Altyazı
Ajanda
Makaleler
Söyleşiler
arsiv
Seminerler
Proje Ofisi
GÜNCEL






 

KEVIN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ


ANNELİK HAKKINDA KONUŞMALIYIZ!

Lynne Ramsay üçüncü uzun metrajı Kevin Hakkında Konuşmalıyız’da, hayatı altüst olmuş bir kadının zihninde ve anılarında gezinerek büyük bir trajedinin izlerini sürüyor, “annelik” kavramının toplumsal olarak nasıl biçimlendirildiğini inceliyor.

AYÇA ÇİFTÇİ

Lynne Ramsay’nin dokuz yıllık bir aradan sonra çektiği ilk film olan Lionel Shriver uyarlaması Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need To Talk About Kevin, 2011), Kevin hakkında değil, Eva hakkında bir film; büyük bir okul katliamının sorumlusu olan Kevin’ın annesi Eva hakkında. Hatta genel olarak anne olmak hakkında. Kevin’ın gerçekleştirdiği katliam, filmin hikâyesini sıradan bir annelik deneyiminin çok uzağına taşıyor gibi görünse de, aslında hiç öyle değil. Film Eva’nın bu travmatik deneyimiyle, anneliğe dair en genel soruların ve her anne için geçerli olan sorunların gündeme geldiği bir düzlemde ilgileniyor. Ya da bu uç örnek, en sıradan annelik deneyimlerinin içerdiği gerilim ve ikilemleri daha net görebilmemizi sağlıyor.
Filmin tamamı Eva’nın bugünüyle geçmişi arasındaki gidiş gelişlerle kuruluyor. Geçmişe dönüşler uzun hatıralar olarak değil, bugünü her an bölen uzunlu kısalı, görsel işitsel ani geçişlerin süreklileştiği bir yapıda kuruluyor. Bu haliyle geçmiş, basitçe hatırlanan bir başka zaman düzlemi değil, bugünü bölen, imkânsız kılan, yok eden bir baskınlıkta, Eva’nın asıl varoluş zamanına dönüşüyor. Bugün ve geçmiş arasındaki geçişleri ayırt etmek, takip etmek çok kolay, çünkü olay gününün öncesi ve sonrası Eva’nın hayatındaki her şey değişmiş durumda; saçı, giyimi, evi, işi; her şey. Değişmeyen tek şeyse kırmızının sürekliliği. Kevin’ın işlediği cinayetlerin kanı hem Eva’nın bugündeki algısına hem de geçmişe bakışına sıçrıyor ve bütün filmi kan kırmızısına boyuyor. Bu anlamda sadece geçmiş değil, bugün de Eva’nın öznel bakışından kuruluyor; filmin tamamı nereye baksa kan gören Eva’nın zihninin içinde geçiyor aslında. Geçmişi hatırlarken kırmızı reçelin Kevin’ın sandviç ekmeğinden taştığı ânı, Kevin’ın boya tabancasını ezdiğinde sıçrayan kırmızı boyayı, olacakların habercisi olarak seçip yeniden kuruyor belleği. Günümüzdeyse evinin duvarlarından yüzüne, her yerine bulaşmış kanı temizlemek için uğraşıp duruyor Eva. Film gerçek vahşeti, kanı, ölü bedenleri göstermezken neredeyse her kareyi kırmızıya boyayarak vahşetin kendisiyle değil, Eva’nın onu deneyimleme biçimiyle, kanın kendisiyle değil o kanın Eva’nın geçmişinde ve bugününde nerelerde nasıl dışa vurulduğuyla ilgileniyor. Filmin başlangıcında Eva’yı domates festivalinde büyük bir kalabalığın ortasında görüyoruz. Tıklım tıklım yarı çıplak bedenlerle kaplı kadrajın tamamı kıpkırmızı. Kitlesel bir doğum, ya da kitlesel bir ölüm ânını çağrıştıran bu anı parçası, Eva’nın hamileliğinden bile önceki bir zamana ait. Ses tasarımının yarattığı kaotik, tekinsiz atmosferle birlikte ta Kevin’ın doğumuna varacak olan sevgililik günlerine kadar bulaşıyor kan.
