FESTİVALLERDEN /
41. NEW YORK FİLM FESTİVALİ'NDEN NOTLAR


Filmekimi ile birlikte tüm dikkatlerin Dogville ve Barbarların İstilası'na çevrildiği bir dönemde New York'ta gösterilen farklı filmlerden sizi haberdar etmeyi uygun gördük. Umarız bu filmler ilerde Türkiye'de vizyon ya da festival yüzü görür.

Pelin Uzay, Sibel Tınar, Büke Yağlı

Amerikan film eleştirmenleri tarafından hayalkırıklığı olarak nitelendirilen 56. Cannes Film Fesivali'nin ağır topları Elephant (Gus van Sant), Uzak (Nuri Bilge Ceylan), Dogville (Lars von Trier), Barbarların İstilası (Les Invasions barbares, Denys Arcand), The Fog of War (Errol Morris) ve Crimson Gold (Jafar Panahi), bu seneki New York Film Festival'inde Amerikan seyircisini bir hayli tatmin etmişe benziyordu. Herhalde bu yüzden olacak ki, festivale katılan yönetmenlerin çoğu basın toplantısı yerine halka açık gösterimlere katılmayı tercih etti.

Bu sene 41.si düzenlenen festival, Clint Eastwood'un uzun tartışmalara yol açan Gizemli Nehir (Mystic River) filmiyle açıldı (Dergimizde bu film hakkında yazılmış bir eleştiri okuyabilirsiniz). Festivalin kapanışını yine çok tartışılan bir başka film olan 21 Grams (Alejandro González Iñárritu) yaptı.

Festivalde ilgi gören diğer filmler The Flower of Evil (Claude Chabrol), The Kids are Alright (Jeff Stein), Young Adam (David Mackenzie), The Best of Youth (Marco Tullio Giorda), Good Morning Night (Marco Bellocchio), Free Radicals (Barbara Albert) ve Goodbye Dragon Inn (Tsai Ming-liang) oldu. Ufak bütçeli Since Otar Left (Julie Bertucelli) tanınmamış oyuncu kadrosuna rağmen seyirciden tam not alırken, ünlü yazar Witold Gombrowicz'in romanından uyarlanan ve iddialı bir yapım olan Pornography (Jan Jakub Kolski) kelimenin tam anlamıyla sınıfta kaldı.

21 GRAMS
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu

Paramparça Aşklar Köpekler'in (Amorres Perros, 2000) yönetmeni Alejandro González Iñárritu'nun ikinci filmi 21 Grams'de üniversite profesörü Paul (Sean Penn) kalp naklini beklemekte ve evliliğindeki sorunlarla uğraşmaktadır. Sahip olduğu her şeyi kaybeden genç anne Christina (Naomi Watts) geleceğe pek de umutla bakmamaya başlar. Eski hükümlü Jack (Benecio Del Toro) ise geçmişiyle hesaplaşırken bir yandan da ailesini geçindirmeye çalışmaktadır. Filmde karakterlerin hayatları bir anda kesişiyor, ancak olayların kronolojik olarak anlatılmaması bu üç bireysel hikayenin önceden de aynı gerçekliğin parçası olduğunu vurguluyor. Yalnız Inarritu'nun bu anlatım tarzı, oyuncuların başarılı performasına rağmen karakterlerin iç dünyasına girmemizi güçleştiriyor. (P.U.)


GOODBYE DRAGON INN
Yönetmen: Tsai Ming-liang

Tsai Ming-liang'ın son filmi Goodbye Dragon Inn (Bu san) yokolmaya yüz tutan bir sinema geleneğini konu alıyor. Yağan şiddetli yağmura rağmen Fu-Ho sineması 'toplum dışı bırakılmış' insanları bir araya getirmeyi başarıyor. Topal biletçi kız sinemanın boş koridorlarında gezinirken makinistin kendisini fark edeceğini umuyor. King Hu'nun klasikleşmiş Martial Arts (Dövüş Sanatı) filmi Dragon Inn'i, sinemanın steril koridorlarında macera arayan eşcinsel Japon gencin yanında filmin iki kıdemli aktorü de seyrediyor. Film bitip ışıklar yandığında geriye kalan tek şey çekirdek kabuklarıyla dolu boş sinema salonu oluyor. Tsai Ming-liang bu son filminde minimalizmin sınırlarını iyice zorlayarak ortaya biraz kasvetli, ama son derece duygu yüklü bir film çıkarmış. (P.U.)


