Altyazı
Ajanda
Makaleler
Söyleşiler
arsiv
Seminerler
Proje Ofisi

 


GÜNCEL








 

MELANKOLİ


LARS VON TRIER’DEN DÜNYANIN SONU

Hitler ve Nazizim üzerine açıklamalarıyla Cannes’da istenmeyen adam ilan edilen Lars von Trier, depresyon sonrası ikinci filminde depresyon ve melankoli kavramlarını bir felaket filmi çerçevesinde işliyor. Yönetmen, alışıldık provokatif tavrını ve cinsiyetçi bakışını, Melankoli’de de koruyor.

 

MURAT TIRPAN

 

Not: Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Lars von Trier’in son filmi Melankoli’nin başındaki sekiz dakikalık rüya atmosferinde Wagner’in ‘Tristan ve Isolde Prelüdü’nün1 baskın müziği eşliğindeki tablovari görüntüler içinde, bir dizi imgeyle karşılaşırız. Yönetmenin bir önceki filminin rüya sahnelerindeki estetiği andıran, Bill Viola’nın çarpıcı video art işlerine benzeyen bu etkileyici, gerçeküstü tablolar birazdan izleyeceğimiz hikâyenin de bir nevi özetidir aslında. Son derece ifadesiz bir Kirsten Dunst’ın çevresine gökten düşen ölü kuşlar, bir şeylerin yolunda gitmediğini ve bu donuk yüzlü kadının her şeyin merkezinde yer aldığını anlatırken, bataklığa dönmüş bir golf sahasında kucağında bir çocukla yürümeye çalışan Charlotte Gainsbourg, umudun sembolü olur. Bu uzun sekansta Dunst’ın karakteri Justine, kaçınılmaz sona doğru ağaç köklerinin engellerine rağmen ilerler, Gainsbourg’un Claire’i ise kaçmaya çalışırken çamurda sıkışıp kalmış, hareketsiz halde görünür. Güçlü bir atın yere yıkılması aynı zamanda erkekliğin de (ki zaten bu sahnelerde çocuk hariç bir erkek yoktur) tahtından inişini gösterir ve film ilerleyip rasyonalitenin temsili olan erkek, atların arasında intihar ettiğinde bu durum tescillenir. Arada 2001’vari planlarda bir gezegenin Antares’in ardından dünyaya yaklaşmakta olduğunu görürüz. Bruegel’in insanın içini soğutan tekinsiz ‘Karda Avcılar’ı tutuşup yanmaya başlar. Daha sonra Justine’i, Claire’i ve çocuğu Alain Resnais’nin Geçen Yıl Marienbad’da’sından (L’année dernière à Marienbad, 1961) alınmışa benzer bir sahnede2, malikânenin önünde yürürken görürüz. Hepsinin iki gölgesi vardır bu planlarda, arkalarındaki ayın ve melankolinin gölgesi. Sonunda Melankoli dünyaya çarpar ve herkesi yok eder. Bütün bu epik bakış açısı dünyaya Tanrı’dan muaf bakan Justine’in (bkz. Deccal) perspektifidir, onun için “hayat sadece dünya üzerinde vardır ve çok da uzun sürmeyecek”tir. Böylece von Trier’in filmi, Terrence Malick’in aynı dönemde vitrine çıkan ve benzer meselelerle meşgul olan Hayat Ağacı’nın (Tree of Life) tam karşısına konumlanır. Hayat Ağacı mistik de olsa bir çözüm önerisi sunarken, Melankoli dünyanın sonuna dair epik bir kutlamadır.3
 
