27. ULUSLARARASI TORONTO FİLM FESTİVALİ


ARİF, CHRİSTOS VE JAKOB TORONTO FİLM FESTİVALİ'NDEN İZLENİMLER


Tam üç hafta Toronto kazan ben kepçe ev aradıktan sonra nihayet bulduğum bu eski evin boş salonunda oturmuş festivali düşünüyorum. 27. Uluslararası Toronto Film Festivali biteli neredeyse bir ay olmuş, o zamandan bu zamana gündemimin iyice dışına çıktı sinema, ta ki yazının teslim günü gelene kadar. St. Clair West Caddesi'nden tramvay geçtikçe tahta zemin sallanıyor. Pencereden mavi neonla aydınlatılmış tabelasında Yunan sütunları olan Menalon Pastanesi, yanında Panço Villa Meksika Lokantası ve nihayet onun yanında sahibi Iraklı Pizan Kafe görünüyor. Adım başı İtalyan, Türk, Macar, Yunan, Jamaikalı ya da Filipinli birilerine rastlanan bu muhitte Kanada'nın çokkültürlülük projesini düşünüyorum. Edward Said'e hak vermemek elde değil: Kanada sürgün fikrini kurumsallaştıran ülke olarak dünya devletleri arasında özel bir konuma sahip. Öyle ya, başka kaç ülke Çokkültürlülük Departmanı diye bir devlet dairesine sahip? Etraftaki çoğu insanın bir 'buraya nasıl düştüğü/kapağı attığının', bir de 'vadim o kadar yeşildi ki' hikâyesi var, artık hülya olan geride bıraktıklarına dair.

5 Eylül günü, Datça'nın kekik kokulu dağlarını düşleyip iç geçirerek festivalin basın ofisine giderken, hâlâ uzun süren uçak yolculuğunun sersemliği içindeydim. Basın gösterimlerinin listesine ulaştığımda Ararat filmini kaçırmış olmanın hayal kırıklığını yaşadım. Zaten çok yazıldı çizildi, zaten Cannes yazısında Vecdi Sayar da bahsetti, ama benim gibi Egoyan filmlerini, özellikle de Egoyan'ın kimlik meselesine bakışını en içten gözler önüne seren, Ermeni kültürüne ve diline özlemle karışık yabancılık çekişini sade ve incelikle anlatan Calendar'ı çok seven biri için önemliydi Ararat'ı görmek.

6 Eylül sabahı, Atom Egoyan, filmin yapımcısı Robert Lantos, oyuncular (olmazsa olmaz) Arsinée Khanjian, Marie-Josée Croze, Elias Koteas, Eric Bogosian ve genç keşif David Alpay'dan oluşan kalabalık bir kadro, salonun ancak yarısını dolduran baısının karşısına çıktıklarında, filmle ilgili aynı şeyleri defalarca tekrarlamanın bezginliği içindeydiler adeta. İlk sözü alan Arsinée Khanjian, daha önce de TV ve gazetelerde çıkan söyleşilerinde dilinden düşmeyen 'Ararat'ın öncelikle bir Kanada filmi olduğu' vurgusunu yaptı. Kanada'nın kültürel çeşitliliğe verdiği önemin Kanadalıları (Khanjian, kendisinden 'Ermeni Kanadalı' diye bahsediyor) şanslı kıldığını, günümüz Kanadası'nda tarihi mirasın nereye oturduğunu bilmenin önemli olduğunu söyledi. Atom Egoyan ise bu filmin hayatındaki en önemli olaylardan biri olduğuna, filmle ilgili büyük bir kültürel sorumluluk taşıdığına dikkat çekti. Onu bu filmi yapmaya iten şeyin bir mesele olarak tüm olanlardan ve geçmişin reddinden bahsetme ihtiyacı olduğunu, asıl dramın da gerçeğin etrafında dolanan söylemlerden kaynaklandığını sözlerine ekledi. Soykırım lafını telaffuz eden tek kişi Robert Lantos oldu Ararat'ın basın toplantısında. Lantos, filmin insanın insana ettiği olağanüstü zulmü konu aldığını, bu soykırımın tarihin en iyi saklanmış sırlarından biri olduğunu söyledi. Muhabirlerden birisinin filmin dağıtımıyla ilgili sorduğu soruya Lantos'un 'Osmanlı'nın saltanat sürdüğü zamanlarda olsaydık dağıtım bir sorun olabilirdi' yanıtını vermesi salonda gülüşmelere yol açtı. Egoyan'la birçok ortak projeye imza atan Serendipity Films'in kurucusu Robert Lantos, Türk yetkililerin tavrının net olduğunu, filmin dağıtımının Turkiye haricinde yapılacağını ekledi son olarak.


