 |
 |
|
GÖZE ÇARPANLAR / KISA VE ACISIZ
KISA VE ACISIZ ya da "kendime acımayı bırakıp bir özne olmayı nasıl öğrendim"in hikâyesi
Hamburg'lu yönetmen Fatih Akın'ın ulusaşırı bir sinema örneği olarak gösterilen ilk filmi Kısa ve Acısız beş sene rötarla gösterimde. Daha önce festival izleyicisinin ilgisini toplayan film, bu kez vizyonda seyirciyle buluşuyor.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını büyüdüğü şehirdeki bir takım "multi-kulti" (1) çeteleri yarı hayranlık yarı korku ile uzaktan izleyerek geçiren sinema meraklısı bir genç büyüyünce ne yapar? Bu sorunun olası pek çok cevabından biri, Kısa ve Acısız (Kurz und schmerzlos).
Kısa ve Acısız, 1973 Hamburg doğumlu yönetmen Fatih Akın'ın ilk uzun metrajlı filmi. Senaryosunu henüz lisenin son sınıfındayken yazdığı bu filmi 1998 senesinde tamamlar Akın. Türkiye'de yaklaşık beş senelik bir rötarla gösterime giren Kısa ve Acısız, daha önce bazı film festivalleri çerçevesinde çok kısıtlı da olsa Türk izleyicisine ulaşmıştı. Ama Almanya'da gösterime girdiği sene gördüğü büyük ilgi ve sonrasında Avrupa'daki değişik festivallerde aldığı ödüller de göz önünde bulundurulacak olursa atlanmaması gereken bir ilk film. Çünkü aradan geçen beş sene filmi eskitmek yerine, eskimeyecek bir ilk film yapma konusunda sinema okullarında izletilmesi gereken örnek bir filme dönüştürmüş.
Türkiye'de geçtiğimiz Temmuz ayında gösterime giren Fatih Akın'ın ikinci uzun metrajlı filmi Temmuz'da'dan sonra Kısa ve Acısız'ı da Türk izleyicisiyle buluşturma cesaretini gösteren Bir Film'e de teşekkür etmek gerekir bu arada. Şimdi sırada Nisan ayında 22. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş olan Solino ve yapımı kısa bir süre önce biten Duvara Karşı var. Fatih Akın, aynı anda üç beş proje birden geliştirerek hiç durmadan çalışan, uzun metrajlı sinema filmlerinin yanı sıra televizyon için de belgeseller yapan son derece verimli bir yönetmen. Hatta şu sıralarda Duvara Karşı'nın gösterime girmesini bile beklemeden Almanya'daki Türk müzisyenler üzerine bir belgesel çalışmasına başlamış. Çok da iyi bir sinema izleyicisi olan Akın, sürekli yeni ilham kaynakları ve referans noktaları bularak hem kendi sinemasını dönüştürüyor hem de daha yetkin bir sinema dili oluşturuyor. Tüm bu özellikleriyle sadece Alman ya da ulusaşırı Türk sinemasının değil, dünya sinemasının da önemli isimlerinden biri olacağının ipuçlarını veriyor şimdiden. Kısa ve Acısız ise sadece Fatih Akın'ı meşhur etmekle kalmayıp aynı zamanda Almanya'daki ikinci ve üçüncü nesil Türk yönetmenlerin filmleri arasından sıyrılarak gişede de önemli bir başarı yakaladı ve dikkatleri diğer genç Türk yönetmenlerin çalışmalarına da çekti.
Fatih Akın Hamburg'lu bir yönetmen, Kısa ve Acısız da Hamburg'lu bir film. Konusu ise İstanbul'dan New York'a her coğrafyada anlaşılacak derecede klasik: Birlikte büyüyen lakin yaptıkları yanlış seçimlerin onları ayıracağını bilen üç yakın arkadaşın başlarından geçenler. Filme neredeyse evrensel bir albeni veren bu klasik ama bir o kadar vazgeçilmez hikaye, karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin kurgulanma biçimiyle kendini benzerlerinden ayırıyor. Film, hem konusu hem de anlatımıyla Amerikalı yönetmen Martin Scorsese'ye göndermelerle dolu. Fatih Akın, sinemasının ilk dönemini son derece etkileyen bu yönetmene hem jeneriğin sonundaki teşekkürler bölümünde şapka çıkarıyor hem de bugüne kadar verdiği neredeyse her röportajda bu etkilenme sürecini anlatıyor. Alman medyası da Kısa ve Acısız'ın gösterime girmesinin hemen sonrasında Akın'ı "yeni Scorsese" olarak damgalamakta gecikmedi. Lakin Scorsese'den öğrendiklerini özgün bir bakışla birleştirerek kendi sinema dilini daha ilk filmiyle kuran Akın, sonraki filmlerinin her birinde farklı şeyler deneyerek hem bu "yeni Scorsese" etiketinden kurtuldu hem de kendi sinemasal anlayışının ufuklarını gösterdi izleyicilere.