BOĞULMA DUYGUSU
Film neresi olduğu belirtilmeyen bir ülkede, kardeşi Claire ve zengin kocası John’un malikânelerinde onun için özenle organize ettikleri düğüne geç kalan Justine ve kocasının, limuzinle zorlukla ilerlemeleriyle başlar. Süper-ağır çekimler ve tablo benzeri karelerden oluşan prologun ardından Dogma 95 günlerindekine benzer sallanan kamera hareketleri şaşırtır bizi. Dogma günlerini hatırlatan başka bir şey daha vardır, gösterişli malikâneye sonunda vardıklarında masanın çevresinde yemeğe oturan ve aslında birbirinden hoşlanmayan ziyaretçi kalabalığı, aklımıza Dogma hareketinin sinema dünyasına en önemli armağanı olan Thomas Vinterberg filmi Şölen’i(Festen, 1998) getirir. Şölen’de olduğu gibi ana tema, yine aile kurumudur ve bu toplantıda herkes eteğindeki taşları döker.4 Sonrasında melankoli giderek krallığını ilan eder, Kirsten Dunst’ın başarıyla canlandırdığı depresif Justine tuhaf davranmaya, partiden ve insanlardan kaçmaya başlar. Günümüz toplumu Dörthe Binkert’in ‘Melankoli Kadındır’ kitabındaki sözleriyle kendisini aktif, formda, neşeli ve genç olmaya öylesine adamıştır ki, artık katlanılır olmaktan çıkmıştır. “Bir nefes alma molasına bile yer kalmayan bu dünyada zaman zaman boğulma duygusuna kapılıyorum. Dinamizmin yegâne onaylanır devinim olduğu bir yerde, zaman zaman gevşemekten başka bir isteğim kalmıyor. Ve reklam dünyası bir Coca Cola sayesinde köpürüp taşan yaşama sevincini karşıma çıkarsa bile bazen gözyaşlarına boğulduğum oluyor.” Aslında Justine ailesi, arkadaşları (gerçekten var mıydı hiç?) ve işvereninin de içinde olduğu bu sahte ve gösterişli dünyayı reddeder; bütün bunların yerine sanat kitaplarından kopardığı Dürer, Rubens, Bruegel gibi ressamların imgelerini koymayı dener. Ama zaten bu imgeler de tıpkı elit akrabalarının ve arkadaşlarının dünyası gibi geçicidir; melankoli hüküm sürdüğünde yok olacak, yanacaktır. Justine’in bu reddedişine örnek olarak, onların elit sporu olan golf sahasına giderek işemesi, bu dünyanın ahlaklı hali olan düzgün kocası yerine reklam ajansındaki genç bir çocukla çimlerde seks yapması verilebilir.
Bu tavırlarıyla Justine her şeyden önce evliliği reddedecektir. Bu bir cenderedir, çünkü insanlık tarihinde daima “ölümün, ıstırabın ve zahmetin dünyaya gelmesine vesile olan kadınlar, kendi cinsiyetlerinin hükmü altında olan yaratıklardır. Kadınları ve özelikle de bedenlerini tehlikeli, bozguncu cinselliklerini kontrol etmek de erkeklerin işi”5 olarak görülmüştür. Özellikle kocası son derece düzgün ve falsosuz bir karakter olarak çizilmesine rağmen (çünkü burada sorun aslında kurumladır), Justine bu inisiyasyona dahil olmaz. Deccal’deki sahneyi hatırlatırcasına doğanın bağrında soyunur ve kendini tatmin eder. Justine’in melankolisi aslında dünyaya dair umutsuzluğundan kaynaklanmaktadır ve kendini zorlayarak denediği evlilik bile onu ikna edemez.
 