Festivalin açılışını her ne kadar Ararat yaptıysa da ulusal yarışmanın en iyi filmi ne Ararat'tı, ne de dünya ilk gösterimini yapan Deepa Mehta'nin Bollywood/Hollywood'u. Sırayla Ermeni/Kanadalı ve Hint/Kanadalı olma halini merkeze yerleştiren bu iki film yerine en iyi uzun metraj Kanada filmi olarak David Cronenberg'in yalın ve karanlık bir (Anglosakson) hikayeyi ustalıkla anlattığı Spider'ı seçildi. Patrick McGrath'in aynı adlı romanından uyarlayarak senaryosunu yazdığı Spider, 1960'lardan 80'lere uzanan, başkahramanı Spider'in (Ralph Fiennes) çocukluğundan itibaren annesinin (Miranda Richardson) ölümüyle yaşadığı travmayı, olaydan babasını (Gabriel Byrne) sorumlu tutuşunu, akıl hastanesinde geçirdiği yıllar sonunda doğup büyüdüğü Londra'nın dogu yakasına dönüşünü ve geçmişi hatırlayışını anlatan gerilimli bir psikolojik dram. Senaryoyu okumayı kabul etme nedeninin Ralph Fiennes'in başrolü istemesi olduğunu söyleyen David Cronenberg, filmin basın toplantısında ilk defa bir oyuncuya göre kafasında bir filmin şekillendiğini açıkladı. Basın mensuplarının sorularında 'şizofren bir adamın iç dünyası' vurgusu yapmaları üzerine filmin şizofreniye dair klinik bir çalışma olmadığını, insanın farklı hallerine ve acı çekişine bir bakış olduğunu bu anlamda kendini Beckett, Kafka ya da Dostoyevski'ye yakın hissettiğini sözlerine ekledi. 'Ben de kendimi rahatlıkla elimde eski püskü bir bavul, büyük olasılıkla film endüstrisiyle ilgili anlaşılmaz şeyler mırıldanıp sokaklarda yürürken hayal edebiliyorum' diyen Cronenberg'in Spider'i festivalin en etkileyici filmlerinden biriydi.

Festivalde dünya ilkgösterimine giren Shekhar Kapur'un The Four Feathers'ı, sömürgeci zihniyetin ne illet bir kronik hastalık olduğunu sabahın sekiz buçuğunda bana yeniden hatırlattı. 19. yy'da Afrika'da birlikte savaşan birbirine bağlı dört İngiliz subayın savaşmayı reddeden beşinci arkadaşlarına (filmin esas oğlanı, Heath Ledger) korkaklığın simgesi olarak beyaz birer tüy vermesinin akabinde esas oğlanın gizlice Afrika'ya gidip kılık değiştirip 'yerlilerin' arasına sızmasını, 'irikiyim, koyu tenli, yerli' arkadaşının(Djimon Hounsou) da yardımıyla tek tek arkadaşlarını, İngiliz ordusunun onurunu ve hatta mızmız sevgilisiyle (Kate Hudson) ilişkisini kurtarmasını konu alıyordu film. Salonda bulunduğum 125 dakika boyunca kaç kez aklımdan 'keşke Abouna'ya ya da ne bileyim Deadend.com'a gitseydim' diye geçirdim bilmiyorum.

Her cefanın ardından bir sefa gelmez belki ama The Four Feathers'tan sonra 10 Minutes Older: The Cello'yu izlemek benim için talihin yüzüme gülmesiydi. Uzunlamasına Toronto'yu kuzey ve güneye ayıran Bloor Caddesi'nde beş dakika kadar koşup Alliance Atlantis sinemasına ulaştığımda, 95 dakikalık bu görsel şölen başlamak üzereydi. Bernardo Bertolucci, Claire Denis, Mike Figgis, Jean-Luc Godard, Jirí Menzel, Michael Radford, Volker Schlöndorff ve István Szabó'nun kısa filmlerinden oluşan ve bir üçlemenin ikinci ayağı olan 10 Minutes Older: The Cello, sinema tarihinin unutulmaz filmlerine imza atmış ustaların sinema diline katkılarını birarada görme fırsatını sağlıyordu izleyenlere. Benim favorilerim Godard'ın açıkkalplilikle kendi ölüme yakın durma halini parçalı bir yapıda görselleştirdiği bir 'sonlar serisi', Bertolucci'nin olağanüstü dingin, nefis görüntülerle dolu hikayesi ve Schlöndorff'ün alt/orta sınıf Alman sayfiyesindeki trajikomik iki ölümle biten filmiydi.