Filmin konusu, ana karakterlerin özelliklerine ve aralarındaki ilişkinin yapısının anlattıklarına girilince başka başka anlamlar yükleniyor, Almanya'da yabancı olmak durumu üzerine alışılagelenden farklı bir bakış açısı geliştiriyor. Filmin ana karakterleri, Türk Gabriel, Yunanlı Costa ve Sırp Bobby, Gabriel'in hapisten çıkmasıyla yeniden bir araya geliyorlar. O güne kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu üçlünün arasındaki ilişkinin çatırdamaya başlaması da aynı zamana denk geliyor. Hapiste aklı başına gelmiş olan Gabriel, sokaktaki belalardan uzak durmaya kararlı, Türkiye'ye "dönüp" orada yeni bir hayata başlamanın hayallerini kuruyor. Kısa yoldan para kazanmanın kolaylığına alışan Costa ise küçük hırsızlıklarla hayatını sürdürüyor. Bobby ise kirli işlerin döndüğü Hamburg'un yeraltı dünyasına girerek kolayca paraya ve statüye kavuşmayı arzuluyor. Üstelik "Hip Hop" kültürü de çoktan Amerika'dan Avrupa'ya sıçramış ve azınlık topluluğunun bir üyesi olarak Hamburg sokaklarında "sert adam" olmak en az Los Angeles ya da New York'taki kadar cazip geliyor kıyıya köşeye itilmişlere.
Göçmenlik, azınlık olma ve toplumun kıyısına itilme durumları üzerine kendi deneyimlerinin de yardımıyla yeni bir söylem geliştiriyor Fatih Akın bu filmde. Ne bir dönem sosyal bilimcilerle politikacıların yegane çözüm olarak sundukları "çokkültürlülük" politikalarını pohpohlayıp göçmenlik, göçebelik durumunu romantize ederek yüceltiyor, ne de "iki kültür arasında sıkışıp kalmış kimlik bunalımı yaşayan gençler" edebiyatı yapıyor. Arada Costa hüzünlü Yunan şarkıları söylese de veya Gabriel Türkiye'ye gitme hayallerinden bahsetse de hiçbiri kimliklerini farazi bir anavatanla bağdaştırarak oluşturmuyor. Tam tersine başka bir anlamda çok yerel bir referansa tutunarak, Hamburg'daki insanlar arası ilişkiler ağının oluşturduğu kozmopolit bir alanda oluşturuyorlar kimliklerini. Daha da özele inersek üçünün arkadaşlığının oluşturduğu alan "vatan" kavramına en yakın oluşum olarak karşımıza çıkıyor.
Gabriel karakterinin Türkiye'ye "dönme" fikriyle temsil ettiği ironi, sadece hiç yaşanmamış olan bir yere dönmenin imkansızlığından kaynaklanmaz. Daha önce babasını ve onun gibi nicelerini Almanya'ya sürüklemiş olan yeni bir hayat kurma hayali, ters yüz edilerek bu sefer de Gabriel'i Türkiye'ye yönlendirir. Gabriel'i evi bellediği Hamburg'tan ve arkadaşlarından uzaklaşmaya iten düşünce ise aslında en yakın arkadaşlarıyla kurdukları dünyanın "kısa ve acısız" bir biçimde biteceğini hissetmesidir. Artık büyümek isteyen Gabriel'i arkadaşlarıyla arasındaki bağ ( bir nevi göbek bağı olarak da görmek mümkün bunu) engellemektedir. Kaçınılmaz son bir girdap gibi onları içine çekerken filmin sağduyusunu oluşturan kadın karakterler, Gabriel'in kardeşi/Costa'nın sevgilisi Ceyda ve onun en yakın arkadaşı ve iş ortağı/Bobby'nin sevgilisi Alice bile engel olamaz yaklaşan sona. Gabriel ve arkadaşlarının bir anti-tezi gibi ne istediğini bilen, kendi ayakları üzerinde duran, kendi işini kurmuş genç bir kadındır Ceyda. Üstelik bütün bunları yaparken evden kaçmasına ya da geleneksel ailesiyle arasındaki ilişkilerin bozulmasına da gerek kalmamıştır. Kayıp giden hayatların yanında olası başka türlü bir hayatı simgeler Ceyda, hem de kadınlığının altını çizerek. Dolayısıyla filmde karakterler baskın bir Alman toplumu içerisinde ezilen pasif bireyler olarak değil, yaptıkları bir takım yanlış/doğru tercihler sonucunda bulundukları noktaya gelen özneler olarak sunulur. Hamburg'da çoğunlukla göçmen ailelerinin yaşadığı bir semtte doğup büyümenin nasıl bir şey olduğunu eğrisiyle doğrusuyla anlatırken Fatih Akın, "kişisel irade"nin önemine dikkat çekerek kahramanlarını kurban pozisyonundan kurtarır, onlara nasıl kullanacaklarına ancak kendilerinin karar verebileceği bir ses verir: Kendi sesini.
Yeşim Burul
(1) "Multi-kulturell" : Çokkültürlü. Almanya'da özellikle 90'lı yıllar boyunca sosyal ve kültürel politikalara yön vererek halk jargonuna da girmiş olan yaklaşım. Almanların "multi-kulti" olmaya yaptıkları aşırı vurgu, aynı dönemde yükselen neo-nazi hareketleriyle yan yana konumlandığında azınlık grupları arasında bir alay konusuna da dönüşmüştür.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2003 sayısının vizyon bölümünden alınmıştır.
|
|
|
|
|