CRIMSON GOLD
Yönetmen: Jafar Panahi

Senaryosunu Abbas Kiarostami'nin yazdığı Crimson Gold (Talaye sorgh), Jafar Panahi'nin önceki filmlerinde olduğu gibi bizi Tahran sokaklarında gezintiye çıkarıyor. Kuyumcu dükkanındaki soygunla başlayan film, daha sonra soygunun öncesine dönerek Taxi Driver'ın Travis Bickle'ını andiran Hüseyin'in Tahran sokaklarında yaşadıklarını anlatıyor. Çocukluğu devrim öncesi İran'da geçen ve İran-Irak savaşında cephede bulunan Hüseyin, Tahran'in zengin mahallelerinde pizza dağıtımcılığı yaparak yaşamını kazanıyor. Nişanlısına hediye almak için gittiği kuyumcuda asağılanan Hüseyin'in gerçekle olan bağları kopmaya başlıyor. Jafar Panahi, Hüseyin'in iç dünyasını başarıyla yansıtmış, ancak kullandığı diyaloglar zaman zaman filmi sınıflar arası catışmayı konu alan bir münazaraya çeviriyor. (P.U.)


GOOD MORNING, NIGHT
Yönetmen: Marco Bellocchio

İtalyan yönetmen Marco Bellocchio Good Morning, Night (Buongiorno, notte) filminde, İtalyan siyasi tarihinden gerçek bir olaya, siyasetten alabildiğine uzak, insani bir bakış getiriyor. 1978 yılında İtalyan devlet başkanı Aldo Moro'nun Red Brigade terörist grubu tarafından kaçırılmasını konu alan film, grubun tek kadın elemanı olan Chiara'nın bakış açısından anlatılıyor. Dışarıya kendi halinde bir ev hanımı olduğu izlenimini veren, ancak kitaplığının arkasında Moro'yu saklayan Chiara'nın devrimci idealleriyle gündelik hayatın gerçekleri arasında bocalaması, filmin ana eksenini oluşturuyor. Mekanları birbirinden sert çizgilerle ayıran sembolik karelerle bezeli film, seyirciyi Chiara'nın bakış açısına hapsediyor. İlk sahnelerinden birinde olduğu gibi, terör eyleminin kendisini arka planda yarım yamalak duyulan bir televizyon haberine indirgeyerek ön plana Chiara'nın gündelik hayatını alıyor. Moro'nun tahta bir sandık içinde eve getirilmesi ise Chiara'nın baktığı bebeğin görüntüsüne bulanık bir fon oluşturmaktan öteye gidemiyor bu alışılmadık politik dramda. (S.T.)


RAJA
Yönetmen: Jacques Doillon

Jacques Doillon'un Fas'taki post-koloniyal güç dengeleri üzerine kurulu filmi Raja, karakterlerini işleyişindeki incelik sayesinde hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünüp çok şey yapan filmlerden. Fas'ta sefa hayatı süren, orta yaşlı Fransız Fred ile Faslı yetim bir kız olan Raja'nın sıra dışı ilişkisi, çok farklı dünyalardan gelen ve aynı dili bile konuşmayan bu iki insanın vücudunda bir kültürler catışmasına dönüşüyor. Rahata alışkın olan Fred'in Raja'ya olan tutkusu, onu kaçınılmaz bir şekilde Raja'nın hayatının acımasız pragmatizmiyle baş başa bırakıyor. Karakterleri arasında değişen güç dengeleri farklı okumalara da açık olan Raja'nın en büyük kozu şüphesiz Fred'i canlandıran başrol oyuncusu Pascal Greggory. (S.T.)