Eva’nın, kocası Franklin’le ilişkisinin ilk dönemlerinden hamileliğine, sonra da Kevin’ın cinayetleri işlediği güne kadar uzanan uzun bir zaman dilimine dair bu anılar, Eva’nın onları hatırlama biçimiyle sunuluyor. Suçluluk duygusuyla damgalı öznel anı seçkisinde Eva ortadaki ağır suçun asıl failini ararken, suç Kevin’la kendisi arasında salınıp duruyor. Suç ne kadar ağırsa, geçmişteki sorunların bugünün zihnindeki yansıması da o derece ağırlaşıyor; işlenen cinayet nasıl “canavarca” ise, hatırlanan anlardaki yüzlerde, gözlerde bu canavarlığın ilk izleri görülmeye başlanıyor. Eva’nın hatırladığı Kevin, en küçük yaşlardan itibaren, ortalama bir “zor çocuk” algısını zorlayacak, neredeyse içinde doğuştan gelen bir şeytanîlik olduğunu düşündürecek bir çocuk. Yaşını aşan bir zekâyla bile isteye kötülük yapması, küçük yüzüyle açıkça kötücül bakışları arasındaki uyumsuzluk, son derece tekinsiz bir Kevin portesi çiziyor. Bu haliyle Eva’nın belleğindeki Kevin, bütün suçu kendi başına üstleniyor; Eva’nın ne yaparsa yapsın müdahale edemeyeceği, değiştiremeyeceği, engel olamayacağı, bir tür “doğuştan katil”.
Ancak belleğin hemen öte yanında Eva “kötü anne” olarak beliriyor. Daha hamileyken onu diğer hamile kadınların yanında huzursuz bir şekilde otururken, onlar gibi hissedemezken görüyoruz. Doğum ânının hatırasında bu huzursuzluk çarpık görüntülü bir aynaya yansıyor ve doğumun tamamı sadece bu çarpık görüntünün içinden hayal meyal bir travma olarak hatırlanıyor. Daha sonrasındaysa, mesela Kevin küçükken eline vurduğunu, başka bir sefer ona “Sen doğmadan önce anne çok mutluydu biliyor musun?” dediğini hatırlıyor Eva. Belleğin bu parçalarında suç Kevin’dan onu yetiştirmede başarısız olan bir anne imgesiyle Eva’ya doğru kayıyor. Hikâyenin bugününde Eva’nın yaşadıkları üzerinden, bu suçluluk duygusunun sadece Eva’nın “çarpık algı”sından kaynaklanmadığını, toplumun da çocuğu annenin doğrudan yansıması olarak algıladığını görüyoruz. Kevin’ın öldürdüğü çocukların aileleri Eva’yla her karşılaşmalarında ona işkence ediyorlar. Bu anlamda çocuğun kişiliğinin doğrudan annenin sorumluluğunda görüldüğü bir annelik kurgusunun izini, Kevin yerine Eva’nın cezalandırılışında görüyoruz. Bu anlamda Eva sadece suçu üstlenmiyor, üstlenmesi için baskı da görüyor. Kevin’ın bebeklik dönemine dair bir anısında, Eva sokakta yürüyor ve bebek arabasındaki Kevin hiç durmadan ağlıyor. Bu sırada yoldan geçen diğer kadınların, çocuğu ağladığı için, onu susturamadığı için Eva’ya yargılayan gözlerle baktığını ve Eva’nın utandığını görüyoruz. Bebeği ağladığı için anneyi yargılamakla, Kevin’ın cinayetlerinden Eva’yı sorumlu tutmak bu anlamda aynı şeyi; “anne” üzerindeki “annelik” baskısını gösteriyor.
Asıl suçun Kevin’da mı yoksa annesinde mi olduğu sorusunun cevabını arayıp duran bellek soruşturması, nihai olarak anlamsızlaşıyor. Çünkü pek çok sahnede film diliyle çok net ifade edildiği gibi Eva kendisiyle Kevin’ı ayırt edemiyor zaten. Eva’nın yüzü lavabodaki suya dalıyor, Kevin’ın yüzüne dönüşüyor; mutfakta Eva yere eğiliyor, kurguda doğrulan Kevin oluyor. Bu anlamda suçun tamamını Kevin’a yükleyen anılar da aslında işlevini yerine getiremiyor, çünkü bir anne olarak Eva kendisiyle oğlu arasındaki sınırı bulmakta zorlanıyor. Oğlunun kişiliğinin ne kadarının doğuştan gelenlerle, ne kadarının annesinin etkisiyle kurulduğunu çözemiyor. Ya da kötücüllüğü doğuştan geliyorsa bile, daha anne rahmindeyken annesinin ona dair hissettiği huzursuzluk yüzünden olabilir mi?
 
