Altyazı
Ajanda
Makaleler
Söyleşiler
arsiv
Seminerler
Proje Ofisi

 


GÜNCEL





 

CENNETİMDEN BAKARKEN


SUSIE’NİN KEMİKLERİ

Peter Jackon’ın Alice Sebold’un romanından uyarladığı Cennetimden Bakarken, bir cinayet öyküsü anlatırken, aile dramı ve romantik hayalet hikâyesi arasında yalpalıyor ve odağını yitiriyor.

 

 MÜGE TURAN

 
Yüzüklerin efendisi Peter Jackson, hep uyarlamalarla geldi sinemaya. Fantastik ve şaşaalı bir destan yazdı sinema belleğine; veyahut ikonlaşmış bir sinema şaheserine ikinci dikişi attı. Bir metni alıp ona sinema ağırlığında bir ayar çekti. Dolayısıyla adaptasyon işinde ölçüyü iyi bildiğini varsayabiliriz. Yine aynı işi yapıyor, Alice Sebold’un 2002 yılında yayımlanan çok satan romanını filme aktarıyor. Ama bu kez ölçümde bir şaşma var...
Her daim fantastik dünyaya kapı açan yönetmen için bu roman biçilmiş bir kaftan aslında. Burada da fiziksel dünyayla ruhsal alem arasında bir doğru çizilmiş, bu çizginin amacı bir cinayeti çözmek, hakkın yerini bulmasını sağlamak. Jackson’ın akordu bu kez ‘aile trajedisi’ makamında... Cennetimden Bakarken’in (The Lovely Bones) hemen girişinde “6 Aralık 1973 günü öldürüldüğümde 14 yaşındaydım,” diyor hikâyenin anlatıcısı, ilk öpücüğünü bile veremeden can feneri sönmüş Pensilvanyalı kurban, Susie Salmon. Filmin merkezine yerleşiyor bu cümle, er ya da geç görmek istemediğimiz bir şeye tanık olacağımızı duyuruyor.
Romanda dile bile getirilemeyecek kadar acı bir trajedi, Susie’nin öldükten sonra girdiği cennetten kendi ağzıyla anlatılıyor; aile, hafıza ve saplantılı insan tabiatı üzerine sıcak ve şiirsel bir öykü. Jackson’ın elinde ise bu roman daha çok “suç ve ceza” mekaniğine oturmuş, fazlasıyla içli mağdur edebiyatı yapan doğaüstü öğelerle süslü bir cinayet filmi.
Bu film, yönetmenin ergenlik filmi Cennet Yaratıkları’na (Heavenly Creatures, 1994) yakın duruyor. Cennet Yaratıkları, 13 yaşında iki Yeni Zelandalı kızın yakın arkadaşlıklarını, içinde cinayeti dahî barındırdıkları fantastik dünyalarını anlatıyordu. O hikâye işliyordu, çünkü anlatımda ciddi ve hürmetkâr bir ağırlık yerine eğlenceli ve küstah bir hissiyat vardı. Hem şen şatır, hem rahatsız edici ve zehirli, üstelik 35 dakika da daha kısa. Cennetimden Bakarken daha ürkünç ve gerilimli, özellikle de ana karakterin kaçınılmaz cinayetine sürükleyen olayların izlediği ilk bölüm, o âna varana kadar endişe içinde bekletiyor. Susie öldükten sonra film yavaş yavaş ivmesini de, merkezini de kaybediyor. Hele Susie’nin ablası da müstakbel kurbanlardan biri olarak işaretlendiğinde film içini iyice boşaltıyor. Eğer bu da Cennetimden Bakarken’in koyu kıvamda stilize edilmiş anarşisiyle sunulsaydı nasıl bir dram olurdu, kimbilir...
 
