CAN ESKİNAZİ
Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.
Kafası karışık filmleri ara sıra sevdiğim olur, çünkü kafası karışık filmlerin bazı ‘mükemmel’ filmlerden daha heyecan verici, daha canlı olduğunu düşünürüm. Fakat her kafası karışık film de maalesef çok heyecan verici olmuyor; hatta eğer biraz kurnazlarsa bu kafa karışıklığını çaktırmayıp bir de üstüne seyirciyi aptal yerine koyuyorlar. Böyle olduğunda ya sinirleniyorum ya da kayıtsız kalıp, harcanan emeğe yazık olmuş, diyorum.
Hevesli ve kafası karışık bir gencin hikâyesini anlatan iyi niyetli film Aşk Dersi’ne (An Education, 2009) de yazık olmuş. Oysa İngiliz gazeteci Lynn Barber’ın başından geçmiş gerçek bir olayı kurmacalaştıran film 60’ların orta sınıf, muhafazakâr İngiltere’sini, okullarını ve eğitim sistemini gayet iyi tasvir ediyor ve biz, bir ara bu dünyanın tersyüz edileceği hissine bile kapılıyoruz. Jenny (Carey Mulligan) hem derslerinde başarılıdır, hem de okul dışındaki hayata, yani sanata, Paris’e, müziğe, edebiyata, seyahate, kısacası okul sıralarında kitaplardan okuduğu ama o âna kadar yaşayamamış olduğu gerçek deneyime hasrettir ve Oxford’a gittiğinde bütün bu istediklerini yapmanın hayalini kurmaktadır. Tabii kendisinden önce babası (Alfred Molina) onun Oxford’a gitmesini ister. Babası için bu adım bir deneyimden ziyade sınıfsal bir mevzu, bir prestij unsurudur. Filmin çizdiği orta-sınıf muhafazakâr baba tiplemesi için gerçek başarı çocuğunu Oxford’a göndermektir, fakat kızın orada ne yapacağı onun için çok da önemli değildir.
Ancak Jenny’nin hayatı deneyimlemesi ve babasının da sınıf atlaması için Oxford’a gerek kalmaz. Jenny zengin, yakışıklı ve kültürlü David (Peter Sarsgaard) ile tanıştığında konserlere, partilere, açık arttırmalara, hatta Paris’e bile gider. Dahası, hem Jenny’nin hem de seyircinin beklentisinin aksine, babası da buna karşı çıkmaz, hatta Yahudi olmasına rağmen David’in zenginliği ve cazibesinden etkilenir. Böyle olunca Jenny’nin öğretmenleri hariç kimse için ikisinin evlenmesi bir sorun teşkil etmez.
Bu noktada esas çatışma kızın ailesiyle sevgilisi arasında değil; okul ve David arasında, daha doğrusu filmin de açık açık söylediği gibi ‘kurum’ ve ‘hayat’ arasında konumlanır. Bir tarafta Jenny’nin okumasını isteyen, onun partilerde ya da Paris’lerde sürtmesini kınayan öğretmenleri, diğer tarafta kıza zengin bir hayat deneyimi sunan David vardır. Ortadaki Jenny ise bir zamanlar örnek aldığı fakat giderek ne kadar sıkıcı bir hayata sahip olduğuna uyandığı İngilizce öğretmeniyle yüzleşmek zorunda kalır. O, hayatı boyunca baştan savma yazılmış Jane Austen ödevlerini notlamak değil; dünyayı dolaşmak, müzelere, konserlere gidip ilginç insanlarla ahbaplık etmek ister. Film bu noktaya kadar argümanını o kadar iyi kuruyor ki kıza akıl vermek isteyen okul müdiresinin (Emma Thompson) karşısında Jenny “okula gitmek sıkıcı, mezun olmak sıkıcı, işe gitmek sıkıcı; bütün bir ülke sıkıcı” diye haykırırken, biz de onunla beraber haykırmak istiyor ve kızın etrafındaki o baskıcı, muhafazakâr dünyanın çatladığı hissine kapılıyoruz. Müdire “Oxford’da İngiliz edebiyatı okuduktan sonra öğretmenlik yapmak zorunda değilsin, mesela sosyal hizmetlere de girebilirsin” gibi tatmin edici olmayan, hatta korkunç bir argüman sunduğunda, biz de Jenny gibi bu dünyanın artık geride kaldığını ve bizi tatmin etmediğini anlıyoruz.