MELANKOLİ KADINDIR!
Öte yandan ablası Claire (Claire - Clear) tam tersine hayatı, aklı ve bu düzeni temsil etmektedir. Her şeyi hesaplı ve kitaplıdır. Yönetmenin Justine ve ablası formülünü Sade’ın tartışmalı romanı ‘Erdemle Kırbaçlanan Kadın’ kitabından aldığı açıktır. Romanda Justine ve kardeşi Sophie, biri erdemli diğeri ise erdemsiz iki karakteri temsil ederler. Hikâyenin gelişimi farklı olsa da sonuç aynıdır; bu dünya düzeninde erdemli olmanın bir anlamı yoktur, Tanrı’nın olmaması bu anlamda belki de bir handikaptır ve kurtuluş pes ederek bu dünyadan ayrılmaktan başka bir yerde olamaz. Ne kadar pasifist görünüyor değil mi? Sade’ın erdemli Justine’i kitabın sonunda ahlaksızlıklardan vazgeçip erdemin peşine düştüğünde artık lanetlenmiştir, ilginç bir şekilde doğal bir felakete kurban giderek yıldırım çarpması sonucu ölür. Tıpkı Melankoli’nin Justine’in gezegenine çarpması gibi. Erdemi terk etmiş, ahlaksızlığa bulanmış toplumlarımız da (reklamcılık gibi meslekler mesela) bu tür bir cezayı mı hak etmektedir yönetmene göre? Peki ya sonra? Lars von Trier’in neredeyse her filminde modern toplumlara eleştiri getirdiğine kuşku yok ama çözüm olarak sunduğu ne? Bir önceki film Deccal’in sonundaki çözümsüzlüğü hatırlayalım (“Chaos reigns!”). Ayrıca burada daha tehlikeli olan, yönetmenin bu umutsuz bakış açısını yüklenenin de her daim filmin kadın kahramanı oluşudur!
Evet, çünkü Dorthe Binkert’in yazdığı çarpıcı kitapta Melankoli’nin kadına özgü olduğunu özellikle vurgularken kullandığı cümleyle, “melankoli kadındır”! Tıpkı Justine’in bakış açısı gibi “melankolikler yaşama eğilirler” ve tek derdi bu olan ve bunu korumaya çalışan Claire örneğindeki gibi “yaşama hakim olmak istemezler.”6 Melankoli sanıldığının aksine depresyon, bunalım, gibi şeyler değildir, geri dönülemeyecek olana son bir kez dönüp bakma duygusudur. Gidenin ya da arkada bırakılanın yasını tutmaktır. Oysa Claire’in karşıt konumda kurgulanan zengin kocası John, her şeyin bilimle çözülebileceğine inanır. İki erkek: Deccal’deki Willem Dafoe’nun psikiyatristine karşı burada Kiefer Sutherland’in7 bilimadamı. O kadar ki, John’un belki de gezegenin dünyaya çarpacağını bilmesine rağmen bunu eşine söylememesi, tüm hazırlıkları yapması ve onları korumaya çalışması da buna bağlıdır. John son ana kadar dünyanın sonunun gelebileceğine inanmaz, melankolinin hüznünün bir gözlemci olarak tadını çıkarır, son noktada intihar etmesi de Justine’inkinden farklı bir anlam ifade eder: John zayıftır ve intiharı inandıklarının yanlışlığından, düzenin bozulmasından, hasılı güçsüzlüğündendir; öte yandan Justine arzuladığı sona ulaşmanın tadını çıkarır. Bu son, bir gökcismi sayesinde gerçekleşecektir. Binkert’in vurguladığı gibi melankoli iki zıt şeyi ya da farklı seçenekleri birlikte yaşamak anlamına da geldiğinden, bu durumda acı da beklenmedik bir şekilde melankoliyle yenilebilir. Melankoli gezegeninin çarpması melankoliye mi yol açmıştır yoksa bunlar birbirinden bağımsız, eşzamanlı iki olay mıdır, bilinmez. Ancak yönetmen Jungcu bir kavramla “eşzamanlı” bir yapı kurar, aynı anda yaşanan farklı durumlar birbirleriyle nedensellik dışında bir ilişki de kurabilirler. Bunlar anlamlı tesadüflerdir. Tıpkı filmin afişinde yer alan ve John Everest Millais’in 1852 tarihli, yeşilliklerin içinde suya uzanmış bir kadını resmettiği ‘Ophelia’ tablosundan alınmış sahnede Justine’i saran, aynı anda hem tohum hem de çiçeğini üretme yeteneğine sahip, eşzamanlılık simgesi lotus çiçekleri gibi.
 