Salma Hayek'in uzun zamandır gerçekleştirmeyi düşlediği Frida, basın gösterimi de basın toplantısı da hınca hınç dolu filmlerden biriydi. Yönetmenliğini Julie Taymor'un yaptığı film, ünlü Meksikalı sanatçı çift Frida Kahlo (Salma Hayek) ve Diego Rivera (Alfred Molina)'nin gelgitli ilişkilerini ön plana çıkarıyordu öncelikle. Özenle yazılmış diyaloglarına, iyi oyunculuklara ve eğlenceli özel efektlerine rağmen film Kahlo'nun sanatçı bir kadın olarak kişiliğini ve politik kimliğini es geçmişti sanki ve sırf bu yüzden; ya da belki İngilizce çekilmiş büyük bir prodüksiyon olduğundan Madonna'lı Evita'dan çok da farklı bir film çıkmamıtı ortaya. Yine de filmin basın toplantısında filmden ve filme olan ilgiden oldukça hoşnut görünüyordu Salma Hayek.

Ken Loach'un Benim Adım Joe filminde unutulmaz bir oyunculuk sergileyen Peter Mullan'ın yönettiği The Magdalene Sisters'in, Toronto'da Kuzey Amerika ilkgösterimi yapılırken, film Venedik Film Festivali'nde Altın Ayı'yı almıştı. 1960'larda İrlanda'da rahibelerin yönettiği hapishanevari çalışma evlerinde yobaz baskılar altında yaşayan kadınların dramını gözler önüne seren film, Toronto'dan da eli boş dönmedi ve festivaldeVolkswagen Discovery Ödülü'ne layık görüldü.



ÜNLÜ YÜZLER, ÜNLÜ OLMAYAN ÜÇ YÜZ: ARİF, CHRİSTOS VE JAKOB


27. Toronto Film Festivali'ne yolu düşen ünlülerle (Dustin Hoffman, Adam Sandler, Julianne Moore, Michelle Pfeiffer, John Cusack, Mira Sorvino, Sophia Loren yalnızca birkaçı) basın toplantıları hariç aslında pek de yolum kesişmedi. Yonge, Bay ve Bloor caddeleri arasında yaka kartlarıyla koşuşturan pek çok festivalcinin arasında seçebildiklerimse Jet Lag'in tanıtımı için Toronto'da olan Jean Reno, elinde kahvesi kalabalığın arasında yürüyen Ralph Fiennes ve The Four Seasons Oteli'nin asansoründe karşılaştığım (ve yanında kısacık kaldığım) Sigourney Weaver.

Festival esnasında üç ayrı filmde tesadüfen tanıştığım İranlı televizyon programcısı Arif, Yunan gazeteci Christos ve Polonyalı dağıtımcı Jakob'un ortak noktaları üçünün de hayatlarının bir döneminde Türkiye'ye gitmiş olması. Yalnızca bununla kalsa pek mühim değil ancak Arif'in Almanya'da Türklerle yaşadığı dönemde öğrendiği Türkçe'yi oldukça düzgün konuşması, Sezen Aksu'dan Ahmet Kaya'ya birçok şarkı sözünü ezbere bilmesi çok şaşırtıcıydı. Abbas Kiarostami'nin 10'undan çıktığımızda Altyazı'yı karıştırırken Maziar Miri söyleşisini görüp 'Ah, bu benim arkadaşım' demesi, benim de o söyleşiyi yapan Övgü Gökçe'nin arkadaşım olduğunu söylemem bir 'dünya ne kadar küçük' anı yaşattı ikimize.

11'09"01'in basın toplantısının çıkışında Christos ile sohbet ederken annesinin bir dönem Mersin'de yaşadığını, Mersin'den Portekiz'e patates ticareti yaptığını anlattı bana Christos. Toronto'da sinemada yanıma oturan kaç kişi bana böyle bir hikaye anlatabilir diye düşündüm gülerek. Daha sonra Amos Gitaï röportajına gittiğimde Christos'u da Gitaï'yi beklerken görünce söyleşiyi birlikte yapmayı teklif ettim ve üçümüz birbirine yakın coğrafyaların insanları olarak çok keyifli bir sohbet ettik.

