SÖYLEŞİ: SENEM AYTAÇ, BERKE GÖL, FIRAT YÜCEL
FOTOĞRAF:FIRAT YÜCEL
Fırat Yücel: İsterseniz sizin bize soracağınız sorularla başlayalım.
Yağmur Taylan: Tabii, olur.Bizim yapabildik mi diye merak ettiğimiz en önemli konulardan biri, komedi meselesi. Yaptığımız kara komedi seyircide ne kadar karşılığını bulacak, onu merak ediyorum. Hatta bu yüzden bazı seanslarda filmi seyirciyle birlikte izlemeyi düşünüyorum. Komedi, sinema tarihinde çok önemli bir yere sahip. Buster Keaton’lardan, Charlie Chaplin’lerden, Dr. Strangelove’lara... Zor bir şey komedi yapmak. Bu ülkede ciddi bir mizah geleneği var ve popüler anlamda da iyi mizah ürünleri üretiliyor. Fakat sinemamızda, özellikle yakın dönemde, komedi denince akla gelen, sadece espriye dayalı bir şey. İyi komedi filmleri aslında dünyada da çok çıkmıyor, onu da söyleyeyim. Ama son dönemden beğendiğimiz isimler de var tabii, mesela Bent Hamer. Siz Vavien’in komedisini nasıl buldunuz?
F.Y.: Filmde karısını öldürmek isteyen bir adam var, son derece kötücül bir durum var ortada. Vizyonda sıklıkla gördüğümüz filmlerden biri bunu yapmaya kalkışsa, büyük ihtimalle beceremez. Ya bu konuyu dalga geçme unsuru olarak kullanır ya da melodrama dönüştürür. Ama Vavien’de, bir şekilde ölüm gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Durul Taylan: Metaforik bir boyutu da var bu öldürme olayının, ama sonuçta hikâye içinde, karakter gerçekten de karısını öldürüyor, bunun etkilemesi çok önemli izleyiciyi...
F.Y.: Buradaki denge çok başarılı bence filmde. Bir yandan kadının ölümüne üzülüyoruz ama bir yandan bize komik de geliyor.
D.T.: Biz bu adamın hikâyesini biraz da hafife alarak anlatıyoruz ama sonuçta herif katil! Birini öldürmek çok büyük bir günah elbette. Bu, bizim Binnur’la (Kaya) çok tartıştığımız bir konuydu. Binnur, belki de oynadığı karakterle çok özdeşleştiği için, filmin mizah yönüne alerjik bir tepki gösteriyordu. Biz de ona, “sonuçta sen de para saklıyorsun, sen de masum değilsin,” diyorduk. (gülüyor) Kadının babası, çocuğun doğumundan beri, yani 15 yıldır para gönderiyor ve kadın da bunu kocasından 15 yıldır saklıyor. Adam tam bir loser, dolayısıyla karısı ona parayı verse batıracak büyük ihtimalle, ama yani kadın 100 euro bile vermemiş!
Y.T.: Senaryoda bizi bu kara komedi meselesiyle birlikte, karakterlerin ahlaki problemleri de zorladı. Yani seyircinin öldürmekle ilgili dinden, mitolojiden, kültürden gelen önbilgileri var. Ve tüm bunlara aykırı biçimde filmde bir katil, cezalandırılmadan paçayı kurtarıyor. Filmi farklı yapan şey bu. Bu adamı seyircinin gözünde çok antipatik yaparsan, o zaman da filmin komedi boyutunu çökertebilirsin. Bizim burada en büyük avantajımız Engin’di (Günaydın). Engin’in Avrupa Yakası’nda oynadığı Burhan Abi karakteri de aslında böyle; “kötü” bir karakter. Kötülük yapan fakat sempatik bir karakter. Oyunculuk anlamında bu dengeyi kurmak çok zor. Coen Kardeşler’in Fargo’sundaki karakterler de böyledir mesela; kötü adamları bile belirli bir sempatiyle izlersin. Adam bile öldürseler “salak, gerizekâlı,” der, onlar için üzülürsün. Biz ise izleyicinin filmden mutlu -elbette kahkahalarla gülerek değil- ayrılmasını istiyorduk; filmin mizahi tonu için bu gerekiyordu bize. Sevimli bir film seyretmiş olduklarını düşünmelerini istiyorduk. Bu durum sizce seyirci açısından ahlaki bir ikilem yaratır mı?