GEÇİŞ GEZEGENİ
Bu durumun sonuçlarına dönmeden önce filmin ikinci yarısının Dogma etkisinden sıyrılıp tabiri caizse ‘arthouse’ bir pre-apokaliptik bilimkurgu (ya da kitsch bir felaket filmi) şeklinde ilerlediğini söylemek gerek. Gezegen olan Melankoli’nin bugünlerde çok popüler olan Marduk mitolojisini andırdığını da özellikle vurgulamalı. Rasyonel aklın temsilcisi amatör astronom John’un bilimsel hesaplara göre dünyaya asla çarpmayacağını söylediği bu gezegen, gerçekte 3661 yılda bir Mars ve Jüpiter arasından geçen Babil’e referanslıdır. Sümer yazıtlarında bu gezegenin ismi “geçiş gezegeni” olarak anılır ki bu da melankolinin bir son olmadığı, aksine biten bir şeyin ardından yeni bir safhaya geçmek anlamını taşıdığı düşüncesini güçlendirir. Bu geçiş sancılıdır, çünkü melankoli gezegeni varlığın bir tür hareketsizliğe takılıp kalmasını, geleceğe doğru hareket etmekte yaşadığı kifayetsizliği ve acizliği anlatır. Julia Kristeva’nın sorduğu gibi: “Bu kara güneş nereden gelmektedir? Beni suskunluğa, her şeyden el etek çekmeye, toprağa, yatağa çivileyen görünmez ve ağır ışınlar hangi duygusuz gezegenden gelmektedir?”8 Marduk’un en son Nuh tufanında çivisi çıkmış insanlığa ceza olarak geldiğine inanılması gibi melankoli de düzenin katlanılmaz olduğu noktada ortaya çıkar. Justine’in melankolisi toplumun normalleştiremediği, dahil edemediği varlıkların ruh halinin resmedilmesidir. Justine’in patronu tarafından övüldüğü ve kutlamada aniden açıklama yaparak terfi ettirildiği halde reddettiği mesleğin de reklamcılık olması (reklamcı Lars’a gönderme mi?) bu dahiliyet anlamında önemlidir. Justine tıpkı diğer adlandırma süreçleri gibi mesleğinin de üzerine işer, tıpkı kızın evlenme töreninde yaptığı konuşmada “ben evliliğe inanmıyorum” diyen, herkes aşağıda beklerken kızıyla aynı anda kendisini odasının banyosuna kapatan annesi gibi, depresyonuyla kendini sistemden ayırır.
Kuşkusuz bu reddedişlerin sebebi bir kimlik kaybıdır. Burada aslında yine Binkert’e atıfla Justine’in melankolik değil daha çok depresyona yakın olduğunu da iddia edebiliriz. Çünkü “Melankolinin özü dönüşümdür. Melankolik ruh durumu içindeyken, eski ve yitirilmiş olan bir kez daha güncelleştirilip anıların arasına kaldırılmadan önce elden geçirilirken; yeni, kendisini hazırlıyor. Depresyonda ise, değişimin mümkün olduğu duygusu yitirilmektedir.”
Çünkü melankoli “toplumların men ettiği sevgi biçimleriyle, yasını tutmayı yasakladığı kayıplarıyla, ideallerin kaybıyla da ilişkilidir.”9 Claire’in belki de babasını örnek alarak zengin bir kocayla evlenip çocuk sahibi olmasının tam aksine, Justine’in örnek aldığı annesiyle ortak noktası bu tür bir kayıptır.10 Bunun gerçek nedenini asla öğrenemeyiz, bilmemize de belki gerek yoktur. Ancak burada tartışılması gereken nokta varılan sonuçtur, Melankoli gezegeninin dünyayı yok etmesidir. Dikkat etmek lazım, dünya sosyal ilişkilerden yapılanmış bir bütün olduğu için Justine’in gözünde zaten yok haldedir, olan biten onun için tabiri caizse formalitedir. Dev CGI melankoli gezegeni dünyaya yaklaşırken rasyonalite (John) sahneden çekilir, çocuğunu koruma derdindeki anne çaresiz ama hâlâ umutludur (Justine’in korumasız ve doğal mağarasında gezegen çarpmak üzereyken bile hâlâ duruma inanamaz ve çocuğunun elini kabullenerek tutmaz), oysa başından beri “hasta” olduğunu gördüğümüz ve düzene karşı yaptıklarını olumladığımız Justine bu ‘son’a kollarını açar. Evet, melankoli kadındır, erkekte görüldüğünde sanatçılık ya da yaratıcılıkla anılan kavram burada dahil olunamayan sisteme karşı ölüme teslimiyeti temsil eder. Bu, Robert Burton’ın tanımladığı gibi kavramın sadece kadına atfedilerek tam bir yas, duyarsızlaşma ve keder durumu olarak konumlanmasıdır.11
Lars von Trier’in muhalif ve sürekli prokovatif sanatçı tavrının önemli olduğu muhakkak. Hem geleneksel sinema yapma yöntemlerine hem de toplumsal politik durumlara meydan okuması her daim ilgi çekici.12 Gelgelelim bu tür bir muhalefeti cinsiyetçi ve depresif bir duruşla sonlandırmak, melankoliyi kadına içkin kılıp durumun sahip olduğu potansiyelleri değerlendirmemek filmi sorunlu hale getiriyor. Yoksa artık yönetmenin kendi kişisel bunalımlarının filmlerini yaptığını düşünenler haklı mı? Bu metni Sade’ın söz konusu kitabının sonuna düştüğü notu ‘Melankoli’ye uyarlayarak bitirip, soralım: “Ey siz, bu filmi görmüş olanlar, bu görkemli ve doğru yolu seçen kadınla aynı sonucu çıkarabilir misiniz; onun gibi mutluluğun yalnızca pes edişin göğsünde bulunduğuna, gökyüzünde kendine çok daha göz kamaştırıcı ödüller kazandırılacağı için erdemin acı çekmesi gerektiğine inanabilir misiniz?”
 