SINCE OTAR LEFT
Yönetmen: Julie Bertuccellli

Gürcistan'da beraber yaşayan anne, büyükanne ve genç kız. Tavernier ve Kieslowski'nin asistanı olarak çalışmış ve çeşitli belgeseller çekmiş yönetmen Julie Bertuccellli'nin ilk uzun metrajlı filmi Since Otar Left (Depuis q'Otar est parti) bu üç karakterin yaşamlarının orta yerindeki boşluk üzerine kurulu. Oğlunun telefon ve mektuplardaki varlığına tutunarak yaşayan büyükanneyi canlandıran Esther Gorintin, doksanlı yaşlarında sergilediği oyunculukla seyircinin gönlünü çelmeyi başarıyor. Günümüz Gürcistan'ından sahnelere de sık sık yer veren film, Gürcistan'ı arka plana -didaktik olmadan- almayı başarıyor. Üç nesilden üç kadını başarıyla çizen kadın yönetmen, hikaye büyükannenin bir çılgınlığıyla Paris'e taşınınca da kaosun karelerdeki görünümünü değiştirerek başka bir dünyaya sokuyor izleyiciyi. Sevgi için söylenen yalanları meşru kılan Since Otar Left, festivalin dokunaklı filmlerindendi. (B.Y.)

PTU
Yönetmen: Johnny To

Hong Kong polisi ve çeteleri arasındaki karmaşık ilişkilerin şiddette vücut bulduğu anları gösteren bir film PTU (Polis Taktik Ünitesi). Silahını kaybeden 'çürümüş' bir polisin gece boyunca silahını ararken neden olduğu şeyler ve karşılaştığı kişiler, filmin sonundaki etkileyici bir aksiyon sahnesinde selam veriyor izleyiciye. Her polis karakterinin gerçekten uzak raporu sokaklarda akan çürümüşlüğün kanıtı gibi önümüze sunuluyor. Tarz içeriğin oldukça önünde bu filmde. Kara film öğelerinden birkaç şeye rastlanan filme, geceyarısından sonra başlayıp sabaha karşı dörtte son bulan hikayenin mekanı olarak seçilen Hong Kong ara sokaklarının karanlığı ve tekinsizliği damgasını vuruyor. Işık ve karanlığı ustaca çarpıştıran filmin hikayesi klişelerle dolu ve sıkıcı. Hayalkırıklarından biriydi festivalin.(B.Y.)

Elephant'ın yönetmeni Gus Van Sant'ın basın toplantısındaki demeçlerinden alıntılar:

- Avrupalı izleyici Elephant'taki sert üslubu Amerikalılar'dan çok daha rahat kaldırıyor. Westernlerin etkisinden olsa gerek, Amerikalılar'ın birbirlerini vurmasını izlemeyi seviyor Avrupalılar.

- Öğrencilerin okul koridorlarında yürümesi 'önemsiz' bir eylem belki ama varlıklarının bir parçası. Filmi yaparken bu hayatların sürekliliğini yansıtmayı tercih ettik, 'önemsiz' olanı es geçip aksiyona yoğunlasmak istemedik.

- Karakterlerin nereden nereye gideceklerini ve gittikleri yerde ne yapacaklarını önceden planlamıştık, ama hiçbir diyalog yazmadık. Konuşulanlar çoğunlukla oyuncuların kendi hayatlarından alıntı.

- Okullardaki şiddet konusuna bizler yetişkin gözüyle yaklaştığımız için gençlerle tam bir iletişim kurulamadığını düşünüyorum. Onlara bu konuda sorular sormamız, 60'larda anne babaların okulda esrar içilip içilmediğini sorması gibi bir etki yaratıyor.

- Filmin yapım sürecinde, özellikle de karakterlerin hayatlarının son 15 dakikasına yoğunlaştıkça, bu öğrencilerin niçin birbirlerini vurdukları konusunda daha çok düşündüm ve düşündükçe herhangi bir sonuca varmam daha da zorlaştı. Elephant, bu konuda bir cevap ortaya koymaktan çok düşünce üretme makinesi gibi işliyor; filme farklı yönlerden yaklaştıkça farklı sonuçlara ulaşıyorsunuz. Çünkü bu sorunun ne tek bir cevabı, ne de on tane cevabı var.


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2003 sayısından alınmıştır.

 
 
 
Hangi tv kanalının sinema programlarını tatmin edici buluyorsunuz ?
 CNBC-E
 TV 8
 ATV
 Show
 Star
 NTV
 CNN Turk
 Kanal D
 TRT 2
 Hiçbiri


   
Sinema rehberiniz