Senem Aytaç: Engin Günaydın’ın ve Binnur Kaya’nın ekran personaları da bu dengenin kurulmasına yardım ediyor. Televizyondan tanıdığımız karakterleri anımsatan ama asla ona yaslanmayan bir denge var oyunculuklarda ve filmde.
F.Y.: “Burhan Abi Tokat’ta” diye bir haber vardı mesela internette... Seyirci Vavien’de Engin Günaydın’ı gördüğü zaman, Burhan Abi olacak o onun için…
Y.T.: Komedide böyle oyunculara ihtiyaç oluyor. Bent Hamer’in Factotum’unda da mesela Matt Dillon çok iyidir. İğrenç bir adamı canlandırıyor ama sempatik de aynı zamanda. Ayrılma sahnesinde hem o, hem de Lili Taylor o kadar iyi ki, ikisi için de çok üzülüyorsun...
S.A.: Ahlak meselesine gelince, daha büyük bir problem, bu karakterlere ve onların dünyasına üstten bir yerden, küçümseyerek bakmak, onları zavallı göstermek olabilirdi. Ama böyle bir tuzağa da düşmüyor film.
Berke Göl: Ama işte seyircinin algıladığı ahlak düzeyi, tamamen hikâye düzleminde işleyen bir ahlak olabilir; karakterlerin yaptıkları kötülüklere takılabilir belki de seyirci.
D.T.: Aslında “pis” bir hikâye anlatıyor Vavien. Ama komedi olduğu için, film bittiğinde, öyle “pis” bir duygu kalmıyor geriye. Komedinin aslında böyle bir işlevi var. Kara mizah hayatla ilgili kötü şeyleri ele alır. Bizim Türkiye’deki komedi anlayışıyla olan problemimiz de bu. Hep tatlı, hayatın güzel yanlarıyla ilgilenen komediler yapılıyor.
Y.T.: Halbuki komedide karakterin zaaflarının olması çok önemli bir konu. İşin içine noir tarafı da girince, hepten öyle olması gerek.
D.T.: Adamın çocuğuyla barıştığı sahne de öyle. Baba-oğul arasındaki o durum da iğrenç bir şey aslında.
B.G.: Bilgisayar başında şakalaştıkları sahne... Ben en çok o sahneyi seviyorum.
Y.T.: Bizim de en çok sevdiğimiz sahne o.
D.T.: Başından beri “mutlu son” peşindeydik biz. O yüzden, senaryo yazılırken, adamın oğluyla da barışmasının gerektiğinin farkındaydık hep ama bunu nasıl yapacağımızı bulamıyorduk. Sonra Engin’in aklına o fikir geldi.
Y.T.: Baba-oğul arasındaki arketipik bir olay... İlkel de bir taraftan. O sahne çekilirken birisi -galiba görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’ydi- birden, bir doğa belgeselinin dış sesi gibi, “bu tür canlılar, birbirleriyle barıştıklarında kafalarını tokuştururlar,” benzeri şeyler söylemeye başladı. Tam oturdu. (gülüyor)
B.G.: Filmin “mutlu son”unda, bir yandan da herkesin birbirine karşı ikiyüzlü olduğunu görüyoruz. Yalnızca Celal ve Sevilay değil, mesela Settar Tanrıöğen’in canlandırdığı Cemal de, Celal’e önce “insan karısını öldürür mü?” diye kızıyor ama filmin sonundaki piknikte, “ulan ne ballı adamsın!” diyor.
D.T.: O parayı o da yiyecek çünkü! “Kendi hesabına yatırdın, değil mi?” diyor. (gülüyor)
B.G.: Tüm bu kötülükler ve ikiyüzlülükler yokmuş gibi yapmıyor film. “Evet, aile böyle bir şey, herkes birbirini kazıklayabilir ama sonuçta bir biçimde ailenin varlığı sürer,” duygusuyla bitiyor film.
