 |
|
| |
FESTİVALLERDEN / 39. ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ
GELENEK VE GELECEK ARASINDA ALTIN PORTAKAL
Antalya Altın Portakal Film Festivali hakkında pek çok eleştiride bulunulabilir, bulunuluyor da. Film sayısının azlığının yol açtığı tartışmaların zaten gölgelediği 39. festival için de, rutin hale gelmişçesine herkes organizasyon sorunlarından, hep aynı, eski yüzleri görmenin verdiği bıkkınlıktan, taşra şenliği havasından söz ediyor ya da jüri kararlarını tartışıyor. 'Fuaye' köşemizde festivalle ilgili kimi anekdotları ben de sıraladım. Bu yazıda ise, eleştiri getirenlerin haklı olarak artık olgunlaşmasını beklediği ve 40. yılına doğru ilerleyen Altın Portakal'ın portresini çizmek istiyorum.
'Kendine özgü' bir yapısı var Altın Portakal'ın. Programlarından anlaşıldığına göre iki şey yapılmaya çalışılıyor: Bir yandan kendisini bugünlere getiren 39 yıllık geleneğe sahip çıkmak, ki o gelenekte Yeşilçam önemli bir yer tutuyor, öte yandan da değişen, gelişen Türk toplumu ve Türk sinemasına paralel yenilikler içinde olmak. Kısaca, geleneğine sahip çıkarak yenileşmek. Bilinçli olarak bu şekilde hareket edildiğini ve bunun başarıldığını iddia edecek değilim, ama yapılmakta olanlarda basit de olsa böylesi bir arayışın izleri var. Ne ölçüde yapılabildiği veya yapılması gerektiği ise tartışılması gereken bir konu.
Bazılarımız festivalin geleneğine sırt çevirmeyen yapısına pek sempatiyle bakmıyorlar, daha yenilikçi beklentiler içindeler. Gelenek deyince Yeşilçam'ın olumsuzlukları akla geliyor belki. Ama artık Yeşilçam ortada olmadığına göre telaşa gerek yok! Hatta ödül kazanan filmlere baktığımızda oldukça yenilikçi bir tavır bile görüyoruz. Gelenek kendini daha çok, film yarışması dışında gerçekleşen yan etkinliklerde gösteriyor.
Belki Antalya'nın geleneğini en çok hatırlatan şey ilk gün yapılan meşhur korteji. Kortej bu sene gerçekten coşkulu geçti. Başta Hülya Koçyiğit, İzzet Günay, Göksel Arsoy ve Selda Alkor olmak üzere Türk sinemasının yapımcı, yönetmen ve oyuncularının yanı sıra TV dünyasından ünlü yıldızların katıldığı ve iki saate yakın süren korteje Antalya halkının ilgisi görülmeye değerdi. Gerçek şu ki kortej hem sanatçılar hem de halk açısından heyecan verici bir buluşma olmayı sürdürüyor.
...
İbrahim Türk
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2002 sayısının VizyonÖtesi/Festivallerden Altın Portakal değerlendirme yazısının bir bölümüdür.
|
|
|
|
|
| |
FESTİVALLERDEN / 8. AVRUPA FİLMLERİ FESTİVALİ BİTTİ
AŞK, SAVAŞ, İKTİDAR, YOKSULLUK....
DÜNYANIN GÜNDEMİ NEYSE GEZİCİ FESTİVAL'İN DE OYDU.
Festivalde son anda programa dahil olan Aki Kaurismaki'nin yeni filmi Geçmişi Olmayan Adam, kuşkusuz izleyicilere "iyi gelmiştir". Finlandiya'nın en tanınmış yönetmeni, Sürüklenen Bulutlar'da (Drifting Clouds) ülkesindeki işsizlik sorununu işlerken, bu filminde (üçlemenin ikincisi) işsizliği de kapsayarak çerçeveyi genişletmiş, yoksulluk ve evsizlik sorunlarından söz ediyor, yasaların ve bürokrasinin insanlık halinden anlamayan bir şekilde işletildiğini eleştiriyor, ama bunu neşeli bir tonda yapıyordu. Neşeliydi, çünkü Kaurismaki'nin insana dair umudu var, sevgisi var. Sevgiyi arayan dürüst insanlar, ne kadar zor koşullarda yaşarsa yaşasınlar her şeyin en iyisine layıklar. Yönetmen bu noktada iyi ki karakterlerine kıyamıyor; sonuçta insanlığın sorunları Finlandiya'da sürdüğü gibi umutları, dayanışmaları ve sevgileri de sürüyor; bulutlar sürükleniyor.
"Sanatçı ve İktidar" bölümünde Istvan Szabo'nun Taraf Tutmak adlı filmi aslında geçmişte sanatta örneğine ve tartışmasına çok sık rastladığımız bir konuyu işliyordu: Baskıcı dönemlerde sanatçı nasıl davranmalıdır, hangi davranış biçimi hangi bedelin ödenmesiyle sonuçlanır? (Filmi izlerken aklımda hep Leni Riefenstahl vardı). Bir adı da "Furtwangler Dosyası" olan film, ünlü bir orkestra şefinin sorgulanmasını ve dolayısıyla bu arada dönemin sanatının siyasetle ilişkisinin sorgulanmasını anlatıyor. İzleyici taraf tutmak zorunda değil elbette, ama taraf tutmamak da mümkün değil. Baktığınız taraflar, ister istemez haklı çıkaracak gerekçeler sunuyor size. Tabii ki bu film Mefisto'yla birlikte izlenmeliydi; öyle de oldu.
"Avrupa Avrupa" bölümünde gösterilen Ulrich Seidl'in Cehennem Sıcağı (Hundstage), Venedik Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü almış bir film. Bu yıl İstanbul Film Festivali'nde de izleyici önüne çıkan bu film, kişisel olarak bana Roy Andersson'ın (daha önce aynı festivalde izlediğimiz) İkinci Kattan Şarkılar adlı filmini çağrıştırdı. Bu sefer kaos ya da kıyamet belirtileri olmasa da, dünyanın yaşanacak yer olmadığını gösteren anlarla dolu film. Tıpkı İkinci Kattan Şarkılar gibi farklı karakterlerle örülü, birbiriyle geçişi fazla olmayan bir film. Öyküler farklı da olsa özü aynı. Hem yaşam dayanılası bir yaşam değil hem de dünya çığırından çıkmış; zulüm, adaletsizlik, zulme gönüllü boyun eğiş, insanların birbirlerini sürekli tırmalamaları, küçük sevgi arayışları hepsi Viyana'nın en sıcak günlerinde orta sınıfın çevresinde geçiyor. Kariyerini iyi bir belgesel yönetmeni olarak sağlamlaştıran Seidl'in ilk filminde, özellikle kadınların erkekler tarafından nasıl aşağılandığını ve bir noktada çıkış bulamadıklarını göstermesi ilginçti. Ayrıca sürekli otostop yaparak gezen ve aklı başında olmayan geveze Anna'ya sürücülerin verdikleri farkı tepkiler de görülmeye ve üzerine düşünülmeye değerdi. Arabanıza aldığınız çok konuşan ve arka koltukta çantanızı karıştıran zararsız/"deli" bir kadına verilecek tepki, kimin deli olduğunu da açığa çıkaran bir mizansendi.
...
S. Ruken Öztürk
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2002 sayısının VizyonÖtesi/Festivallerden Gezici Festival değerlendirme yazısının bir bölümüdür.
|
|
|
|
|