| |
İsterseniz sinemaya nasıl girdiğinizden başlayalım.
- Sesli filmlerin doğduğu yıl olan 1927'de doğdum. Dolayısıyla kendimi sinemanın
bir parçası olarak hissetttim hep. Annemin yapacak pek bir işi yoktu;
beni neredeyse her gün sinemaya götürürdü. Küçük yaşlarda o kadar çok
film izlemiş olmasaydım bugün burada olmazdım diye düşünüyorum.
Peki televizyona nasıl girdiniz?
- 1950'lerde İngiliz televizyon camiasına girmek ancak önemli birilerini tanımakla
mümkündü. Bense kimseyi tanımıyordum. O zamana kadar baletlik
ve oyunuculuk yapmıştım, ama daha da önemlisi, fotoğrafçılık okumuştum.
Fotoğraf çekebiliyorsanız film çekmek sizin için o kadar da zor olmuyor.
Dergilerde yayınlanan fotoğraflarımdan kazandığım parayla bir kamera
kiralayıp üç amatör film çektim. BBC'dekiler bu filmleri beğendiler
ve beni 'Monitor' adlı sanat programında çalışmak üzere işe aldılar. Monitor'da
bizi heyecanlandıran herhangi bir sanat olayı üzerine film çekme özgürlüğümüz
vardı. Ben de müzik delisi olduğum için -ki hâlâ öyleyimdir-
Elgar, Delius, Bartok, Debussy, Strauss, Prokofyev gibi bestecilerin yaşamları
üzerine bir dizi film çektim.
O zamanlar bu filmlerde bestecilerin kendileri gösterilmiyordu, değil mi?
- Evet, böyle bir alışkanlık vardı: Eğer belgeselini yaptığınız kişinin daha önce
çekilmiş görüntüleri yoksa, onu herhangi bir biçimde göstermeniz, örneğin
hayatından bir kesiti canlandırmanız kabul edilmezdi. Çünkü bir belgeselin
tümüyle 'belgelere' dayanması gerektiği düşünülürdü. Fotoğrafları
varsa, belki onları kullanabilirdiniz. Prokofyev üzerine yaptığım 30 dakikalık
filmde, izleyicinin besteciyle bir özdeşim kurmasının gerektiğini hissediyordum.
Yapımcım bana Prokofyev'in çoktan ölmüş olduğunu, onu hiçbir
biçimde canlandıramayacağımızı söyledi. Ben de sürgündeki Prokofyev'in
göldeki yansımasını göstermeyi önerdim. Bana, "eğer göl çamurluysa
ve onu şöyle bir karıştırırsan olur" dediler. Zaman içinde bu anlamsız kuralları
yıktık ve bestecilerin oyuncular tarafından canlandırılması kabul edilebilir
bir şey haline geldi.
BBC için çektiğiniz bu belgesellerin sinemaya girmenize yardımı oldu mu?
- Bu filmleri izleyen bir yapımcı bana "sanat filmleri yapmak istediğini biliyorum,
ama bu piyasada tutunmak için ticari filmler de yapmalısın" dedi. Ben
de Billion Dollar Brain'i (1967) çektim. Bu filmin karşılığında bir sanat filmi
için bütçe ayırmaya söz vermişti. Ona Çaykovski üzerine bir film çekmek istediğimi
söylediğimde "herhangi bir besteci üzerine yapılan hiçbir film para
kazandırmadı" dedi. Bunun üzerine United Artists'e gittim. Onlar da önce
bu projeye çok sıcak bakmadılar, ama filmin bir eşcinsele aşık olan bir nemfomanla
ilgili olduğunu söylediğimde hemen kabul ettiler. Böylece Yalnız
Kapler'i (Music Lovers, 1971) çektim.
Peki film kâr etti mi?
- Bilmiyorum, bana hiçbir zaman söylemediler. Ben de Yalnız Kalpler'den
hiçbir maddi kazanç sağlamadım. Kâr ettiğinden emin olduğum yalnızca
iki filmim var; Aşık Kadınlar (Women In Love, 1969) ve Tommy (1975). Ama
kazıklanmış olmam da kuvvetle muhtemel.
Son filminiz Usher Bitinin Çöküşü'nden bahsedelim biraz.
- Usher'ı (The Fall of the Louse of Usher, 2002) çekerken stüdyoya çevirdiğim
garajımı kullandım. Işıklandırmayı bile ucuza çıkarmam gerekiyordu, çünkü
param yoktu. Bütün akrabalarımı ve komşularımı da filmde oynamaları
ya da sette çalışmaları için bir araya getirdim. Her şeyi ben tasarladım. Yemekleri
bile ben yaptım. İyi bir aşçı olmazsanız ekibi bir arada tutamazsınız.
Benim gibi onlara para bile veremiyorsanız, hiç değilse onları beslemeniz
gerekir. Sonuç olarak ortaya arka bahçede çekilmiş bir 'ev filmi' çıktı.
Ama film çekerken finansal kaynak bulup daha profesyonel bir ekiple çalışsanız
daha iyi olmaz mı? Arka bahçede film çekmek bitkilerinize zarar vermiyor mu?
- Günümüzde bir film için finansal kaynak bulmak eskisine göre çok daha
zor. Eskiden United Artists'e gidip, projenizi üç kişiye anlatıp gereken maddi
desteği alabilirdiniz. Bugünse aynı şeyi yapmak için üç bin kişiyle konuşmanız
gerekiyor. Onlarla görüşmeniz de daha zor, çünkü film şirketleri başka
şirketlerin bünyesi altındalar ve konuşacağınız kişilerin çoğu 'anonim' işadamları.
Üstelik hepsinin filmin nasıl çekilmesi ya da oyuncuların kimler
olması gerektiği konusunda fikirleri oluyor.
Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi'ni izlediniz mi?
- Hayır, dolayısıyla onunla ilgili yorum yapamam. Ama şunu söylemeliyim
ki Mel Gibson bir bok çuvalıdır. Amerikan Devrimi'yle ilgili bir film (The
Patriot, 2000) yapıp kadınlar ve çocuklarla dolu bir kiliseyi yakan İngilizler'i
gösterdi. Açıkçası, biz bu tip şeyleri kimin yaptığını biliyoruz. Cesur Yürek'te
(Braveheart, 1995) de her şeyi yanlış anlatmıştı zaten.
Peki siz İsa'yla ilgili bir film yapsanız nasıl olurdu?
- Benim zaten Türkiye'ye ilk geliş nedenim İsa'yla ilgili bir film çekmekti.
Çünkü Türkiye'de inanılmaz güzellikte mekânlar var. Sonradan yapımcılar
senaryoyu beğenmedi ve çeşitli sebeplerle filmi çekemedik. Sıradan insanların
yer aldığı, gündelik konuşmaların olduğu, gerçek olaylara dayanan
bir film olacaktı.
Son olarak genç sinemacılara vereceğiniz bir öğüt var mı?
- Bence film çekmek insanının içinden gelen durdurulamaz bir tutkudur.
Güzelliği de buradadır. Resim ya da müzik konusunda hiçbir yeteneğim yok
benim, ama elime kamerayı aldığım anda bambaşka bir insan oluyorum.
Kendilerini ifade etmek isteyen, söyleyecek sözü olan insanlara hep bunu
söylerim: Sizi durduracak hiçbir şey yok! İçinizden geleni dışavurun. Ve en
önemlisi, iyi bir aşçı olun.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Haziran 2004 sayısından alınmıştır.
|
|
|
|
|