Y.T.: Aile konusunda ikimiz de takıntılıyız zaten.
D.T.: Ailede ya da evlilikte, hep iki karar vardır. Ya devam ettirirsin ya da ettirmezsin... Devam etme kararını alırken de, bazı şeyleri görmezden gelirsin, kabul edersin. Çok korkunç bir konu ama Münevver Karabulut olayında bile bu vardı mesela: O kadar büyük bir canilik bile aile içinde örtbas edilebiliyor. Ailenin böyle çok güçlü bir tarafı var.
B.G.: Bu ahlaktartışmasında, izleyicinin gözünden baktığımızda şöyle bir risk de var bence: Seyircinin, kendinden ya da yakın çevresindekilerden tanıdığı kimi duygularla ya da olaylarla yüzleşemediği için, “Bu kadar kötülük olur mu? İnsan karısını öldürür mü?” diyerek filme biraz mesafeli yaklaşması, araya set koyması ihtimali... Belki biraz da filmlerden gelen bir alışkanlıkla, katilin cezalandırılmamasını, böyle bir mutlu sonu kabul edemeyebilirler, yadırgayabilirler.
F.Y.: Ama herkes, öldürme olarak değilse bile, sembolik olarak bir yok etme duygusu taşır; yaşadığı hayatı yok edip bambaşka bir hayata başlama hayali kurar arzusu...
D.T.: Zaten Sevilay, “şu kadını bir atamadık gitti dersin ya hep” diyor Celal’e.
Y.T.: Çünkü gerizekâlı adam, sürekli söylüyor aslında!
Y.T.: Biz Celal’in Samsun’daki âşık olduğu kadına da o yüzden çok önem verdik. Aslında ona da çok âşık filan değil tabii, kadın da öyle çok güzel filan değil. Engin’le baştan beri şunu konuştuk: Aslında Celal’in derdi, bir aile içindeki erkeğin klasik derdi: Bir gün o aileyi bitirip bambaşka bir hayata atılma hayali. Celal de parasını ayarlamış, planını yapmış, kadın olarak da Samsun’daki o kadını seçmiş, çünkü o kadın kasabanın dışında, başka bir dünyayı temsil ediyor.
D.T.: Biz Sevilay’ın geri gelmesinden sonraki kısmı, biraz da hayal gibi düşündük. Aslında geri gelmiyor diye de düşündük yani. Dikkat ederseniz Cemal de hiç konuşmuyor onunla, sanki o yokmuş gibi... Celal’in hayalinde varolan bir tür vicdan gibi o noktadan sonra Sevilay; bir hayalet gibi.
Y.T.: Esas olarak geri geliyor ama tabii... Binnur, Sevilay karakterinden başlangıçta nefret etti. Fakat sonrasında, senaryodaki bazı değişikliklerden sonra da bir özdeşleşme yaşadı karakterle ve hep onu savundu. Psikolojik olarak o kadını yaşadı, Engin’den nefret etti.
Biz aileyle ilgili bir şey anlatmaya başladığımız zaman, hep bir kadın başrolüne doğru gidiyoruz galiba. Küçük Kıyamet’te öyleydi, burada da hikâyenin merkezi kadın haline geldi bir noktadan sonra. Aslında bu konuda da ne düşündüğünüzü merak ediyoruz.
S.A.: Kadının konumu konusunda filmin bir sorunu yok bence. Çünkü derdin kadınla değil de, daha genel olarak aile kurumuyla olduğu çok net anlaşılıyor.
D.T.: Kadın aslında her şeyi biliyor sanki, ama yüzde yüz inkar var. Kadınların büyük kısmı da böyle davranır o durumda bence. Her şeyi kabul ediyor, “al parayı, senin olsun, yeter ki gitme,” diyor. Aslında çok da arabesk, fakat çok da gerçek bir şey. Çaresizlikten ileri geliyor.