Notlar:
1 Bağlantının sadece ünlü operanın müziğinin ödünç alınması olmadığını, mesela tıpkı ‘Tristan’daki gibi Melankoli’nin de evlenmeye gönüllü olmayan bir gelinin düğüne gidişiyle başlaması gibi birçok ortak noktanın bulunduğunu not düşmek gerek.
2 Aslında Melankoli Resnais’nin Geçen Yıl Marienbad’da filmiyle önemli akrabalık bağlarına sahiptir. Gzemli bir rüyayı andıran bu filmde birbirlerini tanıyıp tanımadıklarından emin olamayıp geçmişlerinin peşine düşen kadın ve erkeğin karşılaştıkları mekân, Melankoli’ninkine benzer bir şatodur. Zaman ve mekânın birbirine karıştığı bu filmdeki hipnotik ve rüyamsı çekimlerin von Trier’e ilham verdiği rahatça söylenebilir. Özellikle Resnais’nin adeta perdede dondurulmuş gibi hareketsizleşen karakterleri ve ağır çekimleri benzerdir. Söz konusu açılış sekansındaki kareler, şatonun önünde bize doğru yürümekte olan üç kişinin ağır çekim görüntüleri, Resnais’ninkine çok benzerler. Geçen Yıl Marienbad’da filminde insanların gölgeleri görünürken ağaçların gölgeleri yoktur. Belki insanları doğadan ayıran, gölgelerinin olmasıdır zaten. Burada ise Lars von Trier’in insanlarının iki farklı gölgesi mevcuttur: Ayın ve Melankoli’nin gölgeleri.
3 Deccal’de erkek akıl ile doğa gücünü temsil eden kadın arasında kurulan ikilik Melankoli’de de söz konusuyken, Terrence Malick filminde bir kökenbilim peşindedir. Buna göre inançsızlık insanlığın inanç yolunda erkekliği putlaştırmasından beslenmiştir.
4 Yine Dogma hareketinin başka bir örneği olan Mifune’de (1999) de film baş aktörün evliliği ile başlamaktadır.
5 Christiane Klapisch Zuber. ‘Kadınları Dahil Etmek’, Kadınların Tarihi, cilt 2 içinde.
6 Dörthe Binkert. MelankoliKadındır, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 1999, sf. 10.
7 Bu rolde ‘Hollywood rasyonalitesi’nin temsilcilerinden Kiefer Sutherland’in oynatılması ilginçtir.
8 Julia Kristeva. ‘Kara Güneş (Depresyon ve Melankoli)’, Sanat Dünyamız, sayı 100, sf. 151; aktaran Umut Tümay Arslan, Mazi Kalbinin Hortlakları, Metis Yayınları, sf. 144.
9 Arslan. A.g.e., sf. 148.
10 Sigmund Freud bu konuda yazılmış ilk önemli makalelerden ‘Yas ve Melankoli’de depresyon ve melankolinin annenin kaybı da dahil bir kaybın ardından ortaya çıkan içgüdüsel, rasyonel ve açıklanabilir tepkiler olduğunu vurgulamıştı: Sigmund Freud. ‘Yas ve Melankoli’, Metapsikoloji içinde, İde Yayınları, İstanbul: 2000.
11 Robert Burton’dan aktaran Yaşar Çabuklu, ‘Kaybın Yol Açtığı Kararma: Melankoli’, Toplumsal Kurgular ve Cinsiyetçilik içinde, Everest Yayınları, İstanbul: 2007, sf. 4.
12 Melankoli’yi felaket filmlerinin bir tür deformasyonu, belki yapısökümü olarak da görebiliriz sanırım, tıpkı Deccal’in korku filmlerinin, Karanlıkta Dans’ın (Dancer in the Dark, 2000) da müzikallerin yapısökümü olması gibi.
 
 
 
 
Anasayfa | Hakkımızda | İletişim | Abonelik | Eski Sayılar | Dergiyi Nasıl Edinebilirim | Özel Gösterimler
© 2009 - 2012 Altyazı Aylık Sinema Dergisi
Altyazı.net’in içeriği, tamamen ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.