Jakob'la 10 Minutes Older: The Cello filminin jeneriğini sonuna kadar izleyip sonra salonda yalnızca ikimizin kalmasıyla 'Ah bu Kuzey Amerikalılar ne kadar aceleci' diye başlayan sohbetimiz benim Türk olduğumu öğrendikten sonra onun yıllar once sırt çantasını alıp tam iki ay dere tepe nasıl Türkiye'yi gezdiğini anlatmasıyla devam etti. Hayır ben Kaçkarlar'a tırmanmamıştım, hayır Doğu Beyazıt'a hiç gitmemiştim. Bana hayretle baktı. Bense farklı festival mekânlarında tanıdığım bu üç ayrı adamın Türkiye bağlantısına bir kez daha hayret ettim.



BAĞIMSIZ SİNEMACILAR VE SALON DES REFUSÉS FİLM FESTİVALİ


LIFT (Liaison of Independent Filmmakers-Bağımsız Sinemacılar Birliği)

Toronto Film Festivali tüm hızıyla süregiderken Toronto'daki bağımsız sinemacıların kalesi LIFT de boş durmuyor ve Salon Des Refusés adi altında 'Toronto Film Festivali'ne kabul edilmeyen filmler festivali' düzenliyordu. Sloganı 'yüzlerce sinemacı yanılmış olamaz' olan festival, kapılarını Toronto Film Festivali'nden reddedilen filmlere -genellikle kisa metrajlar- dokuzuncu kez açıyordu. LIFT calışanlarından bağımsız sinemacı Roberto Ariganello ile LIFT'e dair yaptığım söyleşi de umarım yakın bir zamanda Altyazı sayfalarında yer alacak.

Dünya ilkgösterimleri kuşağında basının ve dağıtımcıların yoğun ilgisini çeken, dolayısıyla kapısındaki uzun kuyrukların geçit vermediği Joel Schumacher'in Phone Booth'uyla Paul Schrader'in Auto Focus'unu çok istememe rağmen izleme fırsatı bulamadığım filmler oldular. Yine dünyada ilk gösterimi Toronto Film Festivali'nde gerçekleşen Chen Kaige'nin Together'i da Uzakdoğu sinemasını temsil eden diğer filmler gibi isteyip de goremediğim bir filmdi. Şimdi geriye baktığımda görüyorum ki film seçimlerimi Türkiye'de vizyona girmesi olası filmlerden, yani daha büyük bütçeli stüdyo yapımlarından yana yapmışım çoğu durumda. Oysa tek tük izlediğim daha mütevazi yapımlar, özellikle de İtalyan yönetmen Emanuele Crialese'nin Cannes'da Eleştirmenler Haftası Ödülü'nü alan Respiro'su benim için güzel bir sürprizdi.

Elli ülkeden 345 filmi biraraya getiren 27. Toronto Film Festivali -en iyi Kanada filmi ödülünü alan Spider ve VW ödülünü alan The Magdalene Sisters'ın yanısıra - AGF Halkın Seçimi Ödülü'ne Yeni Zelandalı Niki Caro'nun Whale Rider'ını, Bağımsız Film Kanalı'nin Visions Ödülü'ne Alexandr Sokurov'un Russian Ark'ını FIPRESCI Ödülü'ne Gaël Morel'in Les Chemins de L'Oued'ini değer buldu. Toronto'nun şehir merkezini on gün boyunca iyice canlandıran festivalin ardından gündelik yaşam kontrolü eline aldı ve dünyanın çeşitli yerlerinden derlenip şehre salıverilmiş izlenimi veren Torontolular işlerinin başına döndüler. Bense yarın mahallemdeki LCBO (Ontario'nun tekeli)'dan bir Finlandiya votkası alırken Çinli kasiyerle çene çalacağım, belki yine La Vita e Bella adlı Italyan Lokantası'ndan Mustafa Sandal nağmeleri yükselecek ve şu çokkültürlülük denen şeyin hiç çıkarılmayan bir cadılar bayramı kostümü olduğunu düşünürken festivali unutacağım.

Ayşegül Koç
Toronto


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2002 sayısının Vizyon Ötesi/Festivallerden bölümünde yayımlanan Toronto Film Festivali değerlendirme yazılarından birisinin tamamıdır.

 
 


İlgilendiğiniz bir film ile ilgili bir yazıyı ne zaman okumayı tercih edersiniz?

 Seyretmeden önce
 Seyrettikten sonra
 Farketmez