İÇİMDEKİ CANAVAR
İşte bütün bu sorularla Eva’nın hikâyesi, günümüz dünyasında anne olmaya dair en büyük ikilemleri yansıtıyor. Sevgiliye, anneye, arkadaşa karşı bir gün sevgi, bir gün sevgisizlik, hatta nefret duymanın “normal” sayıldığı, anneliğinse “koşulsuz sevgi” kavramıyla çelişkisizliğe zorlandığı, böylece olağan çelişkilerinin bastırıldığı bir kültürel algıda anne olmak demek, kaçınılmaz olarak suçlu hissetmek demek. Böyle bir annelik algısının baskısıyla bir an bile çocuk yapma seçiminden pişman olmanın, kısa bir an bile olsa çocuğuna karşı sevgisiz hissetmenin ağır bir suçluluk duygusuyla geri dönmesi kaçınılmaz. Üzerine bir de anneliğin değişen zamanlarda, değişen mekânlarda kültürel olarak farlı kurulma ve kurumsallaştırılma biçimleri olduğunu görmezden gelip, annelik sevgisini insan doğasına dair en temel içgüdülerden biri olarak kuran söylem eklenince, çocuğa karşı duyulan sevgisizliğin, uzaklığın, bıkkınlığın hızla “insanın doğasına aykırılık” üzerinden bir tür caniliğe bile dönüşmesi çok kolay. Barbara Almond, kendi klinik deneyimlerinden de faydalanarak annelik ikilemini (maternal ambivalence), yani her annenin çocuğuna karşı hissettiği sevgi/nefret çelişkisini incelediği çalışmasında, çocuğunun bir “canavar” olacağı anksiyetesini taşıyan anne örneklerinden yola çıkıyor. Bu anksiyeteyi aslında annelerin talepkâr, doyumsuz, dizginsiz bir çocukla nasıl baş edeceğine dair “realist” kaygılarının ortaya çıkma biçimi olarak görüyor ve canavar imgesini, aşırı istekleri olan, yetişkinlerden (bu anlamıyla insanlardan) farklı şekilde düşünen ve hareket eden, kontrol edilemez bir çocuk imgesinin uçlaştırılmış bir temsili olarak okuyor. Almond bu korkuyu “Ya çocuğumu sevemezsem?”, “Ya çocuğum beni sevmezse?”, “Ya bu sevgisizlik bir canavar yaratırsa?” sorularının uzantısı olarak yorumluyor. Yaşadığı annelik ikilemiyle toplumun anneliğin doğası olarak sunduğu ikilemsiz duygu biçimi arasındaki çelişki yüzünden kendini “canavar” olarak gören annenin, kendi içindeki “canavar”ı çocuğuna yansıttığı mekanizmaya odaklanıyor: “Ben kötülükle, nefretle doluyum ve bu yüzden çocuğum da nefretle dolu bir canavar olacak”, “Onu sevmeyi beceremeyeceğim ve o beni, bu da onu bir canavara dönüştürecek.”
Barbara Almond’ın edebiyatta Mary Shelley’nin ‘Frankenstein’ından sinemadaki Yaratık (Alien) serisine kadar farklı yapıtları bu bağlamda okuduğu çalışması, Kevin Hakkında Konuşmalıyız’a doğru da uzanabilir. Almond’ın incelediği annelik ikilemi, Eva’nın anılarını da ikiye bölüyor. Bir yandan Kevin’ı bir “canavar” olarak yeniden kuran belleğin onu hatırlama biçimi halen ona duyulan nefreti de yansıtıyor. Diğer yandansa bu nefret, kötücüllüğü üstlenen “kötü anne” anılarıyla kendine yöneliyor ve Kevin’ı kendi kötücüllüğünün bir uzantısı olarak görüyor; onun yüzüyle kendi yüzünü ayıramayacak kadar üstleniyor Kevin’ın suçunu. “Ya çocuğum canavar olursa” endişesinden değil, ama “çocuğum bir canavara dönüştü” noktasından kurulan bir öykü bu. Bu anlamda çocuğun canavar olması fantezisinin geleceğe doğru değil, geçmişe doğru kurulduğu, bütün anılara bakışı belirlediği bir öykü. Bu bağlamda Kevin Hakkında Konuşmalıyız, her şeyden çok annelik üzerine bir film. Ya çocuğumu sevemezsem, ya çocuğum büyüyünce nefret ettiğim insanlara benzerse, ya içimdeki sevgisizliği sezip benden nefret ederse kaygılarının “koşulsuz sevgi” nosyonuyla bastırıldığı bir toplumda anne olmak üzerine. Bütün bu kaygıların kötücül bir fantezi değil de gerçek olduğu bir hikâye üzerinden, “annelik”in annelere ne yaptığına bakan bir film.
 
 
 
 
Anasayfa | Hakkımızda | İletişim | Abonelik | Eski Sayılar | Dergiyi Nasıl Edinebilirim | Özel Gösterimler
© 2009 - 2012 Altyazı Aylık Sinema Dergisi
Altyazı.net’in içeriği, tamamen ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.