Biz vekil karakterini de cinsiyetsiz, bir üst akıl gibi, biraz paranormal düşündük. Vekilin evinde üst katı göstermedik mesela. O kasabaya yukarıdan bakıyor. Vavien sorununu da ilk olarak o dile getiriyor. Zaten Celal o sahneden sonra iyice karar veriyor karısını öldürmeye.
Y.T.: Filmdeki erkek karakterler arasında en iyisi gibi duran, Cemal, ama o da aslında tam bir gerizekâlı, hiçbir şeyden haberi yok. Mesela Celal’e “içine atma” dediği sahne...
S.A.: Filmdeki tüm karakterlerin, boş ve kalıplaşmış bir biçimde aynı cümleleri tekrar etmeleri bizim çok hoşumuza gitti.
B.G.: “O senin dengin mi?” muhabbeti öyleydi mesela.
F.Y.: “Arka çıkma” muhabbeti de öyle. Ya da Cemal’in iyiler ve kötülerle ilgili söyledikleri, hep kalıp sözler.
Y.T.: Filmin aslında üç bölümü var; ilk bölümü, vavien sahnesi ve arkasından çuval atmaya kadar olan bölüm. Öldürmeden sonra film aşağıya gidiyor, sonra da tekrar yükseliyor. Bu yapıyı kurmak için de komedi dozu çok önemliydi bizim için. Gene de insani bir taraf olmasını istedik. Aslında herkes birbirinden bir şeyler saklıyor.
D.T.: Vavien’inkine benzeyen bir üslup yok bizim sinemamızda diye düşünüyorum, siz ne diyorsunuz?
F.Y.: Ölümün hissiyat olarak bütün filmi sarmaladığı başka bir komedi hatırlamıyorum ben yakın dönemden.
D.T.: Zaten kara mizah da çok yok ki Türk sinemasında, var mı? Atıf Yılmaz’ın Aah Belinda’sı, Adı Vasfiye’si var elbette, ki onlar da yine aileyi dert edinen filmler.
Y.T.: Acaba Türkiye’deki popüler sinema gelecekte biraz kendine gelir mi diye bir derdimiz var bizim. Çünkü şu anda sinemamız şizofren bir durumda. Yönetmenler sinemadan para kazanamayınca, reklam ya da dizi çekmek durumunda kalıyorlar. Sinemadan para kazanmak için, saçmasapan filmler çekmek zorunda kalıyorsun. Aslında Çağan Irmak’la Nuri Bilge Ceylan’ın aynı tarafta olduğunun anlaşılması gerekiyor bir an önce. Çünkü Türkiye’de sinema yapanlar ikiye ayrılıyorlar: Sinemacılar ve sinemacı olmayanlar. Şu anda ticari sinema, üzülerek söylüyorum, genellikle sinemacı olmayanların yaptığı, seyircinin cebindeki parayı çalmaya yönelik bir sinema. Aslında ticari sinemada, bir şey satarsın ve karşılığında da para alırsın. Ticaret yaparken, sattığın şeyin kaliteli olması çok önemli.
B.G.: Ama bahsettiğiniz filmlerle birlikte seyircinin alışkanlıkları da değişiyor ve seyirci o kalitesiz malı almaya razı hale geliyor, sinemayı o olarak algılıyor artık.
