyla spor yaparak geçirdim.
Ne yapacağım, diye çaresizce düşünürken, Eskişehir Üniversitesi Sinema Bölümü'ne girebilirim dedim ve oraya başladım. Eskişehir'i çok severim, orada çok mutlu bir dört yılım geçti.
Okul bitince Almanya'ya gittim, orada evlendim ve bir-iki sene kaldım. Çok mutsuz oldum Almanya'da. Yurtdışındaki Türkler daha berbatmış yani. Video işlerine orada başladım. Türkiye'ye döndükten sonra araştırma görevlisi olan arkadaşım Onur Eroğlu'nun tavsiyesiyle Marmara Üniversitesi Sinema Bölümü'ne başvurdum ve orada çalışmaya başladım. Orada eğitim durumu çok kötüydü, bazı yöneticilerle de anlaşamayınca beni okuldan atmaya çalıştılar. Hukuken bir dayanağı olmadığı için üniversiteye geri döndüm ve bir süre sonra kendi isteğimle istifa ettim. Bu sefer, bir sene kadar Avusturya'ya gittim; bir Gazetecilik Enstitüsü'nde, Yunanlılar ve Avusturyalılarla beraber çevre gazeteciliği üzerine bir proje başlattık. Fakat enstititü yöneticileri bu projeyi Avrupa Topluluğu'ndan para çarpma aracına dönüştürünce, onu da bırakıp tekrar Türkiye'ye döndüm. Beykent Üniversitesi'nde çalışmaya başladım; ancak iktidar konusunda takıntılı bir insan olduğum için yine bir yönetici yüzünden oradan da ayrıldım. Beş senedir Bilgi Üniversitesi'ndeyim ve burada genel olarak huzurluyum. Yapmak istediğim şeyleri yapabiliyorum.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Haziran sayısında kısa metraj bölümünde yayımlanmıştır.
|
|
|
|