EREN ODABAŞI
BEN VE SEN VE DİĞERLERİ
“Senden nefret ediyorum.”
“Daha yüksek sesle. ‘Sen-den nef-ret e-di-yo-rum.’”
“Senden nefret ediyorum.”
Herkes Gibi’nin açılışında küçük bir çocuk, filmin başkarakteri Gitti’ye ondan nefret ettiğini söylüyor defalarca. Gitti’nin istediği tam da bu zaten; nefretin dile gelmesi. Gülüşmeler arasında, parlak bir yaz günü havuz başında vuku bulan bu küçük gerginlik, tüm filme hakim olacak tonu haberleyen bir ipucu aslında. Herkes Gibi sürekli espri yapan karakterler arasında, cennetten farksız bir tatil beldesinde, keyifli bir tatil sırasında geçiyor; ilk bakışta film boyunca takip ettiğimiz Gitti ve Chris arasında bir sorun olduğunu sezmek imkânsız. İkisinin de harika meslekleri var, maddi sorunları yok, görünüşte son derece uyumlular, birlikte harika vakit geçiriyor gibiler. Çok geçmeden bu idealize edilmiş atmosferin kimi derin problemleri gizleyen bir kılıf olduğu anlaşılıyor; Gitti ve Chris aslında birbirlerinden nefret ediyorlar, kendilerinden nefret ediyorlar, hatta benzeyemedikleri başkalarından da nefret ediyorlar. Herkes Gibi sırf iki karakter üzerinden kurduğu bu sevgisizlik ağının genişliği ve yanıltıcı ışıltısı sayesinde bile etkileyici bir film, ancak Maren Ade’nin filmini benzersiz kılan çok daha önemli noktalar var.
KENDİNE BENZEMEK
Öncelikle Herkes Gibi’nin çok acımasız bir film olduğunu belirtmek gerek, Maren Ade karakterlerini yüzleşmek istemediklerini keşfetmeye zorlarken izleyiciyi sarsmaktan da çekinmiyor. Gitti ve Chris için gömüldükleri sevgisizlik bir ayrılık gerekçesi ya da trajedi değil, ilişkilerini ve kişiliklerini şekillendiren kaçınılmaz bir kavram sadece. Karakterler en mutlu anlarının hemen ardından can yakıcı tartışmalarla boğuşuyorlar, her tartışmanın sonunda eskisinden daha arzulu biçimde sevişiyorlar. Birbirlerine hoşlanmadıkları yönlerinden bahsettiklerinde ya da bazen birbirlerinden nefret ettiklerini itiraf ettiklerinde, bu durumu ilişkilerinin varlığını engelleyemedikleri bir parçası olarak benimsiyorlar. Herkes Gibi’de anlatılan aşk olabildiğince gerçek, dolaysız, huzursuz edici bir aşk; çünkü ister istemez fark ediyoruz ki kimi zamanlarda birbirine katlanamayan, aslında birbirini tanımayan, birbirlerine düşündüklerini değil de duymak istediklerini söyleyen insanlar arasında yaşanan bir aşk bu.
Maren Ade, Herkes Gibi’de en neşeli anlarda bile varlığı sezilen bu karanlığı anlamlandırırken öncelikle Chris ve Gitti’yi yakından tanımamızı sağlıyor. Chris Gitti’ye “maskülen olup olmadığını” sorduğunda Chris’in olmak istediği ya da olması gerektiğini düşündüğü kişiden uzaklaştığını, kendine yönelik derin bir memnuniyetsizlikle boğuştuğunu, Gitti’ye tanıttığı kimliğinin aslında onu tam olarak yansıtmadığını öğreniyoruz. Daha sonra bir arkadaşını yemeğe çağırıp çağırmamaya bir türlü karar veremediğinde ya da işiyle ilgili bir başarısızlığını Gitti’den sakladığında da Chris’in zihnini meşgul eden çelişkileri olabildiğince çıplak biçimde görebiliyoruz. Her koşulda gülümsemeyi sürdüren Gitti de ruhunu kemiren ikilemlerle mücadele ediyor; bir yanda kendisi olmak isteyen, diğerlerine benzemekten korkan bir kadın var, diğer yanda ise Chris’in istediği kadın olabilmeyi uman bir Gitti. Gitti filmin başında Chris’in yeğenine açıksözlü olmayı öğretiyor, ziyaret ettikleri arkadaşlarına ne kadar baskıcı olduklarını açıkça söylüyor, Chris’e neden değişmek istemediğini, zaten kendi haliyle ‘normal’ olduğunu açıklıyor. Aynı karakter başka bir sahnede “keşke senin için bambaşka biri olabilsem,” diyor Chris’e ya da en büyük üzüntüsünün farklı biri gibi davranarak farklı Chrisleri tanıyamamak olduğunu anlatıyor. Maren Ade hiçbir şekilde karakterlerinin parçalanmışlığını yargılamıyor, onların güvenilmezliğini ya da değişkenliğini eleştirmiyor. Ade için Chris ve Gitti korkusuzca çizilmiş iki figür sadece; herkesin kabul etmek istese de istemese de bağ kurabileceği iki insan. Ade’nin film insanları, film kahramanlarına dönüşmüyorlar belki, onları sevmek için net bir gerekçe sunmuyor film izleyicisine. Ne Chris ne de Gitti iki saatin sonunda ruhlarındaki kırılmalardan kurtulup kendilerini ya da birbirlerini tanıyabiliyor; Herkes Gibi bir gelişim veya değişim öyküsü olarak değil, sadece müdahalesiz bir tanıklık olarak ilerliyor.
