| |
Chris Doyle'la tanışmanın heyecanı ile pazar uykumuzu bölüp bir araya
geldik. Chris Doyle'unsa geldiğinde bize ilk söylediği söz "Buradaki insanlar
fazla ciddi, neden bu kadar ciddiler?" oldu. Sonrasında ise cep
telefonunda konuşurken bize dönüp "Arkadaşım sizi yoldan çıkarmamamı söylüyor,"
dedi. Yaptığımız konuşma hepimize hayat, yaşamak ve sinema ilişkisine
dair bir şeyler söyledi. On yıl dünyayı dolaşmış, Çince öğrenmek için Hong
Kong'a gidip, sonrasında Edward Yang'la ilk filmini çekmiş olan, hem ukâla
hem de alçakgönüllü olmayı aynı anda başaran adamla Altyazı tarihinin kişi
olarak en kalabalık, film sayısı olarak da en düşük 'İzliyorum'unu gerçekleştirdik.
Arkadaşının ne demek istediğini de Doyle'dan ayrıldıktan sonra anladık.
Christopher Doyle: Hong Kong'da çok çok iyi bir edebiyat öğretmenim vardı,
o bana 'du ko fong' ismini takmıştı. Duo fo Çin'de klasik şairler için kullanılan
bir sıfattır. Foedelia, Türk edebiyatında böyle bir şey var mı bilmiyorum,
ama yapı üzerine kurulmuş Mallarme'ninki gibi bir şiirdir, çok güçlüdür,
çok klasiktir. Çin edebiyatında 'ko' ışık anlamına gelir. 'Fong' ise Feng
Shui'deki -hani şu yatağı evin belli bir yerine koyduğunuz yaşam düzenleme
sanatı var ya-, ondaki 'feng' kelimesiyle aynı kökten geliyor. Fong, rüzgâr demektir.
Eski bir Çin şiiri vardır ve orada bir beyefendinin rüzgâr gibi olması
gerektiği yazar. Bazen güçlü, bazen de yumuşaktır, bazen kuzeye bazen de
güneye eser. Bir erkek de böyle olmalıdır. Du ko fong benim. Film
yapmaya başladığımda, ben de herkes gibi öğrenci filmleri yapıyordum,
Tayvan'daydım. En iyi öğrenci filmini seçiyorlardı, ama ödülü
yalnızca Çinliler alabiliyordu. Ben de bu adı kullandım. Filmim
en iyi film seçildi, ama kimse gidip ödül parasını almadı, çünkü
öyle biri yok zaten. Bu bir başlangıçtı. Filmlerimin çoğunu insanlar
benim Çinli olmadığımı bilmeden izlediler. Annem de filmlerimi
bilmiyordu, bazı geceler eve gelmediğimi de bilmiyordu. Büyük bir
özgürlüktü tabii. Ben olmanın yollarından biriydi aslında. Benim
olduğum gibi ben olmamı, ben olduğum gibi filmler yapmamı sağladı.
Sonra insanlar bana hep aynı soruyu sormaya başladılar, İsveç
televizyonundan geliyorlardı, New York Times'dan geliyorlardı,
elime bir kadeh şampanya tutuşturuyorlardı ve soruyorlardı: "Bu
işe birkaç yıl önce başladınız değil mi?" Ben de "hayır" diyordum,
"nasıl olur?" diye soruyorlardı, ben de şöyle cevap veriyordum, "Du
ko fong'a nasıl film çektiğini sorabildiğim için tecrübeli sayılırım".
Sonra bu konuşmalar üzerine bir oyun yazmaya başladım, bitmedi,
ama ilginçti, çünkü bu herif hakkında çok şey biliyordum. Bu film
de Du ko fong ve Chris Doyle arasındaki konuşmaların başlangıç
noktasını oluşturuyor.
[Chris Doyle'un diğer kimliği Du ko fong ile hayal
ettiği diyaloğun üzerine hazırladığı görüntüleri
göstermesinin ardından Edward Yang'ın pek
çok eleştirmen tarafından son on yılın en iyi on
filminden biri olarak gösterilen filmi Bir, İki'yi
(Yi Yi, 2000) izliyoruz.]
- Edward Yang dünya üzerindeki en iyi senaryo
yazarlarından biridir. Çok iyidir. İlk filmimi
onunla yapmıştım.
Biz de o yüzden bu filmi seçtik.
- Bu film aslında Türkler için önemli bir uyarı.
Tayvan'ın yarısı olarak uzun zamandan beri
süregelen bir şeyi yıktık, ben bunun bir parçasıyım
ve yıkılanın yerine yeni bir şey koyamadık.
