"Lars Von Trier'in Krallığı"


Lars Trier ya da meslektaşlarının ona muzipçe uygun gördüğü asalet ünvanını da eklersek, Lars 'Von' Trier, ekim başından beri her çarşamba gecesi saat 24'te biz sadık hayranlarını ekran başına mıhlamakla kalmıyor, 'krallığına' bir sürü yeni fanatik de kazandırıyor. Evet, beklenmeyen oldu ve televizyon tarihinin bu en iyi anlatılmış öyküsü, yani Krallık (Riget) bir anda CNBC-E'de karşımıza çıkıverdi. Artık "Herkes bir külttür tutturmuş gidiyor. Abi nedir bu kült?" diye soranlara rahatlıkla "Alın işte, kült budur" diyebiliriz. Evet, kült budur.

Rivayete göre bir gün Lars Von Trier'in yukarıda bahsettiğimiz muzip arkadaşları, Trier'i köşeye çekip "Bak oğlum Lars, sen entelin, dantelin, elitin tekisin. Halkın izleyeceği film yapamazsın." diye bunun damarına basarlar. Bu da "Demek öyle" deyip Danimarka televizyonu için Krallık projesini başlatır. Toplamda on üç bölüm olarak planlanan dizinin kendi içinde bütünlük arz eden ilk dört bölümü 1994 yılında tamamlanır ve yayınlandığı saatlerde Danimarka sokaklarını, 2000 UEFA Kupası Finali oynanırken Türkiye'de sokaklar nasılsa, işte o hale çevirir. 1997'de ikinci dört bölümü çekilen dizinin ilk dört bölümü Krallık-1, ikinci dört bölümü ise Krallık-2 adıyla dünya festivallerini dolaşmaya başlar ve bu arada İstanbul ve Ankara Film Festivalleri'ne de uğrar. Dokuz saate varan toplam sürelerine rağmen Krallıklar gittikleri festivallerin en çok ilgi ve seyirci çeken yapımları olur. Bütün bölümleri izleme şansına sahip olmuş olanlar doğal olarak öyküyü tamamlayacak olan son beş bölümü, yani Krallık-3'ü büyük merakla beklemeye başladılar. Ancak İsvecli beyin cerrahı Helmer'i oynayan Ernst-Hugo Järegård'in ölümü Krallık-3'ü asla izleyemeyeceğimiz anlamına da geliyor. Çünkü Helmer'siz bir Krallık, Al Bundy'siz "Evli ve Çocuklu"ya benzer.

Aslında bir hayalet öyküsü olan "Krallık" kısaca modern tıp mitinin, dolayısıyla o çok iyi bildiğimiz doktor ve hastane filmlerinin tersyüz oluşu diye de nitelendirilebilir. Kimilerine göre modern Avrupa'nın metaforu sayılabilecek, Krallık adında devasa bir hastanede geçen ve adını buradan alan dizi için mekan olarak Danimarka'nın en büyük hastanesi olan Kophenhag'daki Ulusal Devlet Hastanesi seçilmiş. Krallık-1'de temel olarak beyin cerrahisi bölümü etrafinda gelişen, koşut ilerleyen ama birbirleriyle de sıkça kesişen beş öykü varken, Krallık-2 de bu sayı on bire çıkıyor. Yönetmen bu öyküleri harmanlarken onun en büyük yardımcısı ve filmin tekinsiz, kaotik, gerçekle gerçeküstünü ayırt etmemizi güçleştiren atmosferinin en önemli elemanı, hiç kuşkusuz, usta işi 'steadycam' kullanımı. Trier daha sonraki filmlerinde defalarca yapacağı gibi, bu filmde de dramatik yapının konvansiyonel görsel anlatım kurallarından daha önemli olduğunu gösteriyor, göstere göstere bu kuralları çiğniyor, kamera bir an olsun yerinde durmuyor. Seyirci kameranın peşinden hastanenin gizemini çözmeye uğraşırken ve ruhların kendilerine ait olanı kendilerini yok sayanlardan geri alışına şahit olurken, senaristler de özelde tıp kurumu genelde butun toplumsal işleyiş hakkındaki sert eleştirilerini onları absürd, komik, gerçekten komik durumlara sokarak hakkıyla yapıyorlar. Tam da bu noktada Helmer'den bahsetmeden olmaz. Krallık Avrupa'yı temsil ediyorsa, rahatlıkla beyin cerrahisi bölümü baş cerahı Helmer de Almanya'yı temsil ediyor diyebiliriz. Akademik bir skandal yüzünden ülkesi İsveç'i terk edip Danimarka'ya gelmek zorunda kalan Helmer, Danimarka'dan ve Danimarkalılar'dan nefret eder ve bunu her fırsatta dile getirir. Kibirlidir, bencil ve statü manyağıdır, sevilmesi mümkün değildir; onun da böyle bir derdi yoktur. Dizinin en komik sahnelerinde o vardır. Modern tıbba sonuna kada bağlıdır ama Haiti'ye gidip kara büyü peşinde koşmaktan geri durmaz. Helmer Avrupa'nın ayrımcı yüzüdür, kendini fazla önemseyen, ruhsuz yanıdır.

Bu anlatım harikası kült dizi, Trier'in önceden yaptığı zor ama bir o kadar harika Avrupa üçlemesiyle sonradan yapacağı kadın karakter merkezli, özgün ve daha ulaşılabilir filmleri arasında en azından biçim olarak bir geçişi temsil etmesi bağlamında da önemli. Trier Krallık'tan sonra kamerayı bir daha asla sehpaya koymadı. Öncüsü olduğu Dogma hareketiyle bunu bir surü genç meslektaşına bulaştırdı. Hatta ilk ve en iyi dogma filmi Şölen (Festen)'i izleyenler, bu filmde Krallık'ın izlerini görmekte zorlanmayacaklardır.

Bugünlerde diziyi daha önce izlemiş olanlar "Krallık"ın koridorlarında tekrar dolaşmanın tarifsiz hazzını yaşarken, ilk kez izleyenleri de kıskanmaktan geri durmuyorlar. Çünkü "Krallık'ı ilk kez izlemenin keyfi, bir tek 'Yüzüklerin Efendisi'ni ilk kez okumanın heyecanıyla kıyaslanabilir" derler.


Seyfi Teoman