DİĞERLERİNE BENZEMEK
Nefes alan iki karakter yaratıp onların zayıflıkları üzerinden insanı incelemek Herkes Gibi’yi bir başyapıt yapmaya yeter, ancak Ade filme katılan iki yan karakter sayesinde daha da derinlere iniyor. Chris’in iş arkadaşı Hans ve eşi Sana’nın öyküye dahil olmasıyla Chris ve Gitti’nin bölünmüşlükleri de anlamlandırılıyor; zira Hans ve Sana, ana karakterlerimizin zihinlerinde idealize ettikleri kadın ve erkek figürlerinin somutlaşmış halleri adeta. Hans baskın tavırları, eşine hitap ediş şekli, karşısındakine hemen hissettirdiği ezici özgüveni ve neredeyse sinir bozucu mizah duygusuyla Chris’in eksikliğini hissettiği maskülenliğin sembolü gibi. Sana ise rüyalarında bile eşini gören, ona her zaman güven duyan, hamileliğinden keyif alan ideal ve ‘normal’ bir kadın. Filmin orijinal ismi Alle Anderen, Almancada ‘Diğer Herkes’ anlamına geliyor ve Türkçe çevirinin ele verdiği benzeşme ihtiyacını açıklamıyor; Hans ve Sana’yı filmin isminin işaret ettiği ‘diğer herkesin’ temsilcileri olarak görmek mümkün. Bu noktada Maren Ade’nin Hans ve Sana’yı betimlerken ölçülü davrandığını, tek boyutlu karikatürler yaratmaktan kaçındığını da belirtmek gerek.
Gitti ve Chris kendilerini normalliklerine ikna edip diğer herkese benzemek istemediklerine inanmaya çalışıyorlar. Filmin sonlarına doğru Gitti Chris’e sarılıp “Bir Sana mı istiyorsun? Aslında ben çok daha normalim.” diyor, Chris sık sık aslında Hans’tan daha iyi bir mimar olduğunu belli etmek istercesine projelerinin ne kadar pahalı ve karmaşık olduğundan bahsediyor, hatta ailesinden kalan lüks evle Hans’a üstünlük sağlamaya çalışıyor. Fakat Herkes Gibi’nin en acımasız yönü de bu noktada ortaya çıkıyor; çünkü her ne kadar bu durumu kabullenemeseler de hem Gitti hem de Chris diğerleri gibi olabilmek için çırpınıyor. Chris bir villa restorasyonuyla ilgili Hans’a danışmadan karar veremiyor, Hans ve Sana’yı onların davetini yanıtlayabilmek, bir nevi onların yaptığını yapabilmek için evine çağırıyor. Gitti ise yalnız kaldığı ilk gün alışverişe çıkıp Chris’in ailesine hediye alıyor, burjuva gibi hissettirdiği için sevmediğini söylediği bir elbise giyip makyaj yaptırıyor. Yani ideal bir eş olabilmek, Chris’i ve konuklarını memnun edebilmek için çaba gösteriyor. Bu çabanın en çarpıcı yanı nafileliği, oldukça gergin geçen bir akşam yemeğinin sonunda Chris ve Gitti birer Hans ve Sana olamıyorlar; ilişkilerinde ileriye doğru bir adım atmıyorlar. Yine de böylesi bir çıkışsızlığın Ade’nin kurduğu döngüyü çok iyi tamamladığı söylenebilir, ne de olsa söz konusu parçalanmışlık filmin çıkış noktasındaki sevgisizliği ve iletişimsizliği tetikliyor. Hans ve Sana’nın ardından, önce kavga edip sonra sevişen çiftimizin öykünün peliküle sığmayan bölümlerinde de birbirlerine “seni kaybetmekten korkuyorum” diyeceklerini, içten içe birbirlerini kaybetmeyi dileyeceklerini, kendilerinden şüphe edeceklerini, benzemek istedikleri başkaları olacağını ve o idealize edilmiş figürlere benzeyememenin onlara hem acı hem de tatmin vereceğini ima eden bir finalle noktalanıyor Herkes Gibi.
Neredeyse tamamı dört karakter arasında geçen, çarpıcılığından çok doğallığıyla etkileyen diyaloglarla ilerleyen ve hikâyesinde büyük kırılma noktalarına yer vermekten kaçınan Herkes Gibi, bu sadeliğin ardına olabildiğince düşündürücü, kapsamlı ve karanlık bir metin gizliyor. Belki filmde çok sarsıcı bir ayrılık sahnesi yok ama Ade, Chris ve Gitti’nin gündelik sohbetlerinden öylesine anlamlı anlar yakalıyor ki küçük detayların etkisi sıradanlığı kırabilecek gelişmelerden çok daha fazla oluyor. Çiftimiz bir dağa tırmanırken kısa bir mola veriyor ve Gitti hemen küçük ama sevimli bir piknik sofrası hazırlıyor. Gitti neşeyle açtığı şampanyadan bir kadehi Chris’e uzatırken Gitti’yi nefes kesici bir doğallık ve zenginlikle canlandıran Birgit Minichmayr’ın gözlerinde Chris’e yönelik derin bir sevgi görüyorsunuz, Chris’in o kadehi alıp sevgilisine eşlik etmesini gerçekten diliyorsunuz. Bir sonraki sahnede Chris’in hızına yetişemeyen Gitti hırsla söylenip Chris’e öfkeyle baktığında ise hissettiği neredeyse zıt duyguları, aynı şekilde anlamlandırabiliyorsunuz. Herkes Gibi’yi mükemmel bir film yapan şey, sadeliğin içinde varolabilen bu kontrollü karmaşa sanırım.