Y.T.: Evet, sinemanın tanımını değiştiriyor bu süreç. İnternette, bloglarda da görüyorum, kendini bir şey zanneden insanlar öyle iyi filmleri yerin dibine batırıyor ya da öyle kötü şeyleri beğeniyorlar ki! Ortada şizofrenik bir durum var. Bir de, son dönemde çok fazla film yapılmaya başlandı çünkü bir potansiyel görüldü. Bu potansiyel -bunu daha önce çok yaşadık- tekrardan batacak mı, yoksa buradan yeni bir şey mi çıkacak? Son iki yılda çok iyi genç yönetmenler çıkıyor mesela. Eskiden yılda bir tane filan yeni yönetmen çıkardı. Şimdi bir sürü çok iyi ilk film, ikinci film var. Ama bu piyasa -hem gişe başarısı hem de uluslararası festivallerdeki başarılar anlamında- bunların hepsini kaldırabilecek mi? Sinemanın para döndürmek gibi bir zorunluluğu var sonuçta. Bizim, popüler sinemanın içinde, her yıl “işte bu iyi film” denilecek en azından 3-4 film olması gibi bir dileğimiz var. Dünyada neler var, bizdeki popüler sinemada neler var? Sinema olarak adlandırılamayacak şeylerden bahsediyoruz. O kadar kötü filmleri 200-300 kopya basıyorlar ki, kimse bu insanlara “yapmayın bundan televizyon filmi bile olmaz” demiyor mu diye düşünüyoruz. Sinemaya yeni bir tanım getiriliyor adeta, bunun da başını köşe yazarları çekiyor. Öyle filmler “şu ana kadar yapılmış en iyi Türk filmi” olarak sunuluyor ki... Bunlar ayıp şeyler. Yazanlar böyle değerlendiriyorsa, seyirci nereden bilsin neyin iyi neyin kötü olduğunu? Sinema yazarlarının şuna ihtiyacı var: Siz, “bu film iyi” diyeceksiniz ve o film iş yapacak.
F.Y.: SİYAD olarak Babam ve Oğlum’u ‘En İyi Film’ seçtik mesela, ama bir yıl sonra Yumurta’yı seçince, yine aynı eleştiriler gelmeye başladı. İnsanların kafasında “eleştirmenler seyircinin izlemediği filmleri beğeniyor” şeklinde sarsılmaz bir kalıp var.
Y.T.: Eleştirmenlerin, sinemayla ilgili insanların, çok entelektüel bir yerde durduğunu, sadece Abbas Kiarostami filmlerini izlediğini zannediyorlar. Halbuki öyle değil. Ama popülariteyle eleştirmenlerin beğenisinin buluşması çok az oluyor. Biz bunun özellikle şu dönemde daha çok olmasının gerektiğini düşünüyoruz.
F.Y.: Şöyle bir durum var: Popüler bir filmi beğenmemişsek kötü adam ilan ediliyoruz; beğendiğimizde ise bize teşekkür ediyorlar, “iyi ki varsınız” diyorlar. Tuttuğunuz takım sadece kazandığında arkasında olmak gibi bir şey bu. Beğenmeyince “entel” oluyoruz, beğenince “aferin” deniyor. Bizden bekledikleri bu.
Y.T.: Türk sinemasının geçmişinde de iyi filmlerin gişe yapabildiğini görüyoruz. Bir ülke sineması, kendi insanlarına filmlerini seyrettirip, ondan sonra da Cannes’da ödül alıyorsa, o sinema yırtmıştır. Bence en önemli konu bu.
D.T.: Mesela Kore sineması...
Y.T.: Evet, mesela Bong Joon-ho’nun son filmi Mother ve Park Chan-wook’un son filmi Thirst, çok iyi filmler. Hem ödül alıyorlar hem de iyi gişe yapıyorlar. Burada da aynı potansiyel var bence. Beğenin ya da beğenmeyin, ama Türkiye’de bir Yılmaz Güney örneği var. Sokaktaki adamın tanıdığı birisiydi, gitti Cannes’da Altın Palmiye aldı, bu çok önemlidir. Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı var yine. Bizim iddiamız, Türkiye sinemasının, bunu başarırsa dünyanın en iyi ülke sinemaları arasına gireceği; çünkü böyle bir potansiyel var.
D.T.: Bu işler çok kısa zamanda olabiliyor; 10 sene önce Kore sineması sıfırdı mesela. Kore sineması üzerine bir internet sitesi var, www.koreancinema.org adında. Oraya bakıyorum arada bir, geçen yılın en çok gişe yapan filmi, 7 milyon kişinin izlediği bir belgesel. Bir çiftçiyle ineğine dair bir film. Thirst de Cannes’da ‘Jüri Özel Ödülü’nü aldı ama aynı zamanda ülkesinde muazzam gişe yaptı.
Y.T.: Güney Kore gibi olur muyuz diye düşünüyoruz yani...