İNTİKAM GÜDÜSÜ
Cennetimden Bakarken baştan sona her suç davasında olduğu gibi katili ve onun nasıl yakalanacağını izliyor. Cinayetin çözülmesi için gereken intikam güdüsü cennetlik Susie’nin bile yakasını bırakmıyor, katilinin hak ettiği cezayı görmesi için kinle besleniyor. Kefaret’te (Atonement, 2007) iz bırakan Saoirse Ronan’ın oyunculuğu burada da muhteşem, hikâyeyi bir arada tutan yapıştırıcı gibi: Delici mavi gözleri, kalpten gelen ızdırabı ve 70’lerin nostaljik sularına batırılmış karakteriyle Jackson’ın iki mekânına da hayat veriyor. Jackson’ın fantastik sinematografisinin anlam bulacağı en bariz yer cennet: Bu düşsel mekâna değişen mevsimlerden kesitler, gökkuşağı renkleriyle boyanmış manzaralar ve anlık, rüya sekansları gibi geçişler yerleştirmiş. Bu öte dünya yan kapıdaki sosyal gerçekliğe ayak uydurmak istercesine çiçek çocuklara göz kırpıyor. Filmin fiziksel gerçekliği de küçük bir Amerikan kasabası, sanki aslına göre biraz daha ideal kurgulanmış: Susie bu kasabayı gerçek haliyle görmüyor da hayalinde öyle yaratıyor sanki. Kusursuz bir aile ve okul, her karesinde yaşama sevinci fışkıran bir hayat şeridi, belli ki yitirmiş bir kızın kafasındaki zamansız bir fantezi bu.
Filmdeki ‘olmamışlık’, kinle melodramın bir türlü hakkıyla karışamadığı cinayet öyküsünden kaynaklanıyor. Kitaptaki birinci tekil anlatım sıcak ve güvenilir bir duygu katabilirken burada kurbanın tatlı, şiirsel bir öykü anlatıcısı olması akıl karıştırıyor. Ne dram tam olarak oturması gereken yere yerleşiyor, ne de Cennetimden Bakarken bir cinayet filminden bekleyeceğiniz gerilime tam olarak sahip çıkıyor. Sonunda anlamıyoruz; başımıza gelen kötülükler Allah’ın işi ve o yüzden cinayet kurbanları daha mı mutlular?
Susie’nin pisi pisine baştan çıkarılarak tavşan deliğine girer gibi girdiği oda, makyajla neredeyse tanınmaz hale gelen Stanley Tucci’nin oynadığı komşu katil tarafından büyük bir gayret ve hamaratlıkla inşa ediliyor. Adamın neden öldürdüğüne dair en ufak bir ipucu yok, zaten bunun bir önemi de yok. Tüm bunlar Amerikan suç tarihiyle popüler kültürün yıllardır defalarca birlikte çalıştığı konular. Bu filmin baştan vaat ettiği, bugün yüzlerce suç dizisi/filmi gibi yarım kalmış bir davayı çözmek olmamalıydı. Suçlu yakalanıp, hakikat su yüzüne çıkınca aile kendine geldi, yaşamla uzlaşma sağlandı, Susie sıkışıp kaldığı cennetle dünya arası bölgeden cennete, diğer kurban kardeşleriyle birlikte gitti. (Cocteau Twins’in Alice parçası eşliğinde, büyük bir keşif gerçekten!) Onca keder ve yara, intikam alındığı anda iyileşti...
Fantastik dünyanın fonksiyonu burada muğlak. Filmin Yüzüklerin Efendisi’nden (Lord of the Rings) farkı, iki paralel dünyanın aynı anda var olması. Peki bu ne işe yarıyor? Acının atlatılıp normale dönülmesi için mi gerekli? Esrarın çözülmesi için Susie’nin iletişimi şart mıydı (babasına gönderdiği sinyaller, mesajlar) yoksa Susie’yi film boyunca “canlı” tutmak için miydi öte alem? Yani, bu birbirine geçişli iki dünyada fantastik olan kısım, anlatıma tam olarak mıhlanmamış. Her ne kadar Ronan ve Tucci’nin oyunculukları, yaşamın da ölümün de yerine geçen insanlığı vurgulasalar da, yetmiyor. Aynı telden çalmasalar da Hayalet (Ghost, 1990) filmini anmadan geçmeyelim: Ruhun cennet öncesi günahlârını cezalandırma ihtiyacı, ancak görevini tamamladıktan sonra iki dünyanın da rahata ermesi ve bir de ana karakterin, ruhun hak ettiği ödül olan öpüşmeyi aldığı sahne...
Cennetimden Bakarken’de muhtelif janrlar bir arada kendilerini göstermek için çarpışıyor: Esrarlı bir cinayet öyküsü, aile dramı, romantik hayalet hikâyesi, fantastik sinema... Fazlasıyla kriter ve hassasiyet bir arada, referanslar yerine gitmeden siliniyor. Peter Jackson bu sefer ölçüyü tutturamıyor; dram hedefi vuramıyor, seyirlik olan duygusal dünyayı şekillendirmiyor. Sonuçta biz de sevimli Susie’yi kaybediyoruz, elimizde kemikleri kalıyor.

 

 

 

Anasayfa | Hakkımızda | İletişim | Abonelik | Eski Sayılar | Dergiyi Nasıl Edinebilirim | Özel Gösterimler
© 2009 - 2012 Altyazı Aylık Sinema Dergisi
Altyazı.net’in içeriği, tamamen ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.