Yeni bir kimlik yaratamadık. Tayvan
sinemasına olan da bu bence. Ülke hâlâ sosyal
anlamda bu kimliğin arayışı içinde. Yi-yi
de bunun iyi bir yansıması. Galiba her kültür
bunu bir noktada yapıyor. Filmlere baktığınız
zaman, görsel bağlamda bir yenilik yok, kaygılar
ve sinema yapma biçimi artık dünya sinemasına
çok büyük bir katkı sağlamıyor; dünya
sineması yerinde sayıyor.
Edward Yang'la çektiğiniz film ilk 35 mm kamera
kullandığınız filmmiş, doğru mu bu?
- Evet, evet daha önce elime hiç 35'lik kamera
almamıştım. Hiç dokunmamıştım. Gördüğümü
çektim. On yıldan beri değişmeyen şey
bu galiba. Kameradaki gördüğüme yakın bir
şeyse geri kalanını çok önemsemiyorum aslında.
Ama işe yarıyor. Verdiğiniz emek filmde
ortaya çıkıyor. Sihir bu, sinemanın büyüsü
böyle bir şey. Nasıl bu kadar güzel olabilir, nasıl
mümkün olabilir, nasıl bu kadar zevkli olabilir?
Öyle. Ne yaptığımı gördüğümde çok rahatlamıştım.
Işığı kullanırken... Benim o dönemim
için oldukça yüksek bir hedefti. Aslında
şuradan şuraya gitmek için uğraşmalı insan
(eliyle bir adım ilerisini işaret ediyor) Eğer çok
ileri zıplamak istersen geri düşersin. İşte burada
düşünmek ve yargılamak gerekiyor. Sapık
(Psycho, 1998) için Amerika'ya çağrıldığımda
böyle olacağını biliyordum. Amerika çok
uzak bir mesafeydi, sistemi tamamen farklıydı.
Basit bir filmdi, evet insanlar da iyiydi ama
bazı sabahlar uyandığımda "Tanrım, burada ne işim var," diyordum kendime. Benim işim
renkle ve ışıklaydı. Yıllarca Hollywood fikrine
hayır dedim. Sonra zamanının geldiğini düşününce
gittim. Yine de o sistem ve mantık hakikaten
bana göre bir şey değil. İşiniz nerede olduğunuzu
bilmektir. Buradan şuraya gideceksinizdir,
şuradan da oraya, bunu bilirsiniz. Daha
yüksek ve daha alçağa değil, daha genişe doğru ilerlemek...
[Çinli yönetmen Zhang Yimou'nun Raise the
Red Lantern (1991) adlı filmini izliyoruz.]
- Mekânlar... Bu ışık... Yimou. Hero'da çıldırmak
üzereydim. Hiçbir karede enerji yoktu. Dinamik
merkezdeydi hep. Bu benim için gerçekten
de zordu. Sanırım hem sosyal hem de psikolojik
bir şey bu durum. 'Çin' sözcüğü Çince'de
merkez demektir. Çin'in nasıl yazıldığını bilir
misiniz? (Çiziyor*) Çok güzel bir karakterdir.
Ama gördüğünüz gibi güç karenin merkezinde
toplanmıştır. Bu, Çinliler hakkında her şeyi
anlatıyor bence... Çung li. Uzamın merkezî
idaresi. Çok önemli bir kavramdır.
Çinli yönetmenlerin görselliği ele alma biçimlerinin
Çin resmiyle ilişkisini düşündünüz
mü? Sizce Çin resmi ile sineması arasında bir
etkileşim var mı?
- Hem evet, hem hayır. Sapık'ı düşünürsek, herkes
o filmin orijinalini biliyordu. Bu arada Sapık'ın
bir film olduğunu düşünmüyorum, o
bir sanat projesiydi. Bir fikirdi, kavramdı. Film
önemli değildi. 20 milyon doları bir kavramı
hayata geçirmek için kullanmaktı olay. Deha
burada. Filmi izlemeniz gerekmez. Sanat tarihinde
ilk kez başka biri bir işin özünün ne olduğu hakkında bir şey yaptı. Aptal Hollywood
ise o kadar parayı sadece bir adama (Gus Van
Sant'tan bahsediyor) etrafa bakınması için
verdi. Önemli olan kopya nedir, yapı nedir, şaheser
ne demektir, bunları anlamak; yoksa filmin
kendisi o kadar önemli değil. Görmeniz
gereken bu adamın dehasıdır. Bu adam sadece
filmlerin gişe hasılatlarını düşünen adamlardan
o parayı aldı. Fikir için 20 milyon dolar,
yapım aşaması içinse 40 milyon dolar aldı.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Haziran 2004 sayısından alınmıştır.
|
|