Tam bu çatlaklardan yeni bir ışık sızacağı, hatta belki bu dünyanın tamamen yıkılacağı hissine kapılmışken, Jenny, David’in evli olduğunu öğrenir ve bu ilişkiyi hemen sonlandırır. Jenny okulu bıraktığı için Oxford’un sınavlarına da giremez; artık hayatı mahvolmuştur. Böylece aile sınıf atlama derdinin, Jenny ise hayatı deneyimleme hevesinin ve saflığının kurbanı olmuştur. Kendi deyişiyle ‘hayat okulu’ndan mezun, parasını çeşitli dolandırıcılık ve hırsızlıklarla kirli işlerden kazandığından ‘kurum’un öteki tarafında konumlanan David, Jenny’ye ve muhafazakâr ailesine iyi bir ders vermiştir. Hem aile, hem de Jenny kurumların yokluğunda sudan çıkmış balık gibilerdir; Oxford’un veya kızlarını verecek zengin bir kocanın yokluğunda ne yapacaklarını bilemezler. Hem Lynn Barber’ın kulaklara küpe hikâyesinde hem de filmin bu noktasında ortaya çıkan umutsuzluk ve yolunu kaybetmişlik hali, sanki bütün bu olayın en can alıcı noktasıdır: Kurumları muhafaza etme olasılığı ortadan kalktığında, muhafazakârlığın aslında ne kadar da kırılgan bir şey olduğu gerçeğiyle baş başa kalırız.
SCHERFIG İSVEÇ’E!
Fakat Aşk Dersi, böyle bir hayal kırıklığıyla yüzleşen karakterlerine yukarıdan bakmaktan ziyade bir en iyi arkadaş misali onlara şefkat ve anlayışla yaklaşırken hikâye de iyice yumuşuyor. Jenny daha önce sıkıcı bulduğu İngilizce öğretmeninin aslında o kadar da sıkıcı olmadığına karar veriyor, sınavlara dışarıdan çalışmaya başlıyor ve Oxford’a giriyor. Filmin son karesinde artık bir ‘Oxfordlu’ olarak gördüğümüz Jenny, bütün lise hayallerini gerçekleştirdiğini üst sesten anlatırken film de müzikle beraber Jenny’nin romantizmine eşlik ediyor.
İşte böyle bir Oxford romantizmiyle biten film, sanki aldığı hayat dersini hemencecik unutuveriyor. Aşk Dersi, İngiliz muhafazakârlığını bir nevi ‘Oxford fetişi’ üzerinden eleştirir ve hümanizminden taviz vermezken sonunda bu fetişi birdenbire bir romantizme, bir nostaljiye dönüştürüyor. David’in evliliğinin ortaya çıkması Jenny ve ailesini sarsmaktan ziyade, sanki onları aptallaştırıyor ve film de aynı Jenny gibi sorgular gibi olduğu muhafazakârlığı yeniden üretiyor ve sanki onu teyit ediyor. Ayrıca bu ‘Oxfordlu edebiyat öğrencisi’ nostaljisinin, Jenny gibi hayatı deneyimlemek isteyen sanat veya edebiyat mezunlarının dünyanın her bir yerinde işsiz oldukları, hayata zar zor tutunabildikleri şu zamanlarda ne kadar gerçekçi olduğu da ayrı bir tartışma konusu.
İdeolojik bağlamda böyle bir kafa karışıklığı sergileyen film, duygusal olarak da hayatın Lynn Barber’a attığı tokatı iyice yumuşatarak en fazla bir fiske etkisi yaratıyor. Nick Hornby’nin hafif, belki de fazla iyi niyetli senaryosunda, hikâyenin travmatik potansiyele sahip bazı rahatsız edici öğeleri (örneğin David’in 16 yaşındaki Jenny’ye Mini Mouse diye hitap ederken aynı zamanda göğüslerini görmek istemesi ya da kızın bekaretini kaybedeceği sırada David’in Jenny’nin vücuduna kendi penisinden önce bir muz sokmak istemesi) en fazla cici birer an halini alıyorlar. Daha da ilginci, Yeni Başlayanlar için İtalyanca (Italiensk for begyndere, 2000) ve Wilbur Ölmek İstiyor (Wilbur Wants to Kill Himself, 2002) gibi filmlerle zavallı insanların durumlarından bir umut ve melankoli çıkarmasını bilen, katılsak da katılmasak da kendine has bir anlatım tonu geliştiren Lone Scherfig’in Hornby’nin senaryosunu iyice kotarmaktan başka çok da iz bırakamamış olması. Allahtan Danimarka ve İsveç yakın da, Scherfig’i, kurumlar ve kendilerini çevreleyen dünya tarafından hayal kırıklığına uğratılan karakterlerine karşı sonuna kadar hümanist bir tavır alırken toplumun ve bu dış dünyanın maalesef değişmediği ve bütün güçleriyle varoldukları gerçeğini de reddetmeyerek tam anlamıyla trajik bir şeyler yakalayabilen Lukas Moodysson’un yanına yollayabilir, yönetmenimiz için iyi ‘bir eğitim